Bir Hayır

Yatağında kımıldamayan Durmuş Ağa, gözlerini basık tavana dikmişti. Sanki iki saattir eski, sararmış hatılları* sayıyordu. Yüzü toprak rengindeydi. Kırmızı kaplı yorganın üstüne serili elleri artık bir insan eline benzemiyordu. O kadar kuru, o kadar zayıf, o kadar cansızdı ki… Ancak duyulan boğuk bir sesle:

“Yahu, ben ölüyom!” dedi.

Ocağın başında yusyumru oturan bir ihtiyar kadın doğruldu. Hastaya baktı:

“Hedi sus, hedi sus! Deli gibi söylenme…”

“Ben ölüyon diyom, gadın!”

“Hedi sus, hedi sus!…”

Durmuş Ağa, mor dokuma örtülü yastığından başını kaldıramıyor, sağına, soluna döndüremiyordu. Gözlerini karşıya çevirdi. Ocağın önünü görebilmek için gözbebekleri çukurlarının kenarına batıyor, beyazları alabildiğine büyüyordu. Zavallı işte bir aydır böyleydi. Her gün eriyip gittikçe, karısı onun “hiçbir şeyciği olmadığını” tekrarlıyor, ölümünü hatırına getirmiyordu. Fakat o, işi anlamıştı. Artık gözlerinden başka bir yerini oynatamıyordu. Vücudu tamamıyla ölmüştü. Bir şey yemek şöyle dursun, hatta bir damlacık su bile içemiyordu. İçinden diyordu ki: “Yalnız
canım kaldı. O da çıkacak!” Göğsünde, boğazının biraz aşağısında, sıcak bir ürperme vardı. Galiba işte bu candı. Nefes alırken, ya ağzından, ya burnundan uçuverecekti.

“Ah nittim de, böyle bekledim!” diye inledi.

Tembelin biriydi. Her işi ihmal ederdi. Hac parasını fazlasıyla hazırladığı halde “ha bu yıl, ha gelecek yıl…” bahanesiyle bir türlü davranıp gidememişti. İki oğlu vardı ki, birbirinden berbattı. En canlı zamanında bile “Ne vakit ölecek?” gibi ta gözünün içine bakarlardı. Daha hastalığının başında mallarını taksim etmesi, hayır ve iyilik için bir şey ayırıp güvenilir bir adama vermesi lazımdı. Şimdi, evet, artık bu mümkün değildi. Acaba akşama kadar yaşayabilecek miydi?

“Yahu, Hacı Ağa’yı çağırt!” dedi.

“Nideceksin ki?..”

“Çağırt, vasiyetim diyeceğim.”

“Hedi sus, hedi sus! Deli gibi söylenme…”

Hastanın gözleri kaymayan bir cıva gibi alev saçarak harladı. Beyaz dudakları titredi. Dişleri kısıldı. Bu Hacı Ağa, ona her vakit, hayır, hasenat için bir şey ayırmasını tavsiye eden komşusuydu. Derdi ki: “Ecelin gelişi
duyulmaz! Birdenbire bizi bastırır. Adam sağken vasiyetini filan etmeli,adının hayırlı anılması için bir şeyceğiz ayırmalı. Sonra arkasından lokma filan dökmek değil ya, bir Yasin, bir Fatiha’cık bile okuyan bulunmaz. Mezarı taşsız kalır…” Halbuki Durmuş Ağa, çekmecesinde, bir çeşme parası bile ayırmıştı. Komşusunu çağırtıp bunu vermek, hac parasıyla mescidin tamir olunmasını vasiyet etmek istiyordu. Fakat işte karısı inat ediyor, yaklaşan ölümün lafını ağzına aldırmıyordu. Sesi bitmişti: “Hacı Ağa, Hacı Ağa!” diye bağırsa kimseye işittiremeyecekti.

Karısının, ocağın önünde vişne çürüğü yemenisini çözüp, kınalı saçlarını taradığını görüyordu. Bu son derece inatçı bir kadındı. Bir şeyi zihnine koydu mu, aksini dinlemez. “Nuh” der, “Peygamber” demezdi. Durmuş Ağa, gençliğinde bu inadı için çok dövmüştü. O kadar uğraştığı halde karısının geçiremediği bu huyu çocuklarına aynıyla geçmişti. İkisi de inatçıydı. İnatlarıyla bütün köyü patlatırlardı. Hem babalarına hem birbirlerine dargındılar. Kendisi ölür ölmez, miras kavgasına düşecekler, mezarına taş diktirmek, arkasından bir mevlit bir Yasin okutmak değil, hatta nereye gömüldüğünü bile sorup araştırmayacaklardı. Göğsünün içindeki sıcak ürperme yanmaya başlıyor, bir ateş, bir zehir oluyordu. Şimdi ihmalciliğinden pişmandı. Karısına son kuvvetiyle seslendi:

“Yahu, ölüyom, şu Hacı Ağayı çağırıvi…”

“Hedi sus, hedi sus! O gevezeyi ne yapacaksın ki?”

