Amerika’da Demokrasi: Giriş

Amerika’da bulunduğum esnada, dikkatimi çeken yeni meselelerden hiçbiri, beni, şartların eşitliği kadar şaşırtmadı. Bu vakanın, cemiyetin gidişi üzerindeki muazzam tesirini kolayca farkettim: halk efkârına belli bir istikamet veren; kanunların muayyen bir tarzda çıkmasını sağlayan; idare edenlere yeni formüller, idare edilenlere de hususî alışkanlıklar kazandıran hep oydu.

Çok geçmeden aynı vakıanın, tesirini kanunların ve siyasî adetlerin çok ötesine kadar yaydığını ve sivil hayattaki nüfuzunun Devlet hayatındakinden daha az olmadığını anladım:

Fikirler yaratıyor, hisler doğuruyor, adetler telkin ediyor ve kendi yaratmadığı her şeyi de tadil ediyordu.

Böylece, Amerikan cemiyeti ile alâkalı tetkiklerimi artırdıkça, şartların eşitliği vakıasının, her hususî oluşun kendisinden çıktığı temel vakıa olduğunu gitgide daha fazla bir şekilde görmeye başlıyor ve onu hep önümde bütün müşahedelerimin varacağı merkezî nokta olarak buluyordum.

O zaman düşüncelerimi bizim yarım dünyaya yönelttim, ve yeni dünyanın bana arzettiği manzaraya benzer bazı şeyleri orada da farkeder gibi oldum. Amerika’daki gibi son hudutlara varmamış olsa bile, oraya doğru her gün biraz daha fazla yaklaşan, şartların eşitliği oluşunu gördüm. Ve Amerikan cemiyetlerinde hüküm süren tipte bir demokrasi, Avrupada’da, bana, iktidara sür’atle yaklaşır gibi göründü.

Bu andan itibaren, okumak üzere bulunduğumuz kitabın ana fikri kafamda belirdi.

Büyük bir demokratik inkılâp gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Herkes Onu görüyor, fakat hakkında aynı hükmü vermiyor. Bazıları onu yeni birşey olarak telâkki ediyorlar, ve geçici sandıkları için hala durdurulabileceğini zannediyorlar.

Diğerleri, kendilerine tarihte rastlanılan en eski ve devamlı olay olarak göründüğü için, bunun karşı konulmaz birşey olduğuna hükmediyorlar.

Bir an için nazarlarını yedi asır önceki Fransaîya çeviriyorum: onu toprağa sahip ve sakinlerini idare eden bir avuç aile arasında parçalanmış bir halde buluyorum. Hükmetme hakkı nesilden nesile miras yoluyla geçiyor, insanların birbiri üzerinde tesiri için tek vasıta var: kuvvet, iktidarın biricik menşeî: toprak mülkiyeti.

Fakat çok geçmeden ruhban sınıfının siyasî gücü teessüs ediyor ve yayılmağa başlıyor. Ruhban sınıfı sinesini zengin, fakir; asil, avam herkese açıyor. Eşitlik Devlet idaresine kilise yoluyla nüfuz etmeye başlıyor ve ebedî bir köleliğe mahkûm gibi görünenler, asillerin arasında rahip olarak yer alıyor ve ekserî kralların da üstünde oturuyor.

Zamanla cemiyet daha medenî ve istikrarlı bir hal aldıkça, insanlar arasındaki çeşitli münasebetler de daha kabarık ve karışık oluyor. Medenî Kanun ihtiyacı kendisini kuvvetle hissettiriyor. O zaman hukukçular ortaya çıkıyorlar, mahkemelerin karanlık çalılarını ve tozlu odalarını terkederek prensin sarayına, zırhlı ve kürklü baronların yanına oturmağa gidiyorlar.

Krallar büyük teşebbüsler peşinde harap oluyorlar; asiller hususî harplerde bitip tükeniyorlar; avam, ticaret yoluyla zenginleşiyor. Paranın tesiri Devlet işlerinde kendini hissettirmeye başlıyor. Ticaret iktidar temin eden yeni bir kaynak oluyor ve borsacılar hem istihfaf hem de dalkavukluk edilen bir siyasî kudret halini alıyor.

Yavaş yavaş kültür seviyesi artıyor; san’at ve edebiyat zevkinin doğduğu görülüyor; kültür bir muvaffakiyet, ilim bir idare vasıtası, zekâ bir sosyal kuvvet oluyor. Kültürlü kimseler Devlet idaresine giriyorlar.

Bununla beraber, iktidara giden yeni yollar keşfedilince asaletin değerinin azaldığı görülüyor. XI. asırda asalet ölçüsüz derecede kıymette iken XIII. asırda satın alınıyor; ilk asalet tevcihi 1270 de vukubuluyor ve nihayet eşitlik Devlet idaresine bizzat aristokrasi yolu ile giriyor.

