Arabesk paradoks

Merhum sanatçı Müslüm Gürses’in vefatının ardından arabesk müziğin ezilen grupların müziği olup olmadığı tartışmaları tekrar gündeme geldi. Aslında bu tartışma yıllardır vardı. Sadece günümüz gençliğinin elektro, rap, pop vb. müziklere uyum süreci dolayısıyla yıllardır süregelen arabesk müziğin hangi kesime hitap ettiği tartışmalarına bir süre ara verilmişti.

80’lerin tekne kazıntısı olan bizler, arabesk müziğin zirvede olduğu dönemlere şahit olmasak da anne ve babalarımızın arabesk müzik arşivleri sayesinde bu müzik tarzının zirve dönemlerini yaşamış kadar olduk. Gerek annemiz evin tozlarını alırken, gerekse uzun ya da kısa yol seyahatlerinde kısacası hayatın birçok evresinde arabesk müzik parçalarını sıkça duyduk, ezberledik ve her ne kadar parçaları bilmediğimizi inkar etsek de çoğu zaman arabesk parçaları mırıldanırken yakalandık. Bizden sonraki nesiller de yani 1990-95 sonrası ben ve bazı kesimlerin arabesk müziğin modernize edilmiş hali olarak tabir ettiği Rap müzik dalgasına kapılıp gittiler.

‘Dinlemiyorum’ diye inkar ettiğimiz arabesk müziğin, aslında toplumumuzun vazgeçilmez yapı taşlarından biri olduğunu yıllarca es geçtik ve geçmeye de devam ediyoruz. Çünkü arabesk müzik bizim içimizden gelen bize has bir müzik türü ve her ne kadar belli bir kesim tarafından aşağılansa da hala ciddi bir dinleyici potansiyeline sahip. Arabesk müziğe ‘Ezilenlerin müziği’ olarak vurulan yafta nedeniyle ciddi sayıda bir kitle bu müzik türünden uzaklaştırıldı ve arabesk müzik kan kaybetti. Müzik alanında yaratılan hemen hemen her bestenin ciddi bir yaşanmışlık payı vardır. Yaşanmışlık payı olan her şarkı belli bir dinleyici kitlesinin yaşanmışlığına ortak olduğu için belli bir kesimin odak noktası haline gelir ve popüler olur.

‘Belli bir kesim’diyorum ya, bu belli kesimin içinde toplum skalasında üst kademelerde yer alan gruplar da var tabi. Evet arabesk müziğin slov, isyankar bir havası var. Doğru. Bunu inkar edemem. Ancak üst tabakalarda yer alan grupların hepsinin de bu müzik türünden herhangi bir parçayı dinlemediğine de inanmıyorum. (Hele Orhan Gencebay’ın son albümü ‘Orhan Gencebay’la Bir Ömür’ü kendini ezilen grupların dışında tutan insanların da satın aldığını gözümle gördükten sonra hiç inanmıyorum.)  Yahu üst tabakada yaşayan ve arabesk müziği ezilmiş grupların müziği olarak gören kişi hiç mi aşık olmadı, hiç mi birine sitem etmedi? Evet bu kesim belki de (sözleri bakımından kendilerini anlatmadığını varsayarak) ‘Ben insan değil miyim? Ya da ne bileyim ‘Ayağında kundurayı’ dinlememiş olabilir ama hiç mi duygusal bir hüsran yaşamadı?

Aslında müziğe de bir tarih olarak bakmak lazım. Sahiplenmek lazım. Bir toplumun kendine özgü müzik yaratması her yiğidin harcı değil. Arabesk müzik de, ‘Türk Halk Müziği’ ve ‘Türk Sanat Müziği’ gibi ciddi bir miras. Ancak bu değeri dışlarcasına ‘ezilmiş’ olarak tabir edilen homojen bir grubun üzerine yığmak da doğru bir davranış değil. Bunu samimiyetle söyleyebilirim ki ben sıklıkla arabesk müzik dinleyen biri değilim. Kırk yılda bir belki dinlerim. O da annemin gönlünü hoş tutmak için ya da belleğimde yer eden bazı arabesk parçaları tekrardan tazelemek istediğimden. Ama hiçbir zaman bu müzik türünü belli kültür seviyesine sahip olan insanlara mal etmedim. Aksine toplumumuzda çoğu kesimin duygularına tercüman olan ve kucaklayan bir müzik türü yaratıldığı için gurur duydum.

Bir toplumu toplum yapan en önemli hususlardan biri tüm farklılıklara rağmen çok sesli bir grubun duygularına tercüman olan ortak değerler yaratmaktır. Çünkü müzikte tınıları ya da sözleri ne olursa olsun, hangi kesime hitap ederse etsin tarih gibi bütünüyle sahip çıkılması gereken ciddi bir miras.

 

Yorum Yazın