Alaycı Güneş

Dışarı çıktım, tekrar ve tekrar kendimi aramak için, vakti gelmişti. Daha uzun süreler öylece bulunmayı bekleyemezdim. Öyle ya beni kendimden başka kim bulabilirdi bu evrende, kendim bulamazsam, kim bulabilirdi? Kayboldum diye söylene söylene yürümeye devam ettim. Yerlere bakıyordum, aynı zamanda göklere. Yanımdan geçip giden kedilere, köpeklere, yukarıdaki ve aşağıdaki kuşlara, her yerde olabilirdim. İnsanın kaybolduğunun farkına varışı, çok ilginç şekillerde ortaya çıkabilirdi. Bu yüzden bulunuşu da, göze görünen tuhaf bir yolla belirebilirdi. Çok dikkatlice davranmalı ve gözümden hiçbir şeyi kaçırmamalıyım diye düşündüm. İnsan ne denli uzun süre kayıp kalırdı da, bunun farkına vardıktan sonra yola koyulmaya karar verirdi ki? Belki de, bu süre ne kadar uzunsa bulmam da o kadar gecikebilirdi, şuan buna endişe etmiyordum, endişe ettiğim daha başka türden şeylerdi.

Biraz daha yürüdükten sonra havanın iyice soğuduğunu fark ettim, kış keskin yüzünü göstermeye hevesliydi. Bunu düşündükten sonra, aslında kaybolmakta mevsimler gibiydi, diye geçirdim içimden. Zamanı geldiğinde bir mevsimden diğerine; ilkbahar, yaz, sonbahar, kış. Şuan ya kendimi bulmamam gerekiyorduysa, belki de zamanı değildi. Biraz daha yürüdüm ve deniz kenarının orada kurulu balık pazarına geldim. Böyle demek bile beni huzursuz etmişti. Sonra kıyıdan yürümeye devam ettim. Ya orada yatan ölü bir balıksam ne olacaktı? Gözlerim, balığın gözlerine değmişti, bakışlarım aynı zaman dilimine takılı kaldı, balığın gözlerinde, duvara asılı fakat miladını doldurmuş bir saat gibi. Kendini bir kez kaybetti mi insan, nerede arayacağını, hangi deliğe saatlerce bakacağını, bu koskoca evrende bir oraya bir buraya salınacağını düşünmek huzursuz ediyordu.

Vaktinden önce asla göremeyeceğiniz şeylerden biri olan bu mevsim ve döngüde ben de üşümüyordum, ama kış gibi hissediyordum, soğuk. Durdurulamayan zaman ve beraberinde getirdiği kaçınılmaz değişim, durmuş gibiydi adeta. Ya tüm bu yaşam denilen şey küçük bir yanılsamadan ibaretse diye düşündüm ve irkildim. Eğer bir yanılsamaysam, küçük bir illüzyondan ibaretsem kendimi aramam garip olmaz mıydı?

Her nereye gidersem gideyim, ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, gittiğim, gördüğüm yerdeki tüm izleri silmiş ve geriye unutulmuşluğu bırakmış olmalıyım, tekrar hatırlamak istememek üzere. Ve bu kadar kaybolmak için çaba sarf ettiysem yok olmak için, bu arayış doğru olacak mıydı? İçimden üst üste ‘ne kadar da memnuniyetsiziz, ne kadar da’ diye söylenip durdum. Ne var olmaktan hoşnutuz tam olarak, ne de yok olmaktan. Ne tam olarak varolmayı başarabiliyoruz, ne de yok olmayı. İkisinin arasında olmak, aldatıcı bir akşam güneşi gibiydi adeta, bir sıcaklığa sahip ama aldatıcı.

Kaybolmak da keza böyleydi, alaycı bir akşam güneşi gibi, bir tür delilik, olması gerektiği kadar. Ve bulunmayı istediğim yere kadar, aramayı devam etmeyi sürdürecektim.

Alaycı Güneş
Gizem Karagüzel

Yorum Yazın