Din Dilinin Demokratikleştirilmesi

Yıllar önce doktora tezim için alan araştırması yaptığım Portekiz’deki Fátima hac merkezinde uzun bir süre geçirdikten sonra Lübnan’dan gelmiş bir Katolik hacı grubunun kilisedeki ayinlerine katıldığımda ilk defa kasabanın dinî bir kimliğinin olduğunu daha iyi fark etmiştim. Tabiî bu duygumda Müslüman olmamın ve daha da önemlisi, “ibadet dili”nin Arapça olmasının gözlemlediğim Arapça ayininin dinî bir ritüel olarak Fátima’ya gelen diğer hacı gruplarından farklı olmasının rolü vardı. Diğer Katolik hacı grupları ibadetlerini hep kendi lisanlarında yaptıklarından özellikle Batı ülkelerinin dilleri gerek dinî ayinler gerekse vaazlarda kullanılan dil bana hep gündelik hayatın sıradan konuşmaları gibi gelmişti. O günden beridir “ibadet dili”nin günlük konuşma dilinden farklı olmasının insanın yaptığı ibadete daha fazla odaklanıp gündelik hayatın sıradanlığından sıyrılabilmesine imkân sağlayacağını düşünüyorum. Zaten Müslüman Arap ülkelerinde gündelik hayatta kullanılan dil ile ibadette kullanılan dil birbirlerinden bilinçli ya da gayr-i iradi olarak ayrışmıştır. Günlük konuşmalar esnasında birdenbire Kur’an-ı Kerim’den referans olarak okunan bir ayet kendisini kullanılan üslup bakımından belli etmektedir.

Antropolojik açıdan bakıldığında kültürün en önemli iki unsurundan birisi olarak dil ve dinin öne çıkması bu iki ögenin farklı kültürleri birbirinden ayıran en temel özelliklerden olmasının bir neticesidir. Antropoloji disiplininde hala tartışılan konulardan birisi olan dil ve kültür arasındaki ilişkide hangisinin önce geldiği ya da hangisinin diğerini etkilediği konularında nihai bir sonuca ulaşılamamıştır. Ama yaygın kanaat olarak insanın çevresini dil ile ifade edip anlamlandırdığı, hatta dil vasıtasıyla yorumlayıp düzenleyebildiği göz önüne alındığında bir bakıma dil kültürü, belirlemektedir. Kültürel hususiyetlerin dil ile nesilden nesle aktarıldığı düşünülünce de insanların grup içerisinde kabul edilebilir üye olup olamayacaklarını mevcut şartlara uyum sağlamalarına göre karar verilmektedir. Ancak, insanın içine doğup büyüdüğü kültürün de konuştuğu dili etkilediği düşünülünce da sanki maddi şartların ve çevrenin dili etkilediği görüşüne ulaşılabilir. Her hâlükârda, kültürün dil ile sonraki nesillere aktarıldığı gerçeğinden hareketle din gibi kültürün diğer unsurları dinin hakim olduğu grubun diline uygun olması onun anlaşılması açısından önem arz etmektedir. Nitekim büyük dünya dinlerine baktığımızda mesela Yahudiliğin İbranice ile, Hıristiyanlığın Aramice ya da Yunanca ile ve İslam’ın da Arapça ile yakın bir ilişkisi olduğu hatta bu dinlerin ortaya çıktıkları dillerden bağımsız düşünmenin oldukça zor olduğu açıkça bilinmektedir. Zaten ister bu büyük dinler olsun isterse daha küçük gruplara ve toplumlara hitap eden yerel dinler olsun (mesela, Yorùbá geleneksel dini ile Yorùbá dili) dışarıdan gelecek araştırmacılar çalışmalarına öncelikle bu dilleri öğrenmekle başlamak durumundadırlar. Her ne kadar dinlerin ortaya çıkışlarındaki orijinal dil daha sonraları dinin yaygınlaşmasıyla başka kültürlerde yeniden şekillense de dinin ilk defa insanlarla buluşmasındaki kullanım şekli daha sonraki asırlar ve farklı coğrafyalar için de geçerliliğini yitirmeyecektir. Nitekim Arapça lisanı İslam dinini anlamada temel unsurlardan birisi olmaya devam edecektir. Bu noktada “din dili” ile yani o dinin ortaya çıkışında kullanılan ve dinin temel dogmalarının belirlendiği dil ile daha sonraları o dinin mensuplarınca çoğu zaman bu orijinal dilin haricinde başka dillerde dini anlama, başkalarına anlatma ve açıklamak için kendi aralarında oluşturdukları “dine dair dil” arasında zaman ve bölgesel farklılıklar oluşabilmektedir.

Eğer “din dili” sadece Tanrı tarafından elçilerine vahyedilen kutsal metinlerin dili kastedilirse o zaman değişen zaman ve mekanlar ile dilde meydana gelen değişim göz ardı edilmiş olacaktır. Halbuki dinin esası ve temel öğretileri sabit kalmak şartıyla değişen zaman ve mekanlara göre dini ele alış, anlatış ve açıklama biçimlerinde değişiklikler olabilir. Zaten dil denilen olgu kendimiz ve çevremiz hakkında bilgi ürettiğine göre ortaya çıkan yeni durumlar ve nesneler hakkında da yeni bilgiler üretmek durumundadır. Hatta dilin bizzat kendisinde meydana gelen değişim belki de bu tür değişiklerin en önemlisidir. Zira dil veya insanlar arasındaki iletişimin mahiyeti eski zamanlara göre oldukça büyük değişime uğramış ve bu yeni bilgi üretim aracı bizim çevremizi algılamamızı da derinden etkilemiştir. Sayıları giderek artan medya (araç) şimdiye kadar görülmedik bir süratle kendilerini yeni duruma adapte etmekte ve bugüne kadar hakim durumdaki klasik bilgi üretim araçlarından hızla farklılaşmaktadır. Belki de sürekli bir değişimin olduğu insanlık tarihinde yeni medya diyebileceğimiz iletişim araçları değişimin sadece hız kazanmasına yol açmıştır.

Yeni medya ile din ile insanlar arasındaki ilişkinin mahiyeti ise daha önceki zamanlarda hayal bile edilemeyecek seviyelere ulaşmıştır. Hep söylenilen matbaanın icadı ile kutsal metinlerin yerel dillere tercüme edilerek yaygınlık kazanması dinin tabiatını da etkilemiştir. Ama günümüz şartlarında yeni medya bilgiyi tabir yerindeyse demokratikleştirmiş, dolayısıyla geleneksel otoriteler eski saygınlıklarını yitirmişlerdir. Aynı durum din için de geçerlidir; yani eski dönemlerdeki dinî hiyerarşi artık ulaşılamaz ve itiraz edilemez konumlarını kaybetmişlerdir. Taşınabilir cihazlarıyla modern tüketici toplumlar istedikleri bilgiye istedikleri yerde kolayca ulaşabilmekte dinî otoritelere ihtiyaç duymamaktadırlar. Yeni medya insanları eskisinden farklı olarak sanal cemaatlere katılmaya, kendilerini “ifade” etmeye veya hoşlanmadıklarından kaçınmaya, hatta istedikleri şartlarda bir araya gelmeye teşvik etmektedir. Eskiden sohbet ortamlarında çay-kahve eşliğinde yapılan paylaşımların yerine artık bloglar ya da Twitter gibi sosyal medya üzerinden kişiler ait olmak istedikleri grupları seçebildikleri gibi anlaşamadıklarını anladıkları anda kolayca başka bir gruba intikal edebilmektedirler.

Benedict Anderson’un 30 yıl önce Hayali Cemaatler adlı eserinde de belirttiği gibi en küçük bir toplulukta bile üyeler kendilerinin dışındaki herkesi tanımadıkları gibi çoğunun sesini bile duymamışlardır ama hepsinin zihninde onları birbirine bağlayan bir olgunun varlığından emindirler. O dönemlerde gazetelerin (ya da ulusal düzeyde yayımlanan kitapların) ucuz ve kolaylıkla tüm ülkeye dağıtılması ile dil üzerinden inşa edilen aidiyet duygusu bir de kamusal dinî ritüeller ile diğer kutlamalarla vatandaşları bir arada tutan en önemli unsurdu. Anderson’un bu inşacı teorisi belki de günümüzde çok daha anlamlı bir hale gelmiştir zira her gün milyonlarca insan, özellikle genç insanlar siyah monitörlerinin ya da cep telefonlarının ekranlarının karşısına geçip sosyal medya hesaplarını oldukça sık aralıklarla kontrol etmektedir. Anderson’un deyimiyle daha önce birbirini hiç görmemiş yabancıların sadece ortak bir vatandaşlık duygusu ya da tasavvuru ile ait olduklarına inandıkları topluluk gibi bloglar, özellikle de dinî içerikli internet sitelerinde paylaşılan yorumlar birbirini hiç tanımayan insanlar tarafından ikna edici bulundukları zaman kendilerini ait hissedebilecekleri küçük ya da büyük gruplar oluşturabilirler. Ortak bir dil ve hatta lehçe ile aidiyet duygusu artmakta ama aynı zamanda paylaşılan bilgiler, duygular ve malumatlar masumiyetlerini yitirip algı operasyonlarında bile kullanılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çevrimiçi tartışmalar özellikle dinî alanda yapılanlar kişilerin dinî inançlarını belirlemede etkin olabildikleri gibi aynı dine mensup insanlar arasında görüş açılarının farklılaşmasıyla zaman zaman üstesinden gelinemeyecek sürtüşme ve tartışmalara da yol açabilir.

İnternet çağında bilgiye ulaşım ve paylaşımın giderek hızlı bir şekilde artması belirli oranda “demokratikleşme”yi de beraberinde getirmiştir. Burada demokratikleşmeden kasıt daha çok bilgiyi elinde tutan kesimlerin otoritelerinin sarsılması ve her türlü sorgulamaya ve itiraz edilmeye açık hale gelmiş olmalarıdır. Dolaysıyla, eskiden olduğu gibi “hoca-talebe” arasındaki saygıya dayanan ilişki yerine daha serbest bir ortam oluşmuş ve muhataplar ikna olmadıkları konularda rahatlıkla itirazlarını dile getirmeye başlamışlardır. “Din dili “denilen şeyin bizzat kendi tabiatında meydana gelen bu araç (medium) değişikliği bundan böyle dinin kural ve ritüellerinin aktarılmasında yeni yöntemler geliştirilmesini zaruri kılmaktadır.

Din dili ile sadece dini anlatmakta kullanılan kelimeler ya da konuşmalar anlaşılmamalıdır. Ülkemizde yakın zamana kadar hukuk ya da tıp gibi belirli profesyonel alanlarda geliştirilmiş spesifik diller bu mesleklerin dışında kalanlarca anlaşılmakta zorluk çekilmiştir. Hukuