Birey ve plastik kimlik

“Bireyin Yapısal Bütünlüğü ve Kimliksizleştirme Bağlamında -Michael Jackson-  Kimliğinin Analizi”

İnsanoğlu ontolojik yapısını ilk sorgulamaya başladığından beri, bilgi birikiminin, bilincinin ve kimliğinin, içerisinde bulunduğu toplum tarafından inşa edildiği gerçeği ile karşılaşmıştır. Bu bağlamda Erich Fromm, “Toplumun Birey Üzerindeki Etkisi” isimli makalesinde bir topluluğu oluşturan insanların psikolojik yapılarını ikiye ayırmakta. İlki bireylerin kendilerine özgü bir oluşumla kişilik yapılarını biçimlendiren özelliklerin tümü olarak bireysel psikoloji, ikincisi bireylerin içerisinde bulunduğu grubun ortak paydaları üzerine şekillenen toplumsal psikolojidir.

Bireyin toplumsal psikolojisi, onun toplumsal kişiliğini belirlemektedir. Toplumsal kişilik bir grubun ortak temel deneyimleri ile, ortak yaşam biçiminin sonucu olarak o grup üyelerinin çoğunda gelişen kişilik yapısının temel çekirdeğidir. Fromm toplumsal kişilik kavramının toplumsal süreci anlamada bir anahtar ve düşüncenin kişiliğin bir parçası olduğunu belirtir. Ancak Fromm düşünceyi asla zihinsel bir harekete bağlamaz. Ona göre sevgi, adalet, eşitlik özveri gibi tekil kavramlarda olduğu gibi her bir kuramsal dizgi, hatta her bir öğreti için de ayrı bir düşünsel ve duygusal kalıp vardır. Bu kalıbın kökleri bireyin kişilik yapısında mevcuttur.

Örneğin modernite felsefesiyle yaşayan insan için çalışmak çok önemlidir, ancak kırsal yerlerde çiftçilik yapan bir insan için şehirlerdeki koşturmaca çok anlamsız gelmektedir. Bu farklı bakış açıları veya Hegel’in “dünya görüşü” ( Weltanschaung) şeklinde isimlendirdiği kuramı bireyin algılama mekanizmasının tamamen toplumsal ve tarihsel süreçlere, bu süreçlerin birey üzerinde yarattığı deneyimlere bağlı olduğunu göstermektedir. Aslında Hegel “dünya görüşü” kuramında, insanın aklının insanın içinde bulunduğu tarihsel şartları anlamasını sınırlandırdığını, insanın kendi durumunu ancak o andaki görüş imkanlarının sınırları içerisinde değerlendirebildiğini savunur.(Mardin, Şerif. İdeoloji. İletişim Yayınları. 1992) Ancak burada önemli olan insanın tarihsel süreci olduğu gibi her açıdan algılaması değil, toplumsal kişiliğinin, tarihsel şartlardan çıkarılan öğretiler ve bilgilerden ihtiyacı olduğu kadar faydalanabilmesidir. Bu ihtiyaç kişinin içerisinde olduğu sosyo – psikolojik şartlar altında belirlenir. Örneğin birey içinde bulunduğu zaman ve toplum gereği devamlı bir zihinsel uyuşturulma içerisinde ise, onun tarihsel sonuçlardan çıkartacağı fayda yine zihinsel uyuşmanın pekiştirilmesi ile ilgili olacaktır.

Bireyi oluşturan Somut ve Soyut Unsurlar

a) Somut Unsurlar

Toplumu oluşturan esaslardan biri olan “Birey” soyut ve somut unsurlardan meydana gelmektedir. Bireyin “Beşeri hali” (human), bireyin “Vücut hali” (person) ve bireyin “Fert hali”(individual), bireyi oluşturan somut unsurlardır. Bireyin “beşeri hali” bir özne niteliği taşımaktadır.

Birey – özne “dil” vasıtasıyla kendini simgesel düzende bir gösteren olarak inşa eder ve öznelliğini de buradan alır. Bu andan itibaren birey – özne bir simge olarak simge düzenin bir parçası ya da öğesidir. Dil, bu bağlamda öznenin gerçeklikle, kendisiyle, ötekilerle ilişkisini düzenler. Dil vasıtasıyla kültüre giriş, bilinç dışının oluşumunu ve öznelliğin kuruluşunu ifade eder. ( Tura, Saffet Murat. Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Ayrıntı yayınları. İstanbul, 2010)

Bireyin “Vücut hali” bireyin öznelliğini kurmasından sonra oluşması beklenen etkileşim ve ilişki devresinde oluşmaya başlar. Etkileşim ve ilişki devresinde birey halen kendi kültür yapısını tam anlamıyla oluşturmuş değildir.

Georg Simmel bireyin “ilişki” kavramını toplumsal bir etkileşim mekanizması olarak görür. Simmel’e göre toplum, özel etkileşimler bütününün bir sentezidir.( Ritzer, George. Sociological Theory, McGraw-Hill Yayınları. USA. 1992). Simmel bu sentezi şöyle ifade eder; “Burada biz, deyim yerindeyse, insanî materyalin mikro-düzey moleküler süreçleriyle ilgiliyiz. Bu süreçler makro-kozmik, katı birimler ve sistemler içinde sıralanan veya dolaşımda olan somut oluşumlardır.

İnsanların birbirlerine bakması ve birbirlerini kıskanmaları, birbirlerine mektup yazmaları veya birlikte kahvaltı etmeleri, tüm hissedilir ilgilerinden ayrı olarak, birbirlerine hoş veya çirkin bir biçimde çatmaları, birliği sağlamlaştıran özgeci davranışlara minnettarlıkları, kişinin bir başkasına bir sokağı sorması, insanların birbirleri için giyinmeleri ve süslenmeleri, bunlar bir kişiyle diğeri arasında sahnelenen oldukça kapsamlı ilişkilerden tesadüfî olarak seçilmiş örneklerdir. Onlar geçici veya sürekli, bilinçsiz veya bilinçli, kısa ömürlü veya ciddi sonuçlara sahip olabilirler, ancak onlar insanları birbirlerine sürekli olarak bağlarlar. Her an bu iplikler diğerleri tarafından örülür, çözülür, yeniden örülür, diğerleriyle iç içe geçer. Toplumun atomları arasındaki bu etkileşimlere sadece psikolojik mikroskopla ulaşılabilir.” ( K. Wolf (ed.), ‘The Problem of Sociology’ Essays in Sociology, Philosophy and Aesthetics. New York: Harper Torchbooks, 1959) Simmel bu söyleviyle “ilişki” kavramının, bireyin gündelik hayat içerisinde karşısına çıkan seçimler ve basit olaylar zincirleriyle alakalı olduğunu ve bu durumun toplumsal bir yapının ilk ayaklarından olan “gruplaşma” faktörünü oluşturmaya aday bir durum olduğunu belirtiyor. Bu durum bireyin “vücut halinde” yani bilgi birikimlerini ve sembolik simgelerini edinmiş fakat toplum içerisinde var olabilecek bir beceriyi ortaya koymamış, belirli bir toplumsal prestij edinmemiş, olan halinde bir gerçek teşkil etmektedir.

Bireyi oluşturan somut unsurlardan sonuncusu olan, bireyin “fert hali“ içinde yer aldığı toplumda ekonomik, sosyal ve siyasal özellikler elde etmiş bir birey halidir. Bu özellikler bireyin “vücut” hali sırasında gösterdiği ilişki ve etkileşim biçimlerinin “iletişim” şekline dönmesi ile mümkündür. Bireyin “vücut halinde” (person) yarattığı ilişki ve etkileşim altında bir “niyet” faktörü taşıyorsa bu etkileşim, iletişim mekanizmasına dönüyor. Niyet faktörü bireyin ekonomik, sosyal veya siyasal özellikler elde etme aracı olmakla beraber, bireyin “fert hali”nin de önemli bir nedeni haline gelir. Birey “fert hali”nde iken içerisinde yer aldığı toplumda, hem belirleyici olarak hem de koruyucu olarak daha aktif bir kültürel yapı sorumluluğu taşımaya başlar.

Bu sorumluluk ona bu yapıyı yayma, savunma veya koruma gibi bir takım öznel görevler atar. Bireyin “fert hali” (individual) kavram olarak, milattan sonra altıncı yüzyılda Latince, “bölünemeyen, bölünmez olan” anlamına gelen “individuus” kelimesinden türemiştir. Ortaçağ’a kadar “asli bölünmezlik” anlamında kullanılan kavram, bireyin “fert hali” ve toplum arasındaki bölünemezliğe işaret etmekteydi. On yedinci yüzyıl Avrupa’sın da “tek”, “yalnız başına”, “kendi kendine yeten kişi” anlamında kullanılmaya başlayan “individual” kavramı, İtalyan şehirlerinde özellikle Floransa’da ilk ilkel kapitalist hareketlerin başlamasına bağlı olarak yeniden biçimlenmiştir.

Jacop Burckhardt, özellikle İtalyan şehirlerinde ticari koşulların öne çıkması ile, bireysel karakterlerin geliştiğini ve bunun da “bireyciliğin” maddi nedenler ile öne çıktığını ifade etmektedir (Özel, Mustafa. Birey, Burjuva ve Zengin. İz yayınları 1994. İstanbul)

Aslında “bireycilik” bireyin “fert hali” nin gelebileceği en üst nokta olarak kabul edilebilir. De Tocqueville bireycilik terimini şöyle izah etmektedir; “ Bireycilik, yeni bir fikrin doğurduğu yeni bir ifadedir. Babalarımız sadece benlik (egoizme) aşinaydılar. Egoizm insanı, her şeyi kendi kişiliğine bağlamaya ve kendini dünyadaki her şeye tercih etmeye götüren, ihtiraslı ve abartılı bir benlik aşkıdır. Oysa olgun ve sakin bir duygudur bireycilik. Cemaatin her üyesini hemcinsi olan yaratıklar kitlesinden ayrılmaya niyetlendiren bir duygu: aile ve dostlarından uzaklaşır; öyle ki, kendine bu şekilde küçük bir çevre kurduktan sonra, gönüllü olarak büyük toplumu kendi haline terk eder. Bireycilik demokratik kökenlidir ve şartların eşitliği ile aynı oranda yayılma tehlikesi vardır. (Özel, Mustafa. Birey, Burjuva ve Zengin. İz yayınları 1994. İstanbul)

b)Soyut Unsurlar

Bireyi oluşturan soyut unsurları incelediğimizde ise karşımıza, karakter, kimlik (identity) ve benlik (self) olguları çıkmaktadır. Doğar doğmaz elde edilen özellikler olarak da değerlendirebileceğimiz “karakter”, birey daha toplumsal etkileşim şekilleri ve biçimleriyle karşılaşmadan genetik yapı transferi sonucunda ailesinden aldığı bir mirastır. Benlik (self), ise insan zihninin sosyal tecrübelerle donanması ve potansiyel haldeki yapısal bütünlüğüdür.

Benliğin gelişmesi süreci, sosyal hayata paralel olarak, ferdîn tüm hayatı boyunca devam etmektedir. Bu açıdan değerlendirince, benliğin esasında, sosyal faktörlerin sürekli işlendiği ve neticede davranış biçimlerinin oluşturulduğu bir alan olduğu söylenebilir. Benliğin algılanması müşahede ve yansıma yoluyla olmaktadır. Kişi kendini diğer insanların gözleriyle görüp, benliğini onların kendisine olan tepki, tutum ve davranışlarından çıkardığı sonuçla algılar ve bunlar, kendini – algılama (self – perception) yoluyla fert tarafından yorumlanarak belli bir kimlik yaratılır. Böylece rol veya kimliği “kişinin bir sosyal durumda veya sosyal rolde obje olarak benliğe yüklediği [şuurlu] anlamlar olarak görebiliriz” (Burke, Peter. Tully Judy C., “The Measurement of Role Identity”, Social Forces, Vol. 55, June 1977)

Kimlik (identity),bireyin benliğinin sosyal olarak şekillendirdiği potansiyeli iradi bir kararlılıkla dışarı yansıtması halidir. Kimlikte esas olarak dışa karşı yansıtılan belirli bir cephe, bir tür tutum söz konusudur. Kimlik, bir tür planlanmış davranış veya yüklenilmiş rol olduğundan, alternatiflerden bir diğeri tercih edilebilir, herhangi bir sosyal durumda bir başka kimlik sergilenebilir.( Yıldırım, Ömer. Benlik, Kişilik ve Kimlik nedir?) Kimlik benliğin geliştirdiği ve bireyin dışarı yansıttığı, bireyi oluşturan soyut unsarlardan olduğuna göre, toplumsal ve kültürel değişimler yoğunlaştıkça bireyin kimliğide aynı yoğunlukta değişime uğrama potansiyeli taşımaktadır. Eric Ericson kimliği, bireyin dış dünyasının bir yansıması olarak görmüştür ve bu yansımayı bir uyum süreci gösterme çabasının neden olduğunu belirtmektedir. Birey kimliğini öznel (bireysel) bir düşünce içerisinde, çevresel faktörlerin etkisiyle, doğurur ve bir devamlılık sağlar.

Kimliksizleşme

Dış dünyadaki diğer kimliklerle çatışmaya başladığında kimlik mutlak bir uyum süreci geçirmekte ve çeşitli kesintilere uğrasa da bütünlüğünü sağlamaya çalışmaktadır. Bu bütünlük sağlanamadığı takdirde, bireyin dış etkenlere uyum süreçleri hızlanır ve “kimliksizleşme” (deindividuation) bireyde devamlı değişken bir kimlik yapısı meydana getirir. Modern sosyal psikolojinin yaklaşımlarından biri olan “kimliksizleştirme” yaklaşımı, bireyin kendini, yaşadığı modern toplumun bir üyesi olarak görmesiyle, kendini bu toplumda özgün bir kişilik olarak yapılandırır ve toplum içinde bencil, saldırgan ve dürtüsel hareket etmekten sakınır. Ancak bir kitleye katılan birey, kişisel kimliğini yitirir, kitlenin isimsiz bir üyesi haline gelir ve davranışlarındaki sınırlamaların etkisi azalır.

Sonuçta davranışlarını kontrol etme ve mantıksal düşünme becerileri azalan bireyin bencil, saldırgan ve dürtüsel hareket etme eğilimi artar. Birey içinde bulunduğu kitlenin davranışlarından dolayı kişisel sorumluluk duymaz ve davranışlarının toplum tarafından nasıl karşılanacağı umursamaz hale gelir.

Kimliksizleşme yaklaşımına ait en önemli çalışma Stanford Üniversitesi Psikoloji Profesörü Philip Zimbardo tarafından 1971 yılında gerçekleştirilen Stanford Hapishanesi deneyidir. Bu deneyde Üniversite bodrumunda gerçek bir hapishane ile aynı şartlarda bir hapishane ortamı oluşturuldu. Deneklerden bir kısmına tutuklu diğer kısmına gardiyan rolleri verildi. Deneklere tek tip gardiyan üniforması ve tutuklu kıyafeti giydirildi ve hepsine birer numara verilerek birbirlerine isimleri yerine bu numaralarla hitap etmeleri istendi. 2 hafta olarak belirlenen deney süresince tutuklu rolündeki deneklere, gerçek hapishane kurallarına ve gardiyanların emirlerine koşulsuz bir şekilde uymaları talimatı verildi. Gardiyan rolündeki deneklere ise bu kuralların uygulanması ve hapishanede disiplinin sağlanması için tutuklulara tavizsiz bir şekilde davranmaları talimatı verildi. Zamanla gardiyanların tutuklulara karşı davranışları sertleşmeye, keyfi şiddet ve aşağılama gösterilerine dönüşmeye başladı. Tutuklular ise zamanla katı hapishane kurallarına tamamen uymaya ve gardiyanların aşırı şiddetli ve ahlak dışı davranışlarını kabullenmeye başladılar. Hatta gardiyanların istekleri doğrultusunda birbirlerine karşı ahlak dışı ve şiddet içerikli davranışlarda bulunmaya başladılar. Deneyi hapishanenin her yerine yerleştirilmiş olan gizli kameralarla sürekli takip eden Profesör Zimbardo, tamamen kontrolden çıkan deneyi 6. gününde sonlandırma kararı aldı.

Bu deneyde deneklerin gerçek yaşamdaki kimliklerinden sıyrılmalarını sağlayacak tek tip kıyafetlerin giyilmesi, isimleri yerine numaralarla adlandırılmaları ve deney süresince dış dünyadan ayrı bir ortamda sürekli olarak aynı kitle içerisinde bulunmaları deneklerin kimliksizleşerek anonim tutuklu ve gardiyanlara dönüşmelerine neden olmuştur. Gerçek yaşamlarındaki rol ve statülerinden, değer ve inanç sistemlerinden uzaklaşan denekler öz denetimlerini kaybederek içinde bulundukları kitlenin etkisine girdiler. Sonuçta bu kitlenin algı ve yargılarına göre davranmaya başladılar. (Ulavur, Zafer. Kitle Davranışı ve Kimliksizleşme. Uted. Kasım 2011. http://www.uted.org/kitle-davranisi-ve-kimliksizlesme-makale,77.html)

Adorno ve Horkheimer’ın bahsettiği “kültür endüstrisi” “kimliksizleşme” olgusunu tetikleyen unsurlardan biridir. Toplumsal ve kültürel değerlerin yozlaşması bireyde basit olanı daha çabuk kabullenme ve içselleştirme olarak yansımaktadır. Bu yansıma bireyin bir grup haline gelmesi ile çok daha saldırgan boyutlara taşınır.

Şerif Mardin, Ayşe Saktanberg ve Deniz Kandiyoti’nin “Kültür Fragmanları” adlı kitabında yayınlanan makalesinde kimlik değişimi ile ilgili şunları demiştir; ”Kimlik teması çağdaş sosyal bilimciler arasında, insanların yaşamları boyunca nasıl tatminkar bir benliğe ulaşmaya çalıştıklarını inceleyen bir yaklaşımdan, bir grubun ayrı bir cemaatin içine, kolektif adı da değiştirerek tatminkar bir şekilde nasıl dahil olduğunu anlama çabasına doğru kaymıştır. Mardin kimlik değişiminde iki unsura dikkat çekiyor; birincisi kırsal kesimden, kentsel bölgelere göç sırasında gerçekleşen değişim ikincisi ise etnik bir grubun kimlik işaretlerini bir bütün halinde değiştirmesi. Hem birey hem de grup için değişimin etkili olması bireyle veya grupla toplumsal bağlar arasında bir gevşeme olması gereklidir. Mardin’in de söylediği gibi “kimliksizleştirme” bireyin toplumla arasındaki bağların en zayıf olduğu noktada gerçekleşebilir.

Bir “İkona” Olarak Michael Jackson

Bu bağlamda kültür endüstrisi ürünlerini incelediğimizde karşımıza çıkan plastik kimlikler, bize bu kimliklerin etrafında toplanan ve onları bir ideal olarak özümseyen grubun yani hayran kitlelerinin kimliklerinin de plastikleşip plastikleşmeyeceği sorusu aklımıza gelmelidir. Bir örnek olarak kültür endüstrisinin üzerine en yoğun çalışmalar yapılmış olan bir temsilcisini, Michael Jackson’ı alırsak, hayatını tamamen kendinden yabancılaşma ve bu yabancılaşmayı semptomatik bir şekilde sürekliliğe vardırmış bir örnek görürüz.

1958 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde doğan Jackson, henüz 6 yaşında sahneye çıkmış ve kültür endüstrisinin bir ürünü haline gelmiştir. Jackson yıllar içerisinde sayısız estetik ameliyatı geçirmiş ve her ameliyatla bireysel varoluşunu yeni baştan yaratmak istemiştir.

Michael Jackson Afro-Amerikalı bir sanatçıdır ve doğumunda ten rengi siyahtır. Çeşitli kimyasallar ile ten rengini 1998 yılına kadar geçen uzunca bir süre içerisinde beyazlatmıştır. Bugün Jackson’ın ten rengindeki açılmayı “vitiligo” isminde bir hastalığa bağlamaktadırlar. Aslında bu bir bahanedir ve bu bahaneyi kültür endüstrisi, devlet sistemi ile beraber yaratmıştır. Bunun nedeni Jackson’ın çok popüler bir sanatçı olmasından çok, bir hayran kitlesinin var olması ve bu hayran kitlesi, toplumsal bir grup şeklinde hareket ederek bu grubun içerisine dahil olan bireylerin “kimliksizleşme” sine neden olmaktadır.

Bu kimliksizleşme bireyin seçimlerini kendi karakteri gereği yapmasını değil grubun ideoloji olarak yarattığı Michael Jackson karakterinin seçimlerini esas olarak benimsemesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle Amerikan Devleti kendi toplum içi dengelerini korumak adına siyahi vatandaşlarının ten renklerini beyazlatma modası yaratmasını istememektedir.

Georg Simmel’in –moda- üzerine çalışmalarında karşımıza. “daha-iyi-hayat” ve “bu-hayattan-daha-ötesi” kuramları çıkıyor. Simmel’e göre bir yanda moda, grubun taleplerine uyum sağlamak isteyenlere bunu gerçekleştirmelerinde yardımcı olan bir toplumsal ilişki biçimidir. Öte yandan, moda ayrıca bireyci tarzda davranmak isteyenlere sapkın davranışlarda bulunabilecekleri bir norm sağlar.

Moda ayrıca tarihsel bir süreci içerir: ilk evrede, herkes neyin modaya uygun olduğunda hemfikirdir; kaçınılmaz olarak bireyler bundan sapma gösterirler; ve son olarak onlar, bu sapma sürecinde neyin moda olacağı konusunda tamamen yeni bir görüşü benimseyebilirler. ( Ritzer, George. Sociological Theory, McGraw-Hill Yayınları. USA. 1992)

Simmel bu teorisiyle aslında moda olarak sanatta veya toplumsal yaşantıda güncel akımlardan bahsetmektedir. Her ne kadar “ikonik” bir kimliğin moda yoluyla gruplaşması doğruysa da özellikle müzik endüstrisinde ürünlerin “ikona” haline gelmesi, diğer moda akımlardan farklı olarak o ürünlerin hipnotik bir şekilde devamlı takibini gündeme getirir. Müzik endüstrisinde “ikona”nın büyüsüne kapılan o büyüden kolay, kolay ayılamaz. “İkona” yaratmak ve ona koşulsuz sadakat göstermek, toplumsal kişiliğin yapısındadır.

Kitle kültürünün bir alt yapısı olan toplumsal kişilik, kendisini var eden bireyleri kimliksizleştirir. Toplumsal kişilik yarattığı ikona ile özdeşleşmek durumundadır çünkü, kendi yarattığı bir varlığın kusursuz olacağına inanır. Bu yüzden özellikle kültür endüstrisinden beslenen toplumsal kişiliklerin yarattığı ikonalar, ütopik hayaller, masalsı iyimserlikler ve şiirsel bir tanım içerir. (Kahraman, Hasan Bülent, Postmodernite ile Modernite Arasında Türkiye, Everest Yayınları, İstanbul, Ekim 2002)

Toplumsal kişilik için, seçilen “ikona”nın bireyin “vücut hali” (person) veya benliği (self), kendi ütopik hayallerinde yarattıkları gibi şekillenmelidir. Toplumsal kişilik “ikonik” kişiliği kontrolü altına almıştır ve toplumsal kişiliği oluşturan bütün bireysel kişilikler, “ikona” hakkında farklı, kendi kişiliklerine göre “vücut hali” (person) veya benlik (self) tarifi yapmaktadır. Dolayısıyla Michael Jackson kişiliği ve bireyselliği her hayranının kafasında farklı bir yapıda, o hayranının kişiliğine yakın bir tarzda kurgulanmaktadır. Bu olgu da gerçek Michael Jackson kimliğini, kimliksizleştirmiştir.

Kaynaklar

– Burke, Peter, Tully Judy C., “The Measurement of Role Identity”, Social Forces, Vol. 55, June 1977
– Mardin, Şerif, İdeoloji. İletişim Yayınları. 1992  Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Ayrıntı yayınları. İstanbul, 2010
– Özel, Mustafa, Birey, Burjuva ve Zengin. İz yayınları 1994. İstanbul
– Ulavur, Zafer, Kitle Davranışı ve Kimliksizleşme. Uted. Kasım 2011. http://www.uted.org/kitle-davranisi-ve-kimliksizlesme-makale,77.html
– Ritzer George, Sociological Theory, McGraw-Hill Yayınları. USA. 1992
– K. Wolf (ed.), ‘The Problem of Sociology’ Essays in Sociology, Philosophy and Aesthetics. New York: Harper Torchbooks, 1959)
– Yıldırım, Ömer, Benlik, Kişilik ve Kimlik nedir? http://www.felsefe. gen.tr /benlik_kisilik_ ve_kimlik_nedir_ne_demektir.asp

Birey ve plastik kimlik
Kimliksizleşme

Yorum Yazın