23 Nisan’larımız…

Süslü kemerler kurulurdu caddelere. Rengârenk çiçeklerle bezeli devasa kemerler… Bayraklar asılırdı 7’den 70’e her eve, her kapıya, her cama… Baharın renklerine eşlik ederdi insanların neşesi. Sonra çocuklar… Çocuklarımız… Günün sahnesini onlar alırdı; birbirinden coşkulu, neşeli tavırlarıyla.

Hepsi geride mi kaldı? Bu soruya ‘hayır’ diyebilmeyi o kadar çok isterdim ki… Artık ne çocuklar çocuk gibi sanki ne de bayramlar o eski bayramlar gibi. Ertesi gün okulda kutlama töreni var diye bir gece öncesinden heyecanla atan minik yürekler artık boş vermişliğe teslim. Sabah erkenden uyanıp tören kutlaması için okula gitmeyi angarya gören nesil, ne tuhaftır ki, bizim eserimiz. “Bizler” diyerek başlamayacağım söyleyeceklerime zira yaşım henüz 24. 90’lar kuşağının meziyetlerini de övme niyetinde değilim açıkçası. Ama yine de “Ah o eski bayramlar!” kafasına firari beynim. En basitinden kendimden yola çıkarak tartmaya meylediyorum da zamane devrini… Sanki hiçbir şey böyle değildi.

Okullardaki mabedimiz sınıflarımız vardı bizim. Düzenlenen ‘en temiz sınıf’ yarışmasında al-yıldızlı bayrağı, bir haftalığına da olsa, sınıfımıza taşıyabilmekti hani derdimiz. Bayramlarımızda yeni gelin gibi süslediğimiz… Al bayrakla, renkli balonlarla, karton kâğıtlarla yaptığımız bahar çiçeklerimizdi gökyüzüne açılan penceremiz. Panolarımız vardı, yeşil renkli çuhayla kaplı. Atatürk köşemizdi gurur kaynağımız. O köşenin süsleri ise tüm bezemelerden afili… Yakalarımızı, mavi önlüklerimizin göğüs ceplerini ucundan iğne ile tutuşturulmuş Atatürk portreli resimler süslerdi. Bayramlarımızda erken uyanıp törene yetişebilme telaşımız vardı bizim. “Ya geç kalırsam, ya törenin açılışına yetişemezsem” diye. Atamıza ve silah arkadaşlarına saygı duruşu ile başlayan törende; İstiklal Marşı’mızın tınıları öyle bir işlerdi ki kalbimize, o çocuk ruhumuzla duygulanırdık kendimizce.

Okullarımızdaki törenlerde şiir okuyabilmek en büyük meziyetti bizim nesil için. Göğsünü kabarta kabarta Arif Nihat Asyalı şiirleri okurduk hepimiz. Şairin neden bayrak şairi olarak anıldığını bilmemiz hep bu nedenledir bizim. Şiirler, oyunlar, oratoryolar… Bunlarla geçerdi bizim törenlerimiz. Okulla da sınırlı değildi bizdeki bu ruh hali. Okuldan ipi koparan apar topar şehir stadyumundaki büyük gösteriye giderdi. Oraya gidip, o havayı koklamak en büyük nimettendi. Tuhaftır ki bizler kadar ebeveynlerimiz de yaşardı bu tutkulu hadiseyi. (Ne tuhaftır ki diyorum çünkü insanlarımız artık İstiklal Marşı duyduğunda saygı duruşuna geçip, 56 saniyelik seremoniyi yaşamaktan aciz.) En güzel tarafı da pankart gösterilerini izleyebilmek için oturulacak yeri hizalama çabasıydı. Bir sıra yukarı, biraz sağa, olmadı 2-3 koltuk daha kayalım. Karşı tribünde belirecek olan Atatürk siluetini görebilmek içindi bunca çaba.

Baharın geldiğinin en belirgin simgesi, dondurma sezonunun açıldığının garantisi ve evlerdeki sobaların kaldırılış tarihiydi 23 Nisan’lar bizim için. (Sobaların kaldırılış tarihi diyorum çünkü bizim zamanımızda henüz tedavülden kalkmamıştı bacalı tenekeler.) İlk resmi ‘amele’ yanığımıza işte o gün sahip olurduk biz. 60 dakika boyunca devam eden törenin ihtişamına kaptırınca kendimizi, şekilli güneş yanıkları kaçınılmaz olurdu hepimiz için. Ama çekilen her şey tüm bunlara değerdi.

Peki şimdi ne mi oldu? Resmi tören için sabah okula gitmek angarya, şehir stadyumundaki gösterileri izlemek için gösterilen onca çaba beyhudelik… Bizler milli bilincimizi ne zaman bu kadar yitirdik inanmak güç. Milli bayramlarda okulda, stadyumlarda, ilçe kutlamalarında yer alabilmek bizim o küçük yaşımızda erişebileceğimiz en müthiş şeydi. Şimdiki kardeşlerimiz için ise ‘Çin işkencesi’.

İlkokul öğretmenim gelir aklıma daima. Bize anlattığı Cumhuriyet hikâyeleri ve yakasındaki al bayrak ile Atatürk rozeti. İyi ki yaşamışız o güzel devirleri. En azından bir nesil daha milli bilinçle görmüş oldu o güzellikleri.

23 Nisan Çocuk Bayramı
23 Nisan Şiirleri
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Yorum Yazın