Bir civcivin hüzünlü öyküsü

Günümüzde hissetme yetisine sahip varlıklar arasında en acımasızca sömürülen hayvanlardır.
Peter Singer

Modern çağın özelliklerinden biri seri üretim araçlarının kullanılmasıdır. Örneğin otomobillerin binlercesi ya da “modaya uygun” giysilerin milyonlarcası bir seferde üretilebilmektedir. Hiç şüphesiz bu üretimin amacı kitlelere tükettirmektir. Yaşadığımız sanayi çağı ‘çok üret, çok tüket’ mantığıyla özetlenebilir.

Çiftlik denince bir çiftlik evi, bir ambar, orayı burayı eşeleyen bir kaç tavuk, başlarında kurum satarak dolaşan bir horoz, otlaktan dönen ve birazdan sağılacak inekler gibi imgeler taşıyan huzurlu bir yer zihnimizde canlansa da, bunun sanayileşmiş ve kâra odaklanmış şehir hayatıyla hiçbir ilgisi yok. Sanayi çiftliklerinde sevebilen, sadakat gösteren, ağlayan, hastalanabilen ve acı çeken his sahibi hayvanlar sütleri, yumurtaları ve etleri için seri üretim mantığıyla ara mal olarak kullanılıyor.

Çoğu insan, özellikle modern şehirlerde yaşayan insanlar, kendi türü dışındaki hayvanlarla en dolaysız teması sofrada kurar, yiyecek olarak. Fakat bu hayvanların masalarına gelmeden önce nasıl bir hayat sürdüğü çok az kişinin zihnini meşgul eder. Halk arasında kullanılan “onun başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir” deyiminden yola çıkarak, sanayi çiftliklerinde hayvanların başına neler geldiğine tavuklar üzerinden bakabiliriz.

Tavukların doğal çiftlik hayvanı olmaktan çıkarılıp fabrika mamulüne dönüştürülmesinde en önemli aşama onların binalara kapatılması oldu. Bir piliç üreticisi kuluçka çiftliklerinden 10.000- 50.000 ya da daha çok sayıda günlük civciv alır, onları ince, uzun ve penceresiz binalara, yani sınai kümeslere koyar. Kuşlar genellikle yere bırakılır; ama bazı üreticiler belli bir büyüklükteki kümeste daha çok kuş üretebilmek için birkaç katlı kafesler kullanır. Kümesin içinde mümkün olduğunca az yemle mümkün olduğunca hızlı bir büyüme sağlamak için kuşların ortamının bütün unsurları kontrol altına alınır. Yem ve su tavandan sarkan oluklardan otomatik olarak verilir. Işık, zirai araştırmacıların tavsiyelerine uygun olarak ayarlanır. Örneğin, civcivlerin hızla semirmesini sağlamak için ilk bir iki haftada günde 24 saat parlak ışık verilir. Sonra, tavukların uyuyup uyandıktan sonra daha iştahlı olduğuna inanıldığı için, iki saatte bir ışıklar kısılır ya da tamamen kapatılır. Nihayet tavukların iyice büyüdüğü ve sıkışmaya başladığı altıncı hafta civarında ışık sürekli olarak loş tutulmaya başlanır, çünkü sıkışıklığın yol açtığı saldırganlığın önlenmesi gerekmektedir. Eti için beslenen piliçler yedi haftalık olduklarında kesilir (tavukların normal ömrü yedi yıl civarındadır). Bu kadar kısa bir sürede tavukların ağırlığı 2-2,5 kiloya ulaşır; ama tavuk başına düşen alan 450 santimetrekare civarındadır, yani standart bir dosya kâğıdından daha küçük.

Bu şartlar altında, ışık da normal şiddette olursa, sıkışıklığın yarattığı stres ve enerjinin doğal yollardan dışa vurulamaması kuşlar arasında kavgaların çıkmasına yol açar; kuşlar gagalarıyla birbirlerinin tüylerini yolmaya, hatta bazen birbirlerini öldürüp yemeye başlayabilir. Işık çok loş olduğunda bu tür davranışların azaldığı görüldüğü için kuşlar genellikle hayatlarının son haftalarını neredeyse tamamen karanlıkta geçirir. Piliç üreticileri tüy yolma ve yamyamlık için “kötü huy” tabirini kullanır; fakat bunlar kuşların doğasında varolan kötü huylar değildir, modern piliç üreticilerinin kuşları maruz bıraktığı stres ve sıkışıklığın sonucudur.

Çiftçiler para kaybına yol açtığı için “kötü huyları” durdurmak zorundadır. Temel sebebin aşırı sıkışıklık olduğu bilinmesine rağmen bu konuda bir şey yapılmaz, çünkü endüstrideki yoğun rekabet yüzünden aşırı sıkışıklığa son vermek kâr marjını da düşürür. Bina, işgücü, otomatik yem teçhizatı, binayı ısıtmak ve havalandırmak için kullanılan yakıt maliyetleri aynı kalacağı için, kümes başına daha az tavuk olması gelirin düşmesi anlamına gelir.