Geçen yedi asır boyunca, kralın otoritesine savaşta veya rakiplerinin güçlerini bertaraf etmede, asillerin halka siyasî kudret verdikleri bazen görüldü.

Halkı aynı seviyeye getirmede en sebatlı ve en aktif krallar Fransa Kralları oldular. Kuvvetli ve haris oldukları zaman halkı asillerin seviyesine yükseltmeye çalıştılar; zayıf ve mutedil oldukları zaman da halkın kendilerinin üstünde yer almasına müsaade ettiler.

Bazıları demokrasiye kabiliyetleriyle, bazıları da acizleri ile hizmet ettiler. XI. ve XIV. LOUS’ler tahtın altındaki her şeyi eşit kılmağa çalıştılar ve XV. LOUİS nihayet sarayı ile birlikte tozlara bulandı.

Vatandaşlar feodal taksimden başka yollarla toprak mülkiyetine sahip olmağa ve tanınmış olan menkul mülkiyeti tesir yaratmağa, kudret temin etmeğe başladıktan sonra, insanlar arasına birçok yeni eşitlik elemanı sokmıyan ne bir sanayi keşfinde bulunuldu ne de endüstri ve ticarette bir islâhat yapıldı. Bu andan itibaren keyfedilen bütün metotlar, doğan bütün ihtiyaçlar, tatmin edilmek istenen bütün arzular evrensel bir seviye eşitliğine doğru terakkilerdir. Lüks zevki, savaş aşkı, moda iptilâsı, insan kalbinin en sathî ve en derin ihtirasları, zenginleri fakir, fakirleri zengin yapmak için ahenkle çalışıyor görünüyorlar.

Zekâ eserlerinin zenginlik ve kuvvet kaynağı oluşundan itibaren, ilmin her terakkisini, her yeni malûmatı, her yeni fikri halka uzanan yeni bir kudret kaynağı telâkki etmek icabetti. Şiir, hitabet, hatıralar, zekâ oyunları, muhayyilenin ateşi, düşünce derinliği, Allah’ın tesadüfe göre dağıttığı bütün meziyetler, demokrasiye hizmet ettiler; ve hattâ hasımlarının elinde bulunduğu zaman dahi, insanın tabiî büyüklüğünü ortaya koyarak demokrasi davasına yaradılar. Şu halde zihin aydınlığının ve medeniyetin terakkisi, demokrasinin terakkisi demek oldu. Edebiyat fakirlerin de, zayıfların da her gün silâh aramağa koştukları bir cephane halini aldı.

Tarihimizin sayfaları çevrilirse, denilebilir ki yedi asırdan beri eşitlik yönünde hizmet etmeyen hiç bir büyük hadiseye rastlanamaz.
Haçlı Seferleri ve İngiltere harpleri asilleri çok azaltıyor ve topraklarını bölüyor; kazaların kuruluşu feodal monarşiye demokratik hürriyeti sokuyor; ateşli silâhların keşfi asil ile köylüyü muharebe sahasında eşit kılıyor; matbaa zekâlarına eşit kaynaklar veriyor; posta sarayların kapısına olduğu kadar fakir kulübesinin eşiğine de ışık getiriyor; protestanlık, bütün insanların eşit şekilde Allah’ın yolunu bulabileceklerini ilân ediyor.Keşfedilen Amerika binlerce yeni servet yolu açıyor ve meçhul macerapereste hem zenginlik hem de kudret temin ediyor.

Şayet XI. asırdan itibaren ellişer yıllık safhalar halinde Fransa’da olup bitenleri incelerseniz, her safhada cemiyetin yapısında ikili bir inkılâbın vukubulduğunu farketmemenize imkân yoktur. Asil, sosyal hiyerarşide gerilerken, avam ilerlemekte; biri inerken öbürü çıkmaktadır. Her yarım asır onları yaklaştırmakta ve çok geçmeden birbiriyle birleşir bir hâle getirmektedir.

Oysa, bu sadece Fransa’ya has birşey de değildir. Nazarlarımızı ne tarafa çevirirsek çevirelim, bütün Hıristiyan âleminde aynı inkılâbın cereyan ettiğini farkederiz.

Her tarafta milletlerin hayatında çeşitli olayların demokrasiye hizmet ettiğini görürüz. Herkes ona yardım etmektedir: Bu rejimin muvaffakiyetinde payı olmak isteyenler yanı sıra, ona hizmeti aklından bile geçirmeyenler; onun için çarpışanlar yanı sıra, kendilerini açıkça düşmanı ilân edenler, bütün hepsi karmakarışık bir şekilde aynı yolda sürüklendiler; ve hepsi kimi arzusu hilâfına kimi de bilmeden kaderin elinde oyuncak olarak müştereken çalıştılar.

