Ankara’da güreş yılları

19 Mayıs spor kompleksindeki mevcut Atatürk Kapalı Spor Salonunun yerinde, 1957 yılında hizmete açılmış, çatısı silindir biçiminde bir kapalı spor salonu vardı ve Ankara’nın ilk büyük spor salonu olma özelliğini taşıyordu. 1958 yılında bir gece bu salonun çatısı çöktü ve Ankara salonsuz kaldı. Bu durum sonrası tüm yarışmalar okullara ait salonlara alındı. Ankara Koleji, Gazi Eğitim Enstitüsü, Mülkiye ve Harp okulu salonları bunlardan bir kaçıydı ve seyirci kapasiteleri yok denecek kadar azdı.

İşte böylesi elverişsiz şartların yaşandığı bir dönemde Türk güreşi Dünya ölçeğinde zirve yapıyordu. Dönemin Dünya ve Olimpiyat şampiyonlarının antrenman yapacak yerleri kalmamıştı. Maltepe semtinde, Gölbaşı sinemasının hemen yanında, önceleri ne amaçla kullanıldığını hatırlayamadığım (sinema salonunu olabilir) bir salon güreşçilere tahsis edildi ve şampiyon güreşçiler burada hem antrenman hem de müsabaka yapmaya başladılar.

Dönemin sporcularının ekonomik koşulları kötüydü ve bugünkü gibi ne devlet ne de sponsor destekleri vardı. Birer ikişer devlet dairelerinde işe yerleştirilmişlerdi. Rahmetli babam TCDD’nin Sıhhiye semtinde bulunan mağazasında çalışıyordu ve yanında 52 kg Greko-Romen güreşçi İbrahim Karakuş ve aynı kiloda serbest stilde güreşen Satılmış Tektaş vardı. Babam mesai bitiminden sonra bu güreşçilerle beraber Maltepe’de bulunan salona gider, onların çalışmalarını takip ederdi. O dönem Gazi Lisesi’nin orta bölümünde öğrenciydim. Okul çıkışı ben de yürüyerek bu salona gider, zevk ve heyecanla çalışmaları izler, babamla Ulus’taki evimize dönerdik. Sinema salonunu andıran bu yapının giriş bölümünde küçük bir çay ocağı vardı. Basamaklı oturma alanı, salon içine kadar uzanıyordu. Branda bez içine ot, pamuk ve buna benzer maddelerle doldurulmuş iki adet güreş minderi bulunuyordu ve şampiyon güreşçiler bu minderlerde sırayla çalışıyorlardı. İlk akla gelen isimler, Hüseyin Akbaş, Ahmet Bilek, Müzahir Sille, Tevfik Kış, Mustafa Dağıstanlı, İsmail Ogan, Bekir Büke, Hamit Kaplan, Adil Atan, Cemal Yanılmaz, Satılmış Tektaş, İbrahim Karakuş, Seyit Ahmet Ağralı, Kazım Ayvaz, Bayram Şit, Hasan Gemici, Yavuz Selekman, Mahmut Atalay, İsmet Atlı, Hayrullah Şahin ve daha niceleri.

Celal Atik, Vehbi Emre, Gazanfer Bilge, Halit Balamir, Nasuh Akar gibi isimler de bu güreşçilere hocalık yapıyorlardı. O dönem atletizm yapmama rağmen spora karşı duyduğum ilgi sonucu tüm güreşçileri yakından tanıdım ve yapmasam bile güreş oyunlarını öğrendim. Akşam çalışmalarının en küçük seyircisi ben olduğum için onlara ocaktan çay ve ıhlamur taşımak benim işimdi. Bu görevi yapmaktan büyük mutluluk ve gurur duyuyordum. Ve dünyaca tanınmış bu isimler o kadar mütevazı o kadar alçak gönüllüydüler ki, onlara hayran olmamak elde değildi. O salon Yaşar Doğu Spor salonu yapılana dek hizmet verdi.

O dönemlerde minder güreşi 12 dakika sürüyordu. Ayakta, başlayan 6 dakikalık bölümden sonra kura çekimi yapılıyor, kaybeden güreşçi 2 dakika yerde güreşiyor, bu süre sonunda diğer güreşçi bu kez aynı şekilde yine 2 dakika yerde devam ediyor ve sonunda her iki güreşçi 2 dakika ayakta devam ederek en yüksek puanı alan müsabakayı kazanıyordu. Şayet enstantane tuş sistemi gerçekleşirse, bir başka deyişle bir sporcu rakibinin iki omzunu mindere değdirirse karşılaşmayı 12 dakikayı tamamlamadan kazanıyordu. İşte bu sporcular karakucak stilinden geldikleri için uzun süreli güreş yapmada çok başarılıydılar. Benim inancım o ki, o dönemde biraz da Türk güreşçilerin başarısını engellemek adına süre önce 9 dakikaya sonra 6 dakikaya düşürüldü. Enstantane, yani anlık tuş sistemi yerine kontrollü tuş sistemi getirildi ve maalesef bu sisteme sporcularımız uyum sağlayamadı; o parlak dönemler de sona erdi.

O dönem anılarını yâd ederken dört kez dünya şampiyonluğu yaşamış Hüseyin Akbaş (1933-1989) özel bir yer edinmiştir bende. Bir bacağı sakattı. İşte bu bacağı kasten öne doğru uzatır, o bacağa yönelme gafletinde bulunan rakibini, bir anda sırtüstü mindere yapıştırırdı. Engelli olmasına rağmen hiçbir farklılık hissetmemiş, yaşamla barışık, mucize başarılara imza atmış dev bir sporcuydu. Hüseyin Akbaş maddi yokluğa, fiziksel engele rağmen, dik ve inançla hedefe gidileceği gerçeğini sergileyen tipik bir Anadolu insanıdır. Işıklar içinde uyusun.

Yine o yıllarda güreş deyince ünlü radyo spikeri ve gazeteci Eşref Şefik’i (Atabey) anmadan geçmek olmaz. Güreş ve boks karşılaşmalarını kendine özgü yorumuyla o kadar güzel anlatırdı ki camianın vazgeçilmezi haline gelmişti. ‘Sayın dinleyiciler müsaade ederseniz ben de sütümü içeyim’ der, kısa bir mola verirdi. Kimilerine göre rakı, kimilerine göre sesine destek versin diye gerçekten süt içtiği söylenir ve bu tartışma mola süresince radyo başındakiler tarafından her daim bıkmadan yapılırdı.

Güzel zamanlardı vesselam.

Yorum Yazın