Kuşların doğal olmayan koşullarda tutulması kötü huyların ortaya çıkmasına neden olur. Fakat tavukçular bu kötü huyları kontrol altına almak için doğal koşullardan daha da uzaklaşmak zorunda kalırlar. Bunun bir yolu tavukları çok loş ışıkta tutmaktır. Daha şiddetlisi ise şu anda sektörde son derece yaygın bir biçimde uygulanan “gaga kesimi” yöntemidir. Bu işlem için günümüzde özel olarak tasarlanmış, giyotine benzer, bıçağı kızdırılan aletler tercih edilmektedir. Civcivlerin gagaları alete sokulup kızgın bıçaklar gaganın ucu kesilir. Bu işlem, dakikada 15 kuş gibi çok büyük bir hızla gerçekleştirilir. Bu hız yüzünden bıçağın sıcaklığı ve keskinliği her zaman aynı derecede olmaz ve sonuçta özensiz kesimler ve ciddi yaralanmalar da görülür. Aşırı derecede sıcak bir bıçak ağızda kabartılara yol açar. Soğuk ya da kör bir bıçak da gaganın ucunda bir et yumrusunun oluşmasına yol açabilir. Bu yumrular son derece hassastır. İşlemin yanlış uygulanması yüzünden kuşların burun deliklerinin yandığı ve ciddi sakatlanmaların oluştuğu çok sayıda vaka bulunuyor. Bu durumun akut ve kronik ağrı yaratıp beslenme davranışlarını ve üretim faktörlerini etkilediğine en ufak bir şüphe yoktur. Gaganın üstündeki tüylerle kemik arasında, insan tırnağının etle birleştiği yerdeki canlı dokuya benzer ince ve çok duyarlı bir doku bulunur. Gaga kesimi işleminde kullanılan kızdırılmış bıçak tüy, kemik ve duyarlı dokudan oluşan bütünü tamamen keser ve şiddetli bir acıya yol açar.

Hiç şüphesiz tavuklarına yeterince geniş bir alan ayıran eski tarz çiftçiler civcivlerinin gagalarını kesmek zorunda kalmıyordu.

Kümeslerde genellikle ısıtma sistemi oluyor ama serinletme sistemi olmuyor. Bu yüzden piliçler son günlerine kadar hiç güneş ışığı görmüyor ve hiçbir zaman temiz hava soluyamıyorlar. Piliçlerin kendi dışkıları yüzünden kümesin içindeki havada aşırı miktarda amonyak bulunuyor. Havalandırma normal koşullarda piliçleri hayatta tutmaya yetecek düzeyde oluyor; ama herhangi bir mekanik arıza durumunda kısa sürede bütün piliçler boğularak ölebiliyor. Elektrik kesintisi gibi sürpriz sayılmaması gereken bir durum bile felaketle sonuçlanabiliyor. Çünkü her piliç üreticisinin jeneratörü olmayabiliyor.

Piliç kümeslerindeki kuşların boğulmasına yol açacak bir durum da “yığılma”. Bu kümeslerde tutulan piliçler gergin ve asabi hayvanlara dönüşüyor. Parlak ışık, yüksek ses gibi rahatsız edici etkilere alışık olmayan kuşlar, aniden herhangi bir şey olduğunda paniğe kapılıp kümesin köşelerine kaçarlar. Dehşet içinde koşuştururken birbirlerinin üstüne çıkan kuşlar, bir tavukçunun ifadesiyle, birbirlerini boğarak kümesin bir köşesinde cansız bir yığına dönüşürler.

Bu tehlikeleri atlatan kuşlarsa piliç kümeslerinde sıkça rastlanan çok çeşitli hastalıklardan birine yakalanabilirler, örneğin “Akut Ölüm Sendromu” olarak adlandırılan yeni ve henüz sırrı çözülememiş bir hastalık gibi. Bu hastalığa yakalanan tavuklarda; denge yitimi, şiddetli kanat çırpma ve güçlü adale kasılmaları gibi semptomların eşlik ettiği ani bir nöbet görülüyor. Başlangıçta meydana gelen denge yitimi sırasında kuşların öne ve arkaya düştüğü, şiddetli kanat çırpma sırasında ise sırtüstü ya da göğüs kemikleri üzerine devriliyorlar.

Çürüyen pis kokulu, amonyak kaplı samanlar üzerine basmak ya da oturmak zorunda kalan tavukların ayaklarında çıbanlar, göğüslerinde kabartılar ve dizlerinde yanıklar oluşuyor. ayaklar zaten kesimden sonra atıldığı için bu hasarlar endüstri için sorun oluşturmuyor.

Kuşların ilk ve son kez güneş ışığını görüşleri de uzun, sıkışık, penceresiz, amonyak ve toz dolu kümeslerde geçirdikleri yaşamlarından daha az sıkıntı verici olmuyor. Kapılar ardına kadar açılıyor, karanlığa alışmış durumdaki kuşlar bacaklarından yakalanıp baş aşağı taşınarak kasalara dolduruluyor ve “işleme tesisleri’ne götürülüyor. Tesiste kamyondan indirilip üst üste yığılan kasaların içinde sıralarını bekliyorlar. Bazen saatlerce süren bu bekleyiş boyunca ne yem ne su veriliyor.

 

Yorum Yazın