‘Aşk’ için

Gürültüyle kırılan bir kapı… “Kimse yok mu?” sesleri… İçeriye dalan itfaiyeciler… Kenarları bantlanmış ve kilitlenmiş ikinci bir kapı daha… Dayanılmaz bir koku evin içinde… İkinci kapının da kırılmasının ardından, yatağında çiçekler içerisinde çürümüş bir ceset. Huzurla uzanmış yatağında, siyah elbiseli bir ceset…

*

Ömürlerinin sonuna dayanmış müzisyen karı kocanın yolculukları bir sabah kahvaltısında aniden gelen felçle değişti. Anne, aniden sabit bir noktaya dalmış, kocasının telaşına rağmen ona hiçbir tepki vermemişti. Ancak bu yokluk hali oldukça kısa sürmüş, Anne kendine geldiğinde ise olan biten hiçbir şeyi, kocasının onu kendine getirme çabalarını ve telaşını hatırlamamıştı… Çok geçmedi ki sağ tarafına inen asıl felç gerçekleşti…

Anne ameliyata alındı ancak ameliyat başarısız geçti. Londra’da yaşayan kızları tüm bunları öğrendiğinde: “sizin için ne yapabilirim?” diye soruyordu babasına. “Hiçbir şey” dedi Georges: “ Onca sıkıntına rağmen gelmiş olman büyük nezaket, ne olacağını göreceğiz, belki bir yardımcı tutarım, belki de kendim hallederim. Göreceğiz”

Georges’in kendi başlarının çaresine bakacak olduklarını söylemesi, bunu başaracaklarına olan inançlarından çok buna mecbur olmalarıydı. Hayatlarını etkileyen ilk büyük engelde yardım istemeyecek kadar gururlulardı.

Anne, tekerlekli sandalyeyle evine geldiğinde artık kendisi için hazırlanmış özel yatakta istirahat etmek zorundaydı. Usulca kocasına doğu döndü ve kendinden emin bir şekilde konuştu : “Bana bir konuda söz vereceksin, sakın beni bir daha hastaneye götürme.” Georges’in itiraz etmesine izin vermeyecek kararlılıkta tekrarladı; “sakın!” Bu kelime olayların geri kalanının da rotasını belirleyen kelimeydi. Anne, hastaneden ve doktorlardan çok mu korkuyordu? Belki evet. Belki de daha büyük bir anamı vardı bunun. Bu savaş onların savaşıydı, zafer ya da yenilgi onlara ait olmalıydı…

Şimdi hayatının son düzlüğüne, tek başına tuvalete bile gitmesine izin vermeyen bir hastalıkla girmişti ihtiyar kadın ve o ihtiyarın bastonu olmuş yaşlı bir adam vardı sahnede… Çok zor bir savaşa atılmışlardı. Düşman çok fazla zorluydu ama bu savaşı başlatan onlar değildi ve hiçbir ateşkes şansı yoktu gündemde, mecburlardı savaşmaya.

Georges, karısının felçli yarısı olmuştu şimdi, ona en ufak bir mahcupluk duygusu tattırmamaya gayret ediyordu. Anne ise her şeyi pekala görüyor, kocasının hassasiyetini ve nezaketini anlıyor ancak yine de bir mahcupluk ve ‘yük olma’ duygusu altında boğuluyordu. Bir defasında kocasına doğru döndü ve usulca kıpırdattı dudaklarını: “Sürekli elimi tutmak zorunda değilsin, kendime bakabilirim.” Sonra ince bir tebessümle ekledi: “git hadi, sakat değilim ben. İki dakikalığına yalnız bırakabilirsin, yere yığılmam.”

Savaş zorlaştıkça omuzlara binen yük artıyor, Anne kocasının verdiği mücadelenin ağırlığını üzerinde hissederek acılarına katlanmaya çalışıyordu. Psikolojik çıkmazın çok ağır bir safhasında Anne ölmek istedi… Georges eve geldiğinde onu açık duran aydınlık penceresinin yanında buldu. Tekerlekli sandalyenin önünde, yerde oturuyordu. Neler olduğunu sorduğunda ise cevap alamadı. Resim çok açıktı oysa, gücü yetse ve kendini taşıyabilse, çoktan atmış olacaktı kendini Anne… “Beni affet” dedi bir çocuk mahcupluğuyla: “Ağır kaldım…” daha sonra ise kendisin toparlayıp anlatmaya başladı : “Bu şekilde yaşamamın bir anlamı yok ki, işin özü bu. Durum sadece daha da kötüleşebilir. Bunu neden bize çektireyim ki? Ne sana, ne de bana…”

Yarısı elinden alınmış bir insan olarak yaşamak ve yarısı elinden alınmış bir insanı yaşatmak, ne kadar zor olsa da, hayat bir şekilde akıyordu. Çoğu zaman duygusal ve eski günlere özlemle…

Kızının ve damadının geldiğinde Anne ikinci felci geçirmiş ve artık dudaklarını bile oynatacak, anlamlı kelimeler oluşturacak ne hale, ne de zihne sahipti… Yatağın yanında oturan kızı ise sürekli olarak, gayrimenkul yatırımları, bunların avantajları, enflasyona karşı hazırlıklı olunması gereği, bu konuda kocasıyla aldıkları kararları Anne’ye anlatıyordu… Anne ise bunlara anlamsız mırıltılarla karşılık veriyor, gözlerini tavandan ayırmıyordu… Bu noktada kızın davranışı, annesini hiç mi hiç umursamayışının mı? Yoksa bu hastalığın ve sonrasındaki ölüm realitesinin, kendince üstüne gidiş biçimi miydi? Yine bir keresinde babasına, annesinin durumuyla ilgili ciddi olarak konuşmak istediğini söylemiş, babasının cevabı ise sert olmuştu : “ Ciddi konuşmadan kastın ne? Annenin yanında kalmasını mı istiyorsun? Ya da onu bakım evine postalamak mı? Onun için endişelenmeni anlıyorum, ama bunun bir faydası yok.”

Anne her geçen gün daha fazla yıpranıyordu. Artık altına bez bağlanıyor, kendi yemeğini bile yiyemiyor, anlamsız şeyler mırıldanıyor ve daha kötüsü acı çekiyordu… Durum böyle olunca Georges haftanın belli günlerinde kendisine yardımcı olacak iki de hasta bakıcı tuttu.

Anne, her ne kadar aklen gelgitler yaşasa da, aç ve susuz kalmanın onu daha çabuk öldüreceğini biliyordu. Bu durum ise Georges’in sinirlerini harap ediyordu. Bir gece Anne yine su içmemek için direnmiş, ancak Georges suyu ona zorla içirmişti. Anne ise suyu ağzında biriktirmiş ve geri tükürmüştü. Bunun üzerine George bir anlık boşlukla ona tokat attı… Bu tokat; çaresizliğin, kızgınlığın ve aşkın bir anda ortaya çıkışı ve yok oluşuydu gibiydi. Anne’nin ölme isteğine ve bu durumun çaresizliğe inen bir tokattı…

“Her gün konuşma eksersizi yapıp birlikte şarkı söylüyoruz… Ben genelde saat beşte uyanırım, kalktığımda o hala uyumamış oluyor… Bezini değiştirip vücudunu kremliyorum. Sonra Saat yedi gibi yemek yedirip bir şeyler içirmeye çalışıyorum… Bazen ikna ediyorum, bazen de edemiyorum… Bana çocukluğundan bahsediyor ya da saatlerce yardım çağırıyor… Sonra birden kıkırdamaya başlıyor veya ağlamaya… İkisi de görülmeye değer şeyler değil…” Anne ile sıradan bir günü böyle özetliyordu Georges.

“Acıyor… Acıyor…” bağrışları artık günün her saatinde duyulur olmuştu… George bir annenin bebeğine olan ilgi ve alakasıyla bakmıştı karısına. Ancak durum öyle bir hal almıştı ki; Anne’nin acılarını dindirecek seçeneklerden sadece bir tanesi gerçekçiydi artık. Hiçbir seçenek yoktu başka. Georges uzun bir hayatı paylaştığı, uzun bir süre vücudunun diğer yarısı olarak onu yaşattığı kadının huzura kavuşması, artık dinlenmesi için sadece bir tek yol kaldığını anlamıştı… Bu ızdıraplı son düzlüğü saymazsak,  güzel ve mutlu bir yaşamdı onlarınki… İşte bir yastık, tamda elinin yanındaydı Georges’in…

Anne’nin yanağını okşayarak çocukluk günlerinden bir hikaye anlatmaya başladı Georges, kadın adeta onu dinlemek istiyor gibi usulca susmuş, “acıyor” çığlıkları dinmişti evin içinde. Hikaye bittiğinde ise, aslında bu sonu uzun süredir arzulamış biri olarak çokta çırpınmadı Anne, Kolayca kabul etti ölümü… İşte sonunda, yüzüne bastırılmış beyaz bir yastıkla kavuşuyordu huzura…

Georges eve döndüğünde güzel çiçekler vardı elinde. Bir makas aldı ve çiçekleri tek tek dallarından ayıkladı. Ardından Anne’nin dolabını açtı ve onun için şık ve güzel bir elbise seçti. Kibarca giydirdi karısını, İçten bir merasimle… Buca yıllık dostun cenazesini süslemek, onun için son bir aşk gösterisi gibiydi.

Anne’nin odasında işi bittiğinde kapıları kapattı ve kenarlarını kokunun dışarı yayılmasını engelleyecek şekilde bantladı. Ardından masaya oturup Anne’ye bir şeyler yazmaya başladı… Yazıyı bitirdikten sonra içeri girip uzandı… Tıkırtıları duyup kalktığında ise mutfakta Anne’yi bulaşık yıkarken buldu. Çıkmak için hazırlanmasını istedi Anne ondan… Şaşkınca bakındı Georges hayalinde canlandırdığı bu sahneye, direnmedi, dinledi karısını… Beraberce hazırlanıp çıktılar evden. Bedenin ölümü ruha hayat veriyordu işte…

Georges’e ne olduğunu söylemiyor bize filim. Bir daha evine dönüp dönmediğini de… Bizim bildiğimiz tek şey, Anne ve onun paltolarını giyip usulca çıktıkları, tıpkı eskisi gibi…

Büyük bir gürültüye İtfaiyeciler kapıyı kırıp içeri girdiklerinde ise, sadece çiçekler içinde yatan bir beden vardı…

“Ölür ise ten ölür” diyordu adeta, “canlar ölesi değil”.

*

 2012 yılında, usta yönetmen Michael Haneke’nin yönettiği “AMOUR” (Aşk) ; Oscar, Altın Küre ve Cannes’dan ödülle döndü. Filmin baş rollerini:  Emmanuelle Riva (Anne) ve Jean Louis Trintignant (Georges) üstleniyor.

Hayatın içinden, tam da göbeğinden söyleyecek çok şeyi var bu filmin…

 

Yorum Yazın