‘Analara kıymayın efendiler’

Gurbette öğrenci olanlar bilir. Memleketten gelen yemekler, öğrenciler için adeta savaş zamanı son anda yetişmiş gıda yardımları gibidir. Dışarıdan alınan yiyecek sadece karın doyurmak ve açlığı yok etmek için bir araç olsa da, memleket yemeği hürmetin en yücesini hak eder. Sadece açlığı yok etmek değildir mevzubahis. Yemek bahanedir, ana sıcaklığına ve memlekete duyulan hasret serilir sofralara, lokma lokma…

Geçenlerde memleketten gelecek olan kutsal ‘gıda yardımının’ içeriğini belirlerken (!) -hem kel hem fodulluğun destansı enstantanesidir bu durum-  canım çektiği için keçiboynuzu da ekletmiştim. Daha önce hiç denemediğim için de bu enteresan meyvenin çekirdeklerini bir saksıya ektim.

Eskiden beri alışkanlığımdır, çeşitli tohumları saksı diplerine eker ve çimlendirmeyi denerim. Bir yaratılışa vesile olmak ve bu varoluşu gözlemlemek bence son derece kıymetlidir. Toprağın anaçlığı, tohumun sabrı ve inancı etkileyicidir. Onlarca yıl, belki de yüzyıllar boyu ayakta kalmayı başaran ağaçların varoluşuna deneysel bir tanıklıktır… Sığdırmaktır doğanın ruhunu, küçücük bir saksıya…

Tam on dört gün sonra çekirdeklerden ikisi patladı ve kafasını topraktan çıkarttı. Bir insanın doğumundan daha az heyecanlı değildir bence bu durum. “Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi. Benim sadık yârim kara topraktır” demesi gibi Veysel’in… Bir kere daha anladım ki toprak, benim sefil saksımın içinde bile, anaların en cömerdidir.

Ve Nazım kitaplıklara sığmaz bir şairdir: “Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler.”

*

“Özgürlüğü elinden alınan çocuğa büyük derler” diyor Sunay Akın. Ne de güzel diyor… Ama sadece özgürlüğü mü? Merhameti elinden alınmış çocuğa da büyük derler…

Çocuklar evcilik oynarken evlerini bir ağacın altına kurar… Büyükler ise beton evleri aşkına, ilkin o ağacı keser.

Çayırlar büyür, dört çiçek fazla açar karahindiba… Irmaklar yatağından taşar,  göller beşken beş yüz renge vurur kuşluk vakti sularını, üç ağaç dersin, bakmışsın orman olmuş… Yeter ki bırakalım tabiatı kendi haline…

Türkü türkü dokuyor kilimini işte o yaşlı yörük, on yıl evvel cılız bir fide olan kayısı ağacının gölgesinde… Yeter ki çomak sokmayalım Toprak ananın tekerine…

“…
Karnın yardım kazmayınan, belinen
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.
…”

*

Keşke kıl kadar Kızılderili olabilseydi merhametimiz…

“Toprağa saygı duymazsanız, onu yok edersiniz… İnsanoğlu bazen yönetici konumunda olduğunu düşünüyor ama değil. İnsan yalnızca bütünün bir parçası. İnsanın sorumluluğu var, gücü değil…” diyor ulu yürekli bir Kızılderili. Bir başka Kızılderili ekliyor: “Doğa kanunları, insan kanunlarından üstündür. İnsan kanunlarını ihlal edenler avukatların, yargıçların elindedir. Çoğu zaman ‘suçluların’ bile kurtulması mümkündür insan kanunlarında. Doğa kanunlarında ise öyle değil… Doğa kanunlarına karşı gelirseniz, gerçekten cezalandırılırsınız.”

Hepsini özetleyiveriyor bir başka Kızılderili: “Kartalı vuran kendi tüyünden yapılmış oktur.”

Ne yazık ki kendi tüyünden yapılmış bir okla avlanacak bir gün insanoğlu… Anaların mutlak ahı tutar, “Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler.”

*

Yüz yıllık bir çamın mis kokulu budağını, kahve yanı keyif sigaranla dağlıyorsun şimdi… Sigaranın ateşi vurunca tahta küllüğün yanağına, bir çam kokusudur tutup sarıyor ya odayı… Yüreğine bak hemen, eğ biraz başını… Burkuluyorsa eğer, insansın… Başka yerde arama adamlığını.

 

Yorum Yazın