Aynı gemide değiliz

Yaşamak istiyorum, yaşamak… ve ben, ben olmak, ben, ben…
Miguel de Unamuno / Sis

Unamuno’nun da dediği gibi ‘ben olmak’, ne kadar yapabiliyoruz ki bunu, ne kadar kendimiz gibi, olmak istediğimiz gibi yaşayabiliyoruz, davranabiliyoruz veya bunun için çaba sarf ediyoruz? Elimizde var olmuş olan ve olabilecek yalnızca bu. İnanca göre bu düşünüş biçimi her ne kadar farklı şekillenebilse de, ben başka bir yaşam olduğunu düşünmediğimden ötürü bu bakış açısıyla “ben olmaya” dair birkaç şey paylaşmak istiyorum.

Belirli bir yaşa geliyorsunuz, ilgi alanınıza göre belirli eğilimleriniz, yönelimleriniz oluyor ve bir şeyleri sorgulamaya, üzerine düşünmeye başladığınız andan itibaren bu düşüncelerinizi birileriyle paylaşmaya başlıyorsunuz. Sonrasında ne mi oluyor? Sizinle aynı yaş grubundan, sonraki tüm yaş gruplarına kadar devam eden eşsiz bir deneyimsel birikim, çağın vebası öğüt verme hastalığının içerisinde buluyorsunuz kendinizi. Neden dinlenmiyorsunuz, neden bu insanların dediklerine kulak vermeyerek onların yaşadığı ve hala yaşıyor oldukları gibi hatasız bir yaşam yaşamıyorsunuz, gerçekten merak ediyorum. 40 yıllık deneyimlerini size beş dakikada vermeye çalışan bu insanları dinleyin, onların hataları sizin de hatalarınız olabilir, doğruları da bu durumda doğrularınız olacaktır ve bu şekilde hiç üzülmeyecek, hata yapmayacak ve “Alice Harikalar Diyarı”nda beyaz tavşanı mutluluk içinde ve hiç merak duymadan kovalamaya başlayacaksınız.

Tekrar sormak istiyorum: Neden merak duyuyorsunuz kendinizle alakalı, neden bu anlamsız keşif, bunca yorgunluk, bunca çaba? Herhangi birine sorun, etrafınızda canlı yaşam formu mu yok sanki, onlardan birini hemen yakalayın, zaten kaçmıyorlar öylece hazır bekliyorlar, bunca bilgi birikimi ve deneyimi sizinle fikir alışverişi yapmak adına saklıyorlar. Sevmediğiniz bir işte çalışıyorsanız işinizi sevebilme ihtimaliniz olduğunu söyleyebilirler mesela. Bu hoşunuza gitmez miydi, sizi tanıyan birinin bu şekilde sizi destekliyor olması? Onlara göre işinizi sevmiyorsanız sonraki an kesin seveceksinizdir; çünkü sizin içinizde yaşıyor. Size Matrix’in mavi ve kırmızı hapı kadar yakın, seçimlerinizle alakalı bilgiye hakim. Siz bir anlık gaflette bulunup da düşündüğünüz, gerçekleşme ihtimali olmayan mucizevi düşüncelerinizden bahsedip, karşınızdakini hayatında bir insanı hiç tanıyamamış olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten kurtarın lütfen. Bu yaşamda ne kadarlık bir süreniz varsa bu süre içerisinde ne doğrunuz doğru kalacak, ne de yanlışınız yanlış. Her şeyde olduğu gibi doğrular ve yanlışlar konusunda da bu değişim söz konusu. Biriyle alakalı deneyimsel paylaşımlar yapıp bir şeyler üzerine konuşmak, fikir alışverişi yapmak ayrı; kibar tavırlar altında yüzünde sıkıcı bir yaşanmışlık gülümsemesiyle dikta edilen düşünceler apayrı. Bunu yapmaktan vazgeçin; ama biliyorum vazgeçmeyeceksiniz. Aslında düşünüldüğünde hiç de mucizevi olmayan, belki hayatınızda sizin de hep düşündüğünüz; ama ya sorumluluk almaktan kaçıp yapmaya cesaretiniz olmadığından ötürü, ya da bir çeşit korku duyduğunuz için yapamadığınız şeyleri, başkası yapmak istediğinde, ciddi derecede mutsuz ve bu yüzden bir o kadar saldırgan tutumlarınız yeterince vakit öldürücü diye düşünüyorum.

Bir şeyi anlamlandırmaya ihtiyaç duyarız, mesela en başta yaşıyor oluşumuzu; çünkü çok fazla bilinmezlik hoşa gitmez. Cennet ve cehennem kavramı gibi bir nevi, bir şeylerin devam ettirebilirliğini ve var oluyor oluşunu anlamlandırabilmek istiyor kişi; yoksa her şeyin öylece var oluyor olması ve hiçbir şey ifade etmemesi vurucu olurdu yaşarken. Sadece nefes alıyor olmak yaşadığınızı hissettirebiliyor mu, gün içinde soluk alıp verişleriniz ne kadar aklınızda?

White Rabbit (Alice in wonderland)

Yorum Yazın