Ağaçkakan

Benim için sadece bir kuş ismi değildir bu kelime, doğup büyüdüğüm, çocukluğumu, gençliğimi yaşadığım yerdir. İstanbul’un Fatih ilçesinde, buram buram tarih kokan Koca Mustafa Paşa semtinde bir sokak ve adını verdiği küçük meydandır “Ağaçkakan”.

Meydanın tam ortasında kim bilir kaç yaşında bir servi ağacı bütün heybetiyle dikilirdi. Rivayete göre, bir zamanlar bu servi ağacına ağaçkakan kuşları yuvalanırmış, o nedenle sokağa dolayısıyla da meydana bu isim verilmiş. Neler yaşanırdı bu ağacın altında neler? Çevresinde toplanır sohbet ederdik, maç yapmaktan dönünce, hemen dibindeki çeşmeden kana kana susuzluğumuzu giderir, sonra da sırtımızı yaslar dinlenirdik. Kızlara arkadaşlık teklifleri onun altında yapılırdı. Randevular orada verilirdi. İş görüşmeleri bile yapılırdı. Güzel havalarda karşıdaki kahvehaneden gelen çayı onun altında içmenin keyfi bir başkaydı.

Yaşı küçük olanların kahvehaneye girmesi yasaktı. Semtin büyük ağabeyleri bu konuda son derece katıydılar. Şimdi düşünüyorum da o güzel insanlar ne kadar da ince düşünüyorlarmış. Hal böyle olunca yaşı tutmayanlar, servi ağacını çevreleyen taşa oturur, sohbet eder, arada ağabeylerimizin ısmarladığı gazozları afiyetle içerdik. Nedense küçüklerin çay içmesi pek tasvip edilmezdi. Tabi arada sırada kaçamak yapmamıza göz yumdukları da olurdu. Para konusu hiç gündeme gelmezdi. Büyükler küçüklere harcatmazdı.

Büyüklerle küçükler arasında gözle görülmeyen bir duvar vardı sanki. Büyüğün yanında söz verilmeden konuşmak, ayıp söz söylemek, el kol hareketleriyle konuşmak hoş karşılanmazdı. Böyle yapanlar derhal uyarılırdı. Ben bu kurallara azami dikkat gösterirdim. Her hareketimizi yakından, tabi çoğunlukla bize fark ettirmeden takip eden büyüklerimiz, çocukluktan ergenliğe geçmemle birlikte bana kahvehaneye giriş izni verdiler. Sanırım bunda, hem mahallenin öğrenim gören sayılı gençlerinden olmam hem de güzel futbol oynamamın da katkısı olmuştu. Zaten kahvehane dediğime bakmayın, burası aslında futbol takımımızın lokaliydi. Sanki görünmeyen bir “karne” almış ve sınıf atlamıştım, dünyalar benim olmuştu. Sevincimi ailemle de paylaştım. Babam ve rahmetli anneciğim, mahallenin büyüklerine o kadar güvenirlerdi ki, bu olaya olumsuz yaklaşmadılar. Zaten bütün arkadaşlarımın da anne-babasıydı annem-babam… Onlara saygıda asla kusur etmezlerdi.

Küçüklerin hava kararmadan eve dönmesi gerekirdi. Biraz gecikecek olsak ağabeylerimiz hemen uyarırdı. Okula gidenlerimizin, ders durumunu mutlaka sorarlardı. Sanki birer öğretmen gibiydiler. Başarılarımızla sevinir, üzgünsek teselli ederlerdi. Ayağa kalkıp yolumuza devam etmemiz gerektiğini öğretirlerdi.

Bu payeyle birlikte artık büyük ağabeylerim de arkadaşlarım olmuştu, tabi kurallara her zaman uymak şartıyla… “Yiğit lakabıyla anılır” derler ya hepimizin bir lakabı vardı. Güzel olsun çirkin olsun, kimse kendisine yakıştırılan bu lakaba karşı çıkmazdı. Benim lakabım “Minik”ti. Ufak tefek olduğum için verilmişti bana. Neredeyse kırk yıldır severek taşırım bu lakabı. Bugün hayatta olanlardan, Allah uzun ömür versin, Sansar Yaşar, Laz Cengiz, Dombi İlhan, Şeytan Halil, Tavuk Mehmet, Sarıkız Hilmi, Damat Ali, Kaptan Ulvi ve yitirdiklerimizden, Allah mekanlarını Cennet eylesin, Uzun Kadir, Kız Erdal, Gazi Ali, Tarkan Ethem ve niceleri, herkes lakabını bir saygı unvanı gibi taşırdı. Bir gün olsun şikayet ettikleri duyulmamıştır lakaplarından. Ama ne yalan söyleyeyim, ben hiçbirisine lakabıyla hitap etmezdim, bunu kendime yakıştıramazdım.

Şimdilerde meydandaki servi ağacı dursa da, kana kana su içtiğimiz çeşme, “hayat okulu” kahvehanemiz artık yok. Yaşam hepimizi bir yerlere savurdu ama bugün bile hayatta kalanlardan birkaçımız ne zaman bir araya gelsek, Ağaçkakan’daki o güzel günlerimizi coşkuyla, neşeyle, gözlerimizin içi gülerek anarız.

Ağaçkakan öyküsü
Yaşar Oğuz Türkmen öyküleri Ağaçkakan Öyküsü

Yorum Yazın