Şartların eşitliğinin tedricî gelişimi, şu halde, ilâhî bir oluşun belli başlı özeliklerini taşımaktadır: evrenseldir; devamlıdır; insanın önleyebileceği birşey değildir; bütün insanlar ve bütün hadiseler gelişmesine yardım etmektedir.

Bu kadar uzaklardan gelen bir toplumsal hareketin, bir neslin çabalamasiyle önlenebileceğini sanmak akıllıca bir iş olur mu? Kralları mağlup eden, derebeyliği altüst eden demokrasinin, zenginler ve burjuvalar önünde geriliyeceği söylenebilir mi Demokrasi, kendinin bu kadar kuvvetli ve hasımlarının da bu kadar zayıf olduğu şu anda mı duracak?

O halde nereye gidiyoruz? Kimse bilmiyor. Zira mukayese ölçüleri şimdiden elimizden çıktı.

Zamanımızda Hıristiyanlar arasında şartlar, dünyada hiç bir yerde ve hiç bir zamanda görülmemiş derecede eşittir, ve şimdiye kadar olanların azameti, bundan sonra olup bitecekleri sezmeye mâni oluyor.

Okuyacağınız bu kitap, bütün manialara rağmen bunca asırdır yol alan ve halâ bugün bile bizzat kendi eseri olan harabeler arasında yürüyen ve önlenmez inkılâbın manzarasının, yazarın ruhunda yarattığı bir nevi dinî korkunun baskısı altında yazıldı.

Allah’ın ne istediğini anlamamız için, mutlaka konuşması şart değildir. Hâdiselerin daimî temayülünün, tabiatın olağan aklının ne olduğunu tetkik etmek yeter. Allah’ın sesini duymasam bile, yıldızların gökte onun parmağının çizdiği yolu takibettiklerini biliyorum.

Şayet zamanımız insanları, devamlı müşahedeler ve samimi düşüncelerle eşitliğin tedricî gelişiminin tarihimizin hem mazisi hem istikbâli olduğunu kabul ederlerse, yalnız bu seziş bile, bu gelişime Allah iradesinin mukaddes mahiyetini verecektir. Demokrasiyi durdurmak istemek, o zaman bizzat Allah’a karşı savaşmak gibi görünecek ve insanlar için Tanrının kendilerine zorunlu kıldığı sosyal duruma uymaktan başka çare kalmayacaktır.

Zamanımızda Hıristiyan milletler bana korkutucu bir tablo arz ediyor gibi gelmektedirler. Kendilerini sürükleyen cereyan şimdiden, önlenemeyecek kadar kuvvetlidir. Fakat henüz hâkim olunamayacak diye ümitsizliğe düşülecek derecede süratli de değildir: kaderleri ellerindedir, fakat bir müddet sonra kaderlerine hakim olmaktan çıkabilirler.

Demokrasiyi aydınlatmak, mümkünse inançlarına tekrar hayat vermek, örflerini saflaştırmak, hareketlerini düzenlemek, tecrübesizliğin yerine ilim ve bilgiyi ikame etmek, hükümet şeklini zamana ve zemine uygun kılmak, insanlara ve şartlara göre gereken değişiklikleri yapmak: zamanımızda cemiyeti idare edenlere düşen ilk vazifeler işte bunlardır.

Yepyeni bir dünyaya yeni bir siyaset ilmi lâzımdır. Fakat bunu pek düşünemiyoruz. Hızla akan bir nehrin ortasında, cereyan bizi uçurumlara doğru sürükler götürürken, ısrarla gözlerimizi halâ sahilde kalan bazı artıklara dikmişiz.

Avrupa’da, tasvir ettiğim büyük sosyal inkılabına Fransa’dakinden daha süratli terakkiler kaydettiği bir millet daha yoktur. Fakat bu inkılâp orada hep tesadüflere göre yürüdü.

Devlet adamları onun için önceden bir şeyler hazırlamağı asla düşünmediler, inkılâp ya arzulan hilâfına, ya da haberleri olmadan cereyan etti. Milletin en zeki ve en üstün ahlaklı sınıfları, yön vermek için ona hakim olmağa asla çalışmadılar. Böylece demokrasi vahşi içgüdülerinin buyruğuna terkedildi. Şehir sokaklarında kendi kendine yetişen ve cemiyetin sadece sefaletleri ile bayağılıklarını tanıyan, ana-baba ihtimamından mahrum çocuklar gibi büyüdü. İktidara aniden geldiği zaman mevcudiyetinden halâ kimsenin haberi yoktu. O zaman herkes bayağıca en küçük istemlerine dahi tâbi oldu ve ona kuvvetin sembolü olarak taptı..