“Bir diyeceğim var.”

“Bana di…”

“Gayri ölüyom.” Şu Hacıyı çağır ki, son lafımı ideyüm.”

“Hedi sus, hedi sus! Ağzını hayra aç…”

Pencereden akseden aydınlık, kadının kınalı saçlarını parlatıyordu. Taranması bittikten sonra tekrar yemenisini bağladı. Küçük, buruşuk, çirkin yüzüne, mavi, büyük gözleri yabancı gibiydi. İri burnunun altında kısık, sanki daima bir şey ısırıyormuş gibi duran kısa bir çehresi vardı. Ocağı karıştırdı. Bacadan düşen bir rüzgâr külleri uçurmuştu. Sıska elleriyle yerleri süpürüyor, savrulan külleri topluyordu. Hasta aksırır gibi bir ses çıkardı. Döndü, baktı:

“Ne istiyon?…” dedi.

Ağa cevap vermedi. Çenesi atıyordu. Kadın kalktı. Yatağın yanına gitti. Eğildi. Kocasının yüzüne baktı. Gözleri kapanmıştı:

“Uyuyo mu ki?” diye şüphelendi. Eliyle omuzuna dokundu.

Ölüme inanamıyordu:

“Uyumuş!” dedi.

Bekledi, bekledi. Fakat Durmuş Ağa bu uykudan bir daha uyanamadı. Oğulları, mirasın üzerine aç kurt gibi atılmışlar, daha babalarının toprağı kurumadan gürültülü bir kavga çıkarmışlardı. Çift şeylerin birini biri, birini biri alıyor, fakat tek şeyleri bir türlü pay edemiyorlardı. Meselâ babalarının kürkünü, ipek halıdan seccadesini ortasından kesip ikiye böldüler. Ev de tekti. Onu da yıktılar. Kapıları, pencereleri, ortalıkta olanları eşit olmak üzere aralarında taksim ettiler.

Bu kavgalı taksim bir ay kadar sürdü. Durmuş Ağa’nın yurdu artık bir harabeydi. Güzel evinin yerinde yeller esiyor, bahçesinde baykuşlar ötüyordu. Hacı Ağa, bir gün bu yıkıntının önünden geçerken komşusunun iki oğlunu gördü. Sıska köpeği tutmuşlar:

“Sen alacaksın!”

“Ben alacağım!” diye çekişip duruyorlardı. Yaklaştı, sordu:

“Ülen, ne çekişip duruyorsunuz”

“Sen garışma…” diye başlarından savmak istediler. Hacı Ağa ısrar etti.

Gürültülerinin sebebini anladı. Ellerindeki köpek, babalarından kalma idi. İkisi de haklarından vazgeçmiyorlardı. Nihayet bu hayvancığı iki parça kesip paylaşmaya karar vermişlerdi. Hacı Ağa:

“Vazgeçin” dedi. “Bu itin ne eti yenir, ne kemiği para eder, ne derisi işe yarar!”

Büyük sordu:

“Öyle emme nidelüm?”

“Bir “hayır” işleyin, ülen…”

Bu sefer küçük sordu: “Nasıl hayır?”

“Bu köpeği kesmekten vazgeçin, bırakın, babanızın canına ulusun dursun!..”

İki kardeş birbirlerine baktılar. Bu, oldukça makul bir nasihatti. Karşılıklı haklarından vazgeçtiler.

…Sahipsiz kalan köpek açlıktan,susuzluktan, soğuktan bütün kış, yıkılmış evin yerinde uludu inledi. Onun ulumasından gece gündüz rahatsız olan köy halkı, bu dinmez acı feryadı, zavallı hayvanın ölen efendisi hakkındaki muhabbetine yoruyorlar:

“Rahmetli Durmuş Ağa, kötülük etmeyip, bu köpek kadar, oğullarına da kendini sevdirseydi, ne mezarı taşsız kalır, ne de böyle mevlütsüz, hayırsız, hasenatsız toprak altında yatırdı bugün…” diyorlardı.

 

* Hatıl: Kereste veya kiriş.

Yorum Yazın