Can Patlıcan

Can Patlıcan - Yaşar Sevimli

Gregor Samsa’ya İthafen…

Can, kendi halinde bir çocuktu. Sarı rengi çok severdi. Elbiselerinin neredeyse hepsi sarıydı. Ayak serçe parmağını evdeki fiskos masaya ya da zigon sehpaya vurmaya bayılırdı. O derece yaramazdı. Yaşı daha dörttü. Yaşın kaç diye soranlara önce dört der, sonra dön de eteğini ört derdi ve saçma sapan bir şekilde gülerdi. Bir gün evde ayakkabılarıyla dolaşıyordu, annesi Can’ın o ayakkabıları televizyona fırlattığını gördü. Anne de durur mu aldı eline oklavayı bir ok gibi fırlattı televizyona, televizyon tüplüydü. Babaya bir LCD aldırtacaklardı. Kafaya koymuşlardı. Can’ın yaramazlığı annenin işine geliyordu. Evde tabaklar mı değişecek: Can gel oğlum sirtaki yapalım derdi anne, sirtakinin adı yaramazlık diye anılırdı o evde. Olan garip babaya olurdu.

Ev de çok ahım şahım değildi. Kendini ayakta tuttuğuna bin şükrediyordu ev. Ev o kadar şükrediyordu ki adını ailecek şükrü koymuşlardı. Eve isim verecek kadar deli manyağı bir yapıya sahipti, Can ve ailesi…

Can tek çocuktu. Zaten tek çocuk olmanın şımarıklığıyla büyüdü dört yaşına kadar babasından her gün danone isterdi. Babanın da canı isterdi, kendine de alırdı danoneyi. Baba ve oğul karşılıklı yerlerdi. Can’ın ağzından şu sözler dökülürdü: ‘Danoneyi yedin yedin kudurdun baba…’

Yeni nesil çocuklar çok akıllıydı. Ellerinden akıllı telefonlar eksik olmuyordu. Can da öyleydi, telefonla yatıp kalkardı. Can değişik bir çocuktu. Sanki dört değil de kırk dört yaşındaydı. Utanmasa şimdiden emekli olacaktı.

Günler günleri kovalıyordu. Kovalamak derken bildiğimiz kovalamak değil. Bizim bahsettiğimiz kova-lamaktı. Saatler günlere kova ile dökülüyordu. Su gibi dökülüyordu zaman.

Saatler günleri, günler ayları kovalayadursun. Can bir sabah uyanmıştı ama uyanmak ki ne uyanmak her yeri ağrı içindeydi. Elini ayağını oynatamıyordu. Çünkü yoklardı. Yataktan kalkamıyordu bile, yuvarlanarak kendini yerde buldu. Yuvarlana yuvarlana aynanın önüne gelebilmişti. Kendini bir şekilde gördü aynadan. Görmez olaydı, o ayna kırılaydı da görmeseydi keşke o halini. Can bildiğiniz bostan patlıcanı olarak uyanmıştı o güne, tam közlemelik şişman bir bostan patlıcanıydı artık.

Tam iki buçuk saat aynanın karşısında ne yapacağını düşündü. Soğuk soğuk terliyordu. Bir yandan da ağlıyordu. Niye normal bir patlıcan değil de şişman bir bostan patlıcanı olduğuna üzülüyordu. Çünkü Can şişman değildi önceki halinde.

Annesi aşağıda patlıcan musakka yapıyordu. Ne hazin ki mis gibi kokular geliyordu, Can’ın burnuna kapı aralığından. Can’ın babası işteydi. Tam 22 sene sigara içmişti. Şükür ki sigaranın illet bir şey olduğunu anlamış ve bırakmış sigarayı, kendini patlıcana vermişti. Patlıcan, eski alışkanlığı olan sigarada bulunan nikotin ihtiyacını karşılıyordu. Şükrüde,(evde) iki günde bir patlıcan yemeği pişiyordu. Patlıcan neredeyse her yemekte vardı. Patlıcan, dünya çapında bir marka olsaydı, sponsoru Can ve ailesi olurdu.

Neyse musakkanın güzel kokularına daldık Can’ı unuttuk. Yeni adıyla patlıcan mı yazsaydık. Anne türküler eşliğinde mutfaktaki işlerine devam ederken, bizim Can kendini yatağının altında bulmuştu. Korkuyordu, annesi onu öyle görse ne yapardı kim bilir? İyice saklanmıştı. Yediği patlıcanlı yemekleri düşünüyordu. Kendini bir yandan da suçlu hissediyordu. ‘Ben niye o kadar sevdim, niye o kadar yedim patlıcanı, patlıcanın canı yok muydu’ diye düşünüyordu kendi kendine. Hele bir gün annesi, zeytinyağlı patlıcanlı pirinç pilavı yapmıştı ki nasıl yedi ne zaman yedi onu hatırlayamadı. O kadar güzel oluyordu ki annesinin patlıcanlı yemekleri, yemeğe herkesten önce otururdu.

Daha dört yaşında başına böyle bir olayın gelmesine çok şaşırıyordu. Acaba diyordu acaba çok yaramazlık yaptım ondan mı oldu bunlar. Daha düne kadar yediği bir sebze olarak uyanmıştı bir gün. Bütün bunları düşüne düşüne dolanıyordu odanın içinde. Ses yapıyordu, annesi tıkırtıları duymaya başlamıştı. Tam o esnada musakkayı fırına vermişti annesi. Kendi kendine bu çocuk ne yapıyor yukarıda diyordu. Ellerini kuruladı ve merdivenlere doğru yönelmeye başladı.

Can olan oldu artık diyordu. Ne olacaksa olsunun verdiği rahatlıkla, imambayıldı isminin o yemeğe nasıl verildiğini düşünmeye başladı. ‘İmambayıldıyı ilk tadan kişi bir imamdı herhalde, artık tadı nasıl güzelse imam bayılmış’. Can o halde bile saçma sapan fikirler üretmeye devam ediyordu. Kendi kendine de kahkaha atıyordu. Sonra imambayıldının tadının çok kötü olabileceğini düşündü. Bunun sonucunda yemeği ilk tadanın bir imam olduğunu ve imamın zehirlenip bayılmış olabileceğini de düşündü ya da imambayıldı patlıcanının, bayılmış bir imam gibi fırın tepsisinde boylu boyunca uzandığını düşününce bu yemeğinin isminin oradan da çıkmış olabileceğini düşündü. Daha bunun gibi birçok saçma sapan fikir üretti. Can, patlıcanla kafayı bozmuştu. Karnıyarıkla imambayıldının farkını düşündü bir müddet…

Beyin fırtınasına devam ederken merdivenden sesler duyuluyordu. Annenin en etkili silahı olan terlikler bu sefer annesinin ayağındaydı ve tak tak vuruyordu merdivene. Heyecanlanmıştı patlıcan Can. Annesi onu öyle görmemeliydi. Dolanmaktan saklanacak yer aramaktan bitap düşmüştü. Çalışma masası son durağı olmuştu. Kapı gıcırtısı bir anda hâsıl olmuştu ve ardından şu ses yükselmişti odanın duvarlarından: Oğlum hadi musakka pişti, baban da gelir birazdan.

Can: Tamam anne bitti hikâyem, babam gelsin de hikâyemi okutacağım ona…

🙂 🙂

 

Can Patlıcan
Yaşar Sevimli

Yorum Yazın