Bir çiçeğin ve kişilik bozukluğunun ortak hikayesi: Narkissos

Bilindik bir hikâyedir aslında nergisin hikâyesi. Birçok ressamın ilgisini çekmiş, efsanesi nesilden nesle aktarılmıştır. Nergis çiçeği ile çiçeğin isim babası birbirine pek benzemez ama! Nergis, sadeliğin ve güzelliğin bir çiçekteki aksine şahit kılar bizleri, öyle çok nadir bulunan, zor ulaşabileceğimiz bir çiçek değildir, mütevazıdır. Oysa hikâyesi pek de mütevazı olamayan, bütün güzelliklere sırtını dönmüş birini anlatır. Namı değer Narkissos yahut Narsis…

Narsis’in hikâyesi güzeller güzeli Eko’nun kendisini sevmesiyle başlar. Kimseyi dengi olarak görmeyen Narsis, kendisine aşık olan Eko’nun aşkını karşılıksız bırakır. Aşk ıstırabı Eko’yu günden güne tüketir ve sonunda dayanamayan Eko Narsis’in aşkıyla can verir. Eko’nun kemikleri kayaya dönüşür; sesi ise bir inleme, bir ah olarak kayaların arasında kalır. Bu duruma öfkelenen Zeus “Başkalarını sevmeyen kendisini sevsin” diyerek Narsis’i lanetler. Narsis bir gün çok susar ve göle eğilip susuzluğunu dindirmek ister, bu sırada sudaki aksini görüp ona âşık olur. Kendi yansımasından bir türlü ayrılamayıp, yemeden içmeden kesilir. O da Eko gibi tükenmeye başlar ve hiç ulaşamayacağı bu sevgiliyi izleyerek ölür. Cesedini almaya gelen periler, Narsis’in cesedi yerine onun saçları gibi ortası sapsarı beyaz bir çiçek görürler ve çiçeğe Narsis’in adını verirler: Nergis.

Modern psikanalizde, büyüklenmeci şişkin bir benliğe sahip olan ve empati kuramayan kişiler Narsis’in adıyla anılır. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM-IV tanı ölçütlerine göre Narsistik Kişilik Bozukluğunun özellikleri: kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşıma; sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorma; özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin kendisini anlayabileceğine inanma; çok beğenilmek isteği; özel muamele görme isteği; kişilerarası ilişkileri kendi çıkarı için kullanma; empati yapamama; çoğu zaman başkalarını kıskanma ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanma; küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergilemedir.

Narsistik kişilik bozukluğu geçmişten günümüze hızlı bir artış göstermektedir. Jean M. Twenge ve W. KeithCampell “Asrın Vebası: Narsisizm” isimli eserinde bu artışın ne kadar hızlı ve korkutucu olduğunu, deneylerle gözler önüne sermiştir. Doğrusu narsistik kişilik bozukluğunun özellikleri modern devrin insanlarına pek de yabancı değildir. İçinde yaşadığımız toplum ve var olan sistem adeta bizi narsist olmaya zorlamaktadır. Hele de son yıllarda, narsist bir liderin işletme açısından risk ya da kazanca dönüşebilmesi ile ilgili uluslararası çalışmalar yapılırken.

Narsistik kişilik bozukluğunun özellikleri daha çok küçük yaşlarda, dıştan gelen dayatmalarla, benliğimizi ele geçirmeye başlıyor. Nasıl mı? İleride hayatımızı idame ettirebilmemiz için henüz çocukken bir takım sınavlara tabi tutuluyoruz. Bu sınavların mantığı ise diğer katılımcıları geçmek üzere kuruludur. Katılımcılardan bazıları da her gün sohbet ettiğimiz, bizim için değerli olan arkadaşlarımızdan başkası değildir. Hocalarımız, ailemiz, hatta okul yöneticileri bizi sürekli arkadaşlarımızın başarısı üzerinden değerlendirir. Rakiplerimizi geçebilmemiz için en iyisi olduğumuz şeklinde motivasyonlara maruz kalırız. Hayatta kaybetmememizi isteyen ailemiz, bizi var olan koşullara uygun yetiştirmek zorunda kalır ve evimizde de aynı koşu devam eder. Özel hocalar, sürekli kontrol edilen dershane test sonuçları ve karşılaştırma için sınıfın geri kalanlarının sınav sonuçları… Günümüzde aileler ilkokul 3. sınıftan itibaren çocuklarını dershanelere koşturuyorlar, bu sürekli baskı altındaki yaşam çocukta geleceğe dair kaygı oluşturuyor. (Narsistlerin sürekli en iyisi olmak için verdikleri savaşta, büyük kaygılar yaşadığını biliyor muydunuz? Ayrıca kaygıları ölümcül boyutlara ulaşabiliyor.)

Toplumumuza yerleşen sözlere baktığımızda bile Narsisizme doğru gidişin semptomlarını görebiliriz. “Acıma acınacak hale düşersin” deyişi empati duygusunun yok oluşunu veya “Düşenin dostu olmaz” deyişi narsistlerin üstün kişilere yönelme özelliğini içinde barındırır. Toplum genelinde kabul görmüş hayat yarışında bizden daha önde olanları kıskanır, onun yerine geçme arzusu içinde oluruz. Ardımızda bıraktığımız rakiplerimizin ise yerimizde gözü olup bizi kıskandığını düşünür, koltuğumuzu kaybetmemek için henüz ortada bir şey olmasa dahi çeşitli önlemler alırız. Bu da bir başka narsisistik özelliği, kıskanma özelliğini gösterir. Ayrıca narsist kişiler toplu taşıma araçlarında yer vermez, insanlardan özür dilemez, çevresine karşı son derece duyarsızdır. Bu özellikler bizim her gün şahit olduğumuz, kimi zaman bizzat yaptığımız eylemlerdir.

Zeus’un laneti gibi başkalarını sevmeyen kendini sever. Bizler de sonunda kendi kendimizi tüketiriz, hem de bütün güzellikleri arkada bırakarak. Gerçekliğe sırtımızı dönüp, kendimizi yansımalara hapsederiz. Sadece bir akse bakarak bir ömür tüketiriz. Narkisoss hikayenin sonunda pek de kazanmış gibi gözükmüyor. En iyisi olalım derken, hayat yarışında ayakta kalalım derken, en başından beri kaybeden tarafta mıyız?

Yorum Yazın