Demokrasi bizzat kendi aşırılıkları ile kendini zayıflatınca, kanun kovucular onu ıslâh edecekleri ve aydınlatacakları yerde tahrip etme yoluna gittiler. Ona idare etmeyi öğreteceklerine, idare makamından atmaktan başka bir şey düşünmediler.

Neticede, örf ve adetlerde, fikirlerde, kanunlarda bu inkılâbı yararlı kılmak için zarurî olan bir değişiklik meydana gelmeden, demokratik inkılâp cemiyetin maddî yapısında vuku buldu. Böylece, kötülüklerini bertaraf edici, iyiliklerini ortaya koyucu yolları bilmesek de, demokrasi karşımızda duruyor. Birlikte getirdiği fenalıkları görüyoruz; fakat iyiliklerinin neler olabileceğinden haberimiz yok.

Aristokrasiye dayanan kıralî iktidar, Avrupa milletlerini huzur içinde idare ederken, cemiyet, bir sürü sefaletin arasında, bu gün güçlükle tasavvur edilebilecek haz şekillerinin tadını çıkarıyordu.

Bir miktar tebaanın gücü, prensin zulmüne aşılmaz bir mania teşkil ediyordu. Halkın gözünde hemen hemen ilâhî bir mahiyete büründüğünü hisseden krallar, bizzat yarattıkları saygıdan iktidarların suistimal etmeme kudretini elde ediyorlardı.

Halkla aralarında büyük bir mesafe olmasına rağmen, asiller, halkın kaderine, tıpkı çobanın sürüsüne gösterdiği gibi sakin ve hayırhah bir alâka gösteriyorlardı. Kendi eşitleri olarak görmedikleri fakirin kaderi üzerine, Allahın elleri arasına koyduğu bir emanet gibi titriyorlardı.

Kendininkinden başka hiç bir sosyal durum fikri olmadığı ve şeflerine eşit olabileceğini asla tahayyül edemediği için, halk bunların iyiliklerini kabul ediyor, haklarını da hiç münakaşa etmiyordu. Âdil ve faziletli oldukları zaman onları seviyor ve sertliklerine Allah’ın kendilerine gönderdiği kaçınılmaz fenalıklara olduğu gibi, kolayca ve küçülmeden katlanıyordu. Zaten örf ve âdetler zulme hudut çizmiş ve kaba kuvvetin ortasında bir nevi hukuk tesis etmişti.

Asiller, meşru sandıkları imtiyazlarının kendilerinden alınabileceği fikrine hiç kapılmadıklarından; köleler, aşağı durumlarını tabiatın değişmez nizamının bir neticesi olarak gördüklerinden, kader itibariyle bu kadar farklı bir şekilde ayrılmış olan bu iki sınıf arasında bir nevi karşılıklı hayırhahlık teessüs etti. Cemiyette o zaman eşitsizlik ve sefalet vardı. Fakat bunlar ruhları küçültmüyordu.

İnsanları yıkan, iktidarın kendilerine karşı kullanılması veya itaat alışkanlığı değildir. Gasbedilmiş ve zalim buldukları bir iktidara itaat ve gayrimeşru saydıkları bir iktidarın kendilerine karşı kullanılmasıdır.

Bir tarafta servetler, kuvvet, boş zaman ve onlarla birlikte lüks peşinde koşma, zevke düşkünlük, manevi değerlere önem verme ve san’at aşkı; diğer tarafta çalışma, cehalet ve görgüsüzlük vardı.

Fakat bu görgüsüz ve cahil kütlenin içinde canlı ihtiraslar, derin inançlar ve vahşi faziletler de yok değildi.

Bu şekilde kurulu bir sosyal yapı istikrarlı, muktedir ve bilhassa şerefli olabilirdi.

Fakat birdenbire sınıflar karışmağa başlıyor, insanları birbirinden ayıran manialar ortadan kalkıyor, toprak taksim ediliyor, iktidar paylaşılıyor, zihinler aydınlanıyor, zekâlar artık eşit oluyor, sosyal durum demokratlaşıyor, ve demokrasi nihayet gürültüsüzce âdetlere ve müesseselere hâkim oluyor.

Böylece herkesin, kanunları kendi eseri olarak görüp sevdiği ve onlara hep itaat ettiği, Devlet otoritesinin ilâhî mahiyetinden değil, zarureti kabul edildiğinden hürmet gördüğü ve devlet şefinin ihtirastan ziyade akıllı ve ölçülü bir sevgiyle sevildiği bir cemiyet ortaya çıkıyor. Herkesin hakları olduğu için ve bunlar teminata bağlandığından, bütün sınıflar arasında, küçüklük duygusundan olduğu kadar gururdan da uzak bir nevi karşılıklı hürmet ve tam bir itimat teessüs ediyor.

