Ahlâk ve estetik

Klasik düşüncenin bugün ile karşılaştırıldığında alâmet-i fârikası herhalde hakikati bütün olarak anlama gayreti ve en sade biçimde ifade etme samimiyetidir. Bütünlük fikrinin ne denli önemli olduğunu paramparça olmuş, dağılmış zihinlere ve toplum hayatına baktığımızda hakikaten daha derinden kavrıyoruz. Bütüne dair tasavvurumuz zayıfladıkça hakikate dair vukufumuz da köreliyor.

Antik bilgeliğin kilometre taşı sayılabilecek kavramlarından biri kozmostu hiç kuşkusuz. Kaos fikrine karşı, varlığı anlamlandırmak için Anaksimandros düzgün süs takısı anlamına gelen kozmos kavramını kullanmıştı. Bir gerdanlık veya kolye gibi, her bir parçanın uyumu, düzenli bütünlüğü kavranmaya çalışılıyordu.

Türkçede evren veya kâinat sözcükleri kozmosa karşılık gelmektedir. Birçoğumuz için evren sözcüğü pek yeni görülebilir fakat kaynaklara bakılırsa eski Türkçede gök kubbe ve kubbe şeklindeki fırın anlamlarına gelmektedir —varlığın içinde piştiği, olgunlaştığı yer olarak ayrıca bir anlamı var mıdır, araştırılmaya muhtaç. Eski Türkçede evrenin diğer bir tarifi ise çark-ı felektir. Bugün ise uzay, kâinat, âlem anlamında kullanıldığı malum.

TDK’nın Türkçe sözlüklerinde evren başlığında bir dizi birbirine yakın tarifle karşılaşıyoruz.

Coğrafya Terimleri Sözlüğü’nde “bütün gökcisimlerinin içinde yer aldığı düşünülen sonsuz varlık”; Eğitim Terimleri Sözlüğü’nde “var olan şeylerin insan zekâsıyla kavranabilen bütünü ve özellikle gök varlıklarının tümü; sayılama bakımından gözlenebilir durumda olan ve birtakım ortak özellikler taşıyan birey ya da nesnelerden oluşan kümeye verilen ad”; Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde “gerçekliğin tümü; gök cisimlerinin tümü; uzaysal gerçekliğin tümü; düzenli, birlikli bir yapı oluşturan bütün; düzenli, uyumlu birlik”; Fizik Terimleri Sözlüğü’nde “düzenli ve uyumlu bir bütün olarak düşünülen tüm varlıklar”; Gökbilim Terimleri Sözlüğü’nde “bütün yıldızları, gökadaları, kümeleri, gaz ve bulutları içine alan maddeyle dolu uzayın bütünü”; İstatistik Terimleri Sözlüğü’nde “belirli bir özelliği gösteren bireylerin tümünün oluşturduğu topluluk”; Mantık Terimleri Sözlüğü’nde “yorumlanmış dilin sözünü ettiği tüm nesneleri oluşturmağa yarayan yapı taşları öbeği; belli bir yorumla verilip, yorumun belirlediği tüm anlamları oluşturmağa yarayan dildışı nesne öbeği ya da dildışı nesne öbeklerinden her biri” olarak tarif edilmektedir. Kâinat sözcüğü ise Arapçadan geliyor, tüm varlıklar, mevcudat, âlem, evren anlamını taşıyor.

Bilimin esası insanı bütüne dair bir kavrayışa ulaştırmaktır, bu nedenledir ki coğrafya, eğitim, felsefe, fizik, astronomi, istatistik, mantık, matematik dâhil tüm bilim alanlarında evren kavramı hayati bir referanstır; aksi takdirde, bütüne müracaat etmeden hakikati anlamanın imkânı bulunmuyor. Bu durum ahlâk, sanat ve estetik için de aynen geçerlidir.

Sınırsız sayıdaki olgu ve varlık arasında bir anlam dünyası inşa etmek; farklı görünenler arasındaki birliği, benzer görünenler arasındaki zıtlığı keşfetmek o denli uğraştırıcı ki. Mantığı herhalde doğru düşünmenin yolu, yöntemi olarak tarif edebiliriz. Böylece tekil, tikel ve tümel arasındaki ilişkileri irdeleyebilir, parça-bütün arasındaki uyum veya uyumsuzlukları kavrayabilir ve hakikati anlama yolunda ne derece doğru ve tutarlı hareket ettiğimizi tespit etme imkânına kavuşabiliriz.

Klasik düşünce hakikati anlamaya odaklandığı için parça ve bütün arasında mekik dokumuştur; metodoloji tartışmalarında tümdengelim ve tümevarımın bu denli hacimli yer tutması başka nasıl izah edilebilir ki? Bu yöntemlere, sanki birbirinin rakibi veya hasmıymış gibi yaklaşan modern düşünce yoksa bütünlük anlayışını yitirdiği için mi yapmıştır bunu; aynen özgürlükle eşitliği birbirinin karşısına diktiği gibi?

Hakikate ulaşma, onu bir bütün olarak tahayyül etme hassasiyetinden dolayı Aristoteles evrendeki tüm varlık alanlarına dair mümbit eserler vermiştir: Mantık (Organon), Kozmos Üzerine, Fizik, Gökyüzü Üzerine, Gök Cisimleri Üzerine, Duyular Üzerine, Uyku ve Uyanma Üzerine, Anı ve Anımsama Üzerine, Can Üzerine, Hayvanların Hareketi Üzerine, Hayvanların Gelişimi Üzerine, Hayvanların Tarihi Üzerine, Renkler Üzerine, Bitkiler Üzerine, Doğa Cetveli, Etik, Poetika, Politika, Atinalıların Anayasası ve diğerleri. Bu eserlerin kökünden bugüne dek nice eserler neşvünema buldu.

Bir yanda mantık, fizik, canlılar diğer yanda ahlak, estetik ve siyaset. Görülüyor ki tekil, tikel ve tümel arasındaki bağlara müracaat etmeden evren ve varlık anlaşılamıyor. Ahlâk, sanat ve estetikte de insan, evren, tanrı, doğa üzerinden parça-bütün ilişkisine ve hakikate dair bir tasavvur ve tavır geliştirilmeye çalışılmıyor mu? Bundan dolayıdır ki, ‘ben’ dediğimde, sadece tekil bir varlıktan değil, bir özneden bahsediyoruz; özneyi anlamak için tüm varlığı hesaba katıyoruz. Böylece sanat da sesi duyulmayan doğanın, varlığın acı çığlığı olabiliyor. Şu soruya da elbette bir cevap verebiliyoruz: Ahlaklı bir varlık olduğumu nasıl ileri sürebilirim kendimi bir başkasının yerine koymadan?

Varlığa dair soruları ve cevap arayışları olduğu ölçüde varolma imkanına kavuşuyor insan. Hakikatin bu denli karmaşıklaştığı, zaman ve mekanın derinliklerine itildiği bir evrende nasıl oluyor da bu denli cüretkar olabiliyor? Nasıl oluyor da onu gizleyerek, çarpıtarak hakikati tutsak etmeye kalkışabiliyor? Kendi kendisi ile kavga edenler, muarızlar, çatışanlar, varlığa hükmetme hırsı ile kavrulanlar, geç bulup erken kaybetme korkusunu yüreklerinin ta derinliklerinde duyanlar, evrene, varlığa, hakikate hükmedebileceklerini mi sanıyorlar?

“İnsan ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır.” diyor Albert Camus Başkaldıran İnsan’da. Ve ekliyor: “Bayağılık da bir tutumdur.”

 

Ahlâk ve estetik

Yorum Yazın