“Ben ki el öpmemişim, eğildim, öptüm bu eli”

Yazmak öylesine canlı ki, onu terk ettiğin anda hiç minnet etmiyor sana, gururlu bir sevgili gibi kapıyı vurup duvara, çekiyor kendini senden. Toplamıyor bile valizini…

Her şeyin bir dengesi var. Yazmayı bir bırakmaya gör; üç ay geçmeden, daha kurdelesi takılmamış bir ilkokul talebesi oluyorsunuz. Kalem küsüyor elinize… Gel de barıştır.

Uzun bir aradan sonra ‘okur-yazar’a merhaba diyorum. Bir ilkokul talebesi çömezliğiyle.

Bu arada “şair-i azam’’ Abdülhak Hamit Tarhan’ın onur konuğu olarak okuryazar.net topluluğuna katılmış olduğunu gördüm. Büyük onur! Şair-i Azam onur konuğu olur da ona ilişkin iki kelam edilmez mi hiç.

Abdülhak Hamit TarhanAbdülhak Hamit Tarhan

Haziran 1929’da Nazım hikmet edebiyatta “Putları Yıkıyoruz” diye bir hareket başlattı… Fosilleşmiş ihtiyarlar parça parça edilmeliydi. Onlar burjuva şairleriydi ve kokuşmuşluğun bekçileriydi… Nazım heyecanlı bir şairdi ve savaştan kaçmıyordu, gözünü karartmıştı. Edebiyatına ve kalemine güveniyordu.

Mesele “putlara” darbe vurmak olunca, ilk yıkılması gereken put; şair-i azam (büyük şair) namı ile anılıp, yere göğe sığdırılamayan Abdülhak Hamit Tarhan’dan başkası olamazdı. Düzen değişecekti madem, en büyük olan en büyük darbeyi almalıydı…

Nazım, Abdülhak Hamit’i hedefe oturtmuştu bir kere: “Dahi-i Azam’ın en kuvvetli yazısını başka bir dile çevirin, bakın nasıl sırıtır. Başka bir dile değil, hatta bugün konuştuğumuz Türkçeye tercüme edin; bakın dahinin dehası nasıl sabun köpüğü gibi dağılıveriyor. Abdülhak Hamit beyefendi Dahi-i Azam değildir. Azam’ı bir tarafa bırakalım, dahi olma özelliğine bile sahip değildir.”

Resimli Ay dergisinde yayınlanan bu ve benzeri satırlar beklendiği üzere büyük patırtı kopardı. Bu tarz eleştirilerden sadece Abdülhak Hamit nasibini almıyordu tabi. Nazım’ın önderliğinde yürütülen kampanya dönemin bütün büyüklerini vuruyordu; Yakup kadri, Ahmet Haşim, Hamdullah Suphi, Yahya Beyatlı, Halit Ziya…

Nazım’ın mızraklarına hedef olan bazı yazarlar çok ağır karşılık veriyor, dergiye bu kampanyanın bitirilmesi için baskılar artıyor ancak Nazım bu eleştirilere aynı sertlikle cevap veriyordu:

“(…)
Behey!
kara boynuz gibi kaşlı
mukaddes Apis başlı adam,
behey yüzü kara!
ruhunu zenci esir gibi
çıkardın pazara,
bir o..spu odası yaptın kafatasını
haki ceketli ölülerin ceplerinden
çalarak parasını
satın aldın kendine
İsviçre dağlarının havasını…”

Nazım kalemini olabildiğince sivriltiyor, can yakmak istiyor; “yalaka, uşak, saraydan maaşlı, burjuva edebiyatçıları…”nı silmeye yeminli olduklarını söylüyor, esip gürlüyordu. Öyle ki o dönem Hamit için yazdığı bir şiirde son damlayı taşırıyor ve “eski” şairleri toptan ayaklandırıyordu:

“Kalbimizin ensesinde kıvrılan
yağlı uzun saçlarımız yok,
Güle, bülbüle, ruha, mehtaba, falan, filan
karnımız tok.
Ve şimdilik
gönül işlerine vermiyoruz metelik (…)”

Şimdi bütün gözler Abdülhak Hamit’e çevrilmiş, acaba nasıl esip gürleyeceği, bu yeni yetme şaire nasıl haddini bildireceği merak konusu olmuştu. Hamit bey ise beklenenin aksine ne esip gürlemiş ne olabildiğince sivriltip kalemini Nazım’a cevap vermişti… Abdülhak Hamit bu genç şairi evinde yemeğe davet etmişti…

Nazım hiç düşünmeden yemek teklifini kabul etmiş, savaş boyalarını sürmüş ve Hamit’e misafir olmuştu… Yemek büyük bir merak konusuydu, yemekte ne çeşit kavgalar edileceği heyecanla bekleniyordu. Bir süredir ağır tartışmalara sahne olunmuş, kavganın başlatıcısı genç kalem ve en çok hedefe aldığı büyük şair beraber yemeğe oturmuştu… Gelin o yemek merasimini Nazım’dan dinleyelim:

“Burjuva… ama büyük şair. Uzun boylu olduğu için redingotla adeta bir İngiliz lorduna benziyordu. Hele gözündeki monoklu ha düştü ha düşecek diye ödüm patlıyordu. Beni mükemmel bir salona götürdüler. Avizeler XIV. Louis stili bir salon takımı… Kendimi sarayda sanıyordum. Bir sofra… bir sofra… Londra’dan getirtilmiş İskoç viskileri, çeşitli içkiler… Masanın bir ucundan öbür ucuna kadar çeşitli mezeler… Ben sofrada mahcup bir çocuk gibiydim. Abdülhak Hâmid sanat sohbeti açtı. Sanat tarihini, çeşitli edebiyat mekteplerini, şiirde, edebiyatta, tiyatroda meydana gelen değişmeleri öyle bir anlattı ki, karşısında cehaletimi hissettim. Fakat ben de ona, onun bilmediklerini, realist sanatı anlattım. Büyük bir ilgiyle dinledi. Toleransına hayran oldum. Oysa ben çetin tartışmalar yapacağız sanmıştım.”

Hamit o gece Nazım’ı büyük bir babacanlıkla ağırlamış, Nazım’ın bazı şiirlerini Ezberden okumuş ve ona “ben de edebiyat hayatına atıldığım zaman sizin gibi, putlara savaş açmıştım. Divan edebiyatını yıktık; Tanzimat edebiyatını getirdik. Türk edebiyatında yeni hamleler yaptık. Biz onları yıktık; siz de bizi yıkacaksınız’’ demişti.

Nazım eleştirinin en acımasızını yönelttiği bu adamın aslında edebiyatta “yeni” olana nasıl da hakim olduğunu gördü ve daha dün acımasızca parçalamak istediği adamın, o gece yemekten ayrılırken elini öptü… ertesi gün Nazım, Abdulhak Hamit ile ilgili bir de yazı yazdı:

“Oda loş… Ak saçlı kocamış ozan, içine bir çocuk gibi gömüldüğü geniş, büyük koltukta oturuyor. Lambanın ışığı, omuzlarını yalayarak, koltuğun üstünde duran sağ elini aydınlatmış. (…) ben ki el öpmemişim, eğildim, öptüm bu eli… Yaratanın yaratanını, kendi kendimi öpmüş gibi oldum.”

Abdülhak Hamit TarhanAbdülhak Hamit Tarhan

 Not: Bu yazıda faydalandığımız Can Dündar’ın ‘’Lüsyen’’ kitabı, Hamit’in hayatını merak edenler için bulunmaz bir kaynaktır.

 

Yorum Yazın