Hakiki menfaatlerini tanıyan halk, cemiyetin nimetlerinden faydalanmak için kendine düşeni yapmak zaruretini kabul eder. Bu durumda vatandaşların hür bir şekilde kurdukları cemiyetler, asillerin şahsî iktidarının yerini alır ve Devlet keyfî idare ile zulümden masun kalır.

Bu şekilde teessüs etmiş demokratik bir cemiyette Devlet aslâ âtıl kalmaz. Fakat sosyal yapıdaki cereyanlar düzenlenir ve hamleci olurlar. Şayet bu cemiyette bir aristokraside olduğu kadar şâşaaya rastlanmazsa, sefalet de daha azdır. Zevk düşkünlüğü daha mutedil, refah daha genel; ilim daha az gelişmiş, cehalet daha nâdirdir. Hisler daha az uyanık ve adetler daha yumuşaktır. Bu cemiyette daha çok suistimâle, fakat daha az cürüme rastlanır.

İnançlara aşkla ve heyecanla bağlılık olmadığından; fikrî gelişmeler ve tecrübeler vatandaşların bazen çok şeyler feda etmesi bahasına olur. Her fert aynı derecede yetersiz olduğu için hemcinslerinin eşit derecede yardımına ihtiyaç duyar ve ancak yaptığı yardım karşılığı kendisini destekliyeceklerini anladığı için, şahsî menfaatinin umumî menfaatle birleştiğini keşfeder.

Bütün olarak alınırsa milletin durumu daha az parlak ve itibarlı, belki de daha kuvvetli olacaktır; fakat vatandaşların ekseriyeti daha müreffeh bir ömür sürer ve halk, daha iyi olma ümidini kaybettiği için değil, fakat iyi yaşamağı bildiği için sulh ve sükûn içinde kalır.

Böyle bir nizamda her şey faydalı ve iyi olmasa bile, cemiyet hiç olmazsa iyi ve faydalı gösterebileceği her şeyi benimser ve insanlar aristokrasinin temin edebileceği avantajları ebediyen terk ederek, demokrasinin arzettiği nimetleri kucaklarlar.

Fakat bizler, atalarımızın sosyal durumunu bir tarafa atıp; müesseselerini, fikirlerini ve örflerini karmakarışık bir halde arkamızda bırakırken, yerlerine ne aldık?

Kralî iktidarın prestiji, yerini kanunların üstünlüğü almadan heba oldu. Zamanımızda halk otoriteye dudak büküyor. Fakat ondan korkuyor ve korku, eskiden sevgi ve hürmetin kendisine kazandırdığından da çoğunu kaybettiriyor.

Zulme karşı teker teker çarpışabilecek olan ferdî mevcudiyetleri mahvettiğimizin farkındayım. Fakat insanlardan, loncalardan veya ailelerden alınan bütün imtiyazları tek başına tevarüs eden hükümeti görüyorum: Vatandaşların küçük bir kısmının bazen zulmedici, fakat ekseri muhafazakâr kuvvetinin yerini, cümlenin zaafı aldı.

Servetlerin taksimi zengini fakirden ayıran mesafeyi azalttı. Fakat bunlar birbirine yaklaşırken karşılıklı nefret için yeni sebepler buldular ve birbirlerini haset ve şiddet dolu nazarlara süzerek, iktidar mevkiinden atmağa çalıştılar. Her iki taraf için de hak-hukuk denen bir şey yoktu ve hepsine kuvvet, halin tek sebebi, istikbalin de biricik garantisi olarak görünüyordu.

Fakir ecdadının inançlarını ve faziletlerini unuttu, cehaletlerini ve bir sürü peşin hükümlerini aldı. Hareketlerine kaide olarak, nasıl düzenliyeceğini bilmeden menfaat fikrini kabul etti ve eskiden sadakati ne kadar körü körüne idiyse, şimdi de bencilliği o kadar körü körüne oldu.

Cemiyet kuvvetinden ve refahından emin olduğu için değil, bilâkis zaafını ve sakatlığını hissettiği için sakin. Bir çaba sarf ederken ölmekten korkuyor: herkes durumun kötülüğünü görüyor, fakat kimsede daha iyiyi aramak için lâzım gelen ne enerji ne de cesaret var. Herkeste, ihtiyarların ancak kudretsizliklerini ortaya koyan ihtirasları gibi, devamlı ve gözle görülür hiç bir şey hasıl etmeyen arzular, pişmanlıklar, kederler ve sevinçler mevcut. Yeni durumun faydalı sayabileceği şeyleri elde etmeden, eski durumun iyi sayabileceği şeyleri terk ettik; aristokratik bir cemiyeti tahrip ettik ve eski binanın kalıntıları arasında gönül rızasıyla durmuşken, oraya ebediyen demir atmış gibiyiz.

Fikir dünyasında husule gelenler de daha az teessüfe şayan değildir. Düzensiz ihtiraslarına desteksiz terkedilmiş veya yürüyüşünü şaşırmış bir halde, Fransız demokrasisi yolunun üzerindeki her şeyi altüst etti; tahrip edemediklerini de sarstı. Rahatça hükmünü icra etmek için yavaş yavaş cemiyeti ele geçirdiğini kimse görmedi. Bir savaş hareketliliğinin ve karışıklıkların arasında durmadan yürüdü. Herkes, mücadelenin hararetiyle canlanmış ve hasımlarının ifratları ve fikirlerinin zoru ile kendi fikrinin tabiî hudutlarının ötesine çıkmış bir halde neyin peşinde koştuğunu bile unutuyor ve gizli içgüdüleri ve hakikî hislerine uymayan bir lisan kullanıyor.

Artık gömemezlikten gelemeyeceğimiz garip karışıklık bundan doğuyor.

Hatıralarımı boşu boşuna yokluyorum. Gözlerimizin önünde olup bitenlerden daha çok merhamete ve üzüntüye lâyık hiç bir şey bulamıyorum. Zamanımızda fikirleri zevklere ve fiilleri inançlara bağlıyan tabiî bağlar kopmuşa benziyor. İnsanların, her zaman birbirlerinin fikirlerine ve hislerine besledikleri sempati yok olmuş görünüyor. Nerede ise, bütün ahlâkî benzerlik kanunlarının ortadan kalktığını söylemek mümkün olacak.

Aramızda halen ruhunu öbür dünyanın hakikatleriyle beslemek isteyen Hıristiyanlara rastlanıyor. Bunlar, şüphesiz, bütün ahlâki büyüklüğün kaynağı olan hürriyet lehine çalışacaklar. Bütün vatandaşları kanun önünde eşit görmek, bütün insanları Allah huzurunda eşit kılan Hıristiyanlığa güç gelmez. Fakat bir çok garip hadisenin müşterek neticesi olarak, din, demokrasinin altüst ettiği bir sürü kuvvetle halen bağlı bulunuyor, ve ekseri, aşıkı olduğu eşitliği defetmesi ve elinden tutarak gayretlerini takdir etmesi icabeden hürriyeti bir hasım gibi lanetlemesi gerekiyor.

Bu din adamlarının yanı sıra, bakışlarını gökten ziyade yere çevirmiş kimseler de var. Üstün faziletlerin menşei olarak gördüklerinden ziyade, en büyük nimetlerin kaynağı olarak kabul ettikleri için hürriyeti arayan bu kimseler, hürriyeti hakim kılmak ve meyvelerini herkese tattırmak istiyorlar; bunlar dini yardımlarına çağırmak için çırpmıyorlar. Zira inançlar olmadan örflerin, örfler olmadan da hürriyetin hükmünü sağlamanın mümkün olmadığını biliyorlar. Fakat dini hasımlarının cephesinde gördüler, bu onlar için kâfi: bir kısmı ona hücum ediyor, diğerleri ise müdafaaya cesaret edemiyorlar.

Geçmiş asırlar bayağı ve satılık ruhların köleliği müdafaa ettiğini gördü. Oysa bağımsız ruhlar ve cömert kalpler hürriyeti kurtarmak için ümitsizce çarpışıyordu. Fakat zamanımızda, sık sık, kendileri bizzat hiç tanımadıkları adilik ve bayağılıkları alkışlayan ve fikirleri zevkleri ile tezat halinde olan, tabiat itibariyle asil ve mağrur kimselere rastlanıyor. Başka bir gurup da, aksine, sanki hürriyette mukaddes ve büyük ne varsa hissedebilirmiş gibi hürriyetten bahsediyor ve daima yanlış tanıdığı bazı hakları insanlık hesabına talep ediyor.

Kültürleri, rahat mizaçları, sakin alışkanlıkları ve temiz âdetleri sayesinde etrafındaki halkın başına göçen faziletli ve huzur içinde insanlar görülüyor. Bunlar samimi bir aşkla bağlı oldukları vatanlarına çok şeyler feda edebilirler: bununla beraber medeniyete düşmanlar; iyilikleri ile kötülüklerini karıştırıyorlar, ve zihinlerinde kötü fikri, ayrılmaz bir şekilde yeni fikrine bağlıdır.

Bunların yanında terakki adına insanı maddîleştirerek, faziletten ayrı refah, inançların dışında ilim ve adalete dayanmayan bir faydalılık arayan bir başka gurup var: bunlar kendilerine modern medeniyetin şampiyonları nazarı ile bakıyorlar, ve kendilerine terk edilen, fakat bizzat liyakatsizleri yüzünden atıldıkları bir mevkii gasbederek küstahça başı çekiyorlar.

Nerede bulunuyorsunuz?

Din adamları hürriyetle çarpışıyor ve hürriyet aşıkları dinlere hücum ediyor. Asil ve cömert ruhlar köleliği methediyor, âdi ve bayağı kalpler bağımsızlığı savunuyor. Vatanını sevmeyen ve örflere bağlı olmayan vatandaşlar medeniyetin ve ışık çağının müdafaasını yaparken, namuslu ve uyanık vatandaşlar her nevi terakkinin düşmanı oluyorlar.

Acaba bütün asırlar bizim asra benzedi mi? İnsan daima gözlerinin önünde, zamanımızda olduğu gibi, hiç bir şeyin birbirine bağlı olmadığı, faziletinin dehasız ve dehasının şerefsiz olduğu; nizam aşkının zalimlerin zevkiyle ve hürriyete tapmanın kanunların hor görülmesiyel karıştığı; vicdanın insan hareketlerine sadece mütereddit bir aydınlık serptiği; hiç bir şeyin ne doğru, ne yanlış, ne ayıp, ne meşru, ne yasak, ne de serbest olduğu bir dünya mı buldu?

Tanrı’nın insanı etrafımızı çeviren zihni fukaralık ortasında çırpınmak için yarattığı düşünülebilir mi? Hiç sanmıyorum: Allah Avrupa memleketlerine, daha sakin ve daha kararlı bir istikbâl hazırlıyor. Tasavvurlarını bilmiyorum; fakat, onlara nüfuz edemiyorsam da, inanmaktan geri durmayacağım ve onun adaletinden şüphe etmektense kendi aklımdan şüphe edeceğim.

Dünyada, bahsettiğim büyük sosyal inkılâbın aşağı yukarı tabiî hudutlarına ulaştığı bir memleket var. Burada basit ve kolay bir şekilde cereyan etti. Daha doğrusu bu memleket, bizim şahit olduğumuz inkılâba bizzat maruz kalmadan neticelerine ulaştı.

XVII. Asır başında Amerika’ya yerleşmeye gelen muhacirler Avrupa’nın asırlık memleketlerinde bizzat çarpıştıkları kimselerden şu veya bu şekilde demokratik prensibi aldı ve onu yeni dünya sahillerine aşıladılar. Bu prensip, orada hürriyet içinde büyüdü, ve örf ve âdetlere nüfuz ettiği gibi, rahatça kanunlara da hakim oldu.

Amerikalılar gibi bizim de şartların hemen hemen tam eşitliğine ulaşacağımız, bana şüphesiz görünüyor. Bununla, benzer bir sosyal durumdan Amerikalıların elde ettiği siyasî neticeleri bir gün zarurî olarak biz de elde edeceğiz neticesini çıkarmıyorum. Demokraside mümkün olabilecek tek hükümet şeklini bulduklarına asla ihtimal vermiyorum. Fakat iki memlekette kanunları ve örfleri doğuran sebeplerin aynı oluşu, bu sebebin her iki memlekette de ne husule getirdiğini öğrenmeye büyük bir alâka doğurur.?

Bu bakımdan, Amerika’yı incelemem, meşru bile olsa, sadece bir tecessüsü tatmin gayesiyle değildir. Oradan istifade edebileceğimiz bilgiler edinmek istedim. Bu kitabı okuyan herkesin teslim edeceği gibi, maksadım methiye yazmak değildi. Umumi bir şekilde bir hükümet şeklini savunmak da aklımdan geçmedi; zira kanunlarda asla mutlak iyilik olmadığına inanlardanım. Gidişini karşı karşı konulmaz bulduğum sosyal inkılâbın, insanlığın hayrına mı yoksa şerrine mi olduğuna hükmetmek dahi istemedim.

Bu inkılâba ya oldu bitti, yahut da muhakkak olacak gözü ile baktım ve inkılâbın cereyan ettiği memleketler arasında, tabiî neticelerini kolayca tefrik etmek ve mümkünse onu beşeriyete faydalı kılacak yolları bulmak için, en kolay ve en tam gelişme derecesine ulaştığı memleketi aradım, itiraf derim ki Amerika’da, Amerika’dan çok şeyler buldum. Orada bizzat demokrasinin ve onun temayüllerinin, ön hükümlerinin, karakterinin ve ihtiraslarının bir taslağını aradım. Hiç olmazsa ondan neler bekliyeceğimizi veya niçin korkacağımızı anlamak için, demokrasiyi tanımak istedim.

Eserin birinci kısmında, Amerika’da tamamen içgüdülerine ve tabiî temayüllerine bırakılmış olan demokrasinin, kanunlara tabiî bir şekilde verdiği istikameti, Devletin gidişatındaki tesirini ve umumî olarak cemiyet meseleleri üzerindeki kudretini göstermek istedim. Hasıl ettiği iyiliklerin ve kötülüklerin neler olduğunu anlamağa çalıştım. Amerikalıların onu yöneltmek için hangi çarelere başvurduklarını, hangilerini de mahsus bir kenara bıraktıklarını araştırdım ve onun cemiyeti idaresine imkân veren sebepler üzerinde durdum.

Amerika’da gördüğümü tanıtmağa muvaffak oldum mu bilmiyorum. Fakat samimi arzumun o olduğundan ve fikirleri hadiselere uyduracağıma, farkında olmadan hadiseleri fikirlere uydurmadığımdan eminim.

Bir nokta yazılı vesikalarla isbat edilebileceği zaman, orijinal metinlere ve en beğenilen, en güvenilen eserlere müracaatta kusur etmedim. Fikirler, siyasî gelenekler ve örflerin müşahedesi bahis konusu olunca, bu hususlarda en bilgili kimselere fikir danışmaya çalıştım. Önemli veya şüpheli bir mesele ile karşılaşınca, tek bir şahitle yetinmiyor; mesele üzerinde, bütün delillere dayanarak bir fikre varıyordum.

Sözlerime okuyucuların inanması lâzımdır. Ekseri, ileri sürdüğüm şeyleri, kendilerince tanınan veya hiç olmazsa tanınması lâzım gelen bazı otoritelerin isimlerini zikrederek destekleyebilirdim. Fakat bunu yapmaktan çekindim. Yabancı bir kimse, bir aile ocağında dostlara saklanan mühim hakikatler öğrenebilir. Sükût mecburî olduğundan meraka sebep yoktur. Yabancının ihtiyatsızlığından kimse korkmaz; çünkü geçip gidecektir. Bu gibi itiraflardan her birini derhal kaydettim. Fakat bunları katiyen çantamdan çıkartmayacağım.

Gördükleri hüsnükabule, üzüntü ve müşkülat yaratmakla mukabele eden seyyahların listesine ismimi ilâve etmektense, yazdıklarımın muvaffakiyetine zarar vermeyi tercih ederim.

Bütün ihtimamıma rağmen, şayet tenkit etmek isteyen çıkarsa, bu kitabı tenkitten daha kolay birşey olmayacağını biliyorum.

Onu iyice tetkik edenler bütün eserde, her kısmı birbirine bağlayan bir ana fikir bulacaklar. Fakat ele aldığım meseleler çok çeşitlidir ve mücerret bir vakıanın zikretiğim vakıaların bütünlüğüne veya tek bir fikrin, fikirlerin bütünlüğüne zıtlığını belirtmek isteyenler kolayca muvaffak olacaktır. Bu bakımdan en büyük temennim, kitabımın çalışmalarına hakim olan espri içinde okunması ve nasıl ben hükümlerimi tek bir sebebe değil de bir sürü sebebe dayandırdıysam, eserin hakkındaki hükmün de bıraktığı umumî intibaa göre verilmesidir.

Şunu da unutmamak lâzımdır ki, anlaşılmak isteyen bir muharrir fikirlerini bütün teorik neticelerine ve ekseri yanlış ve tatbik edilemez’in sınırlarına kadar götürmelidir. Zira bazen aksiyonda mantık kaidelerinden ayrılmak zarurî olsa bile aynı şeyi söz söylerken yapmak kolay değildir ve insan hareketlerinde tutarlı olmada ne kadar güçlük çekerse, sözlerinde de tutarsız olmada o kadar müşkülâta uğrar.

Esere, birçok okuyucunun, onun en büyük kusuru olarak görecekleri şeye bizzat işaret ederek son veriyorum. Bu kitap hiç bir kimse için yazılmamıştır. Hiç bir partiye ne hizmet etmek, ne de onunla mücadele etmek istedim. Meselelere başkaları gibi, fakat daha uzun vadeli bakmağa çalıştım ve onlar mazi ile meşgulken, ben nazarlarımı istikbâle çevirdim.

Alexis de Tocqueville
Amerika’da demokrasi 

Yorum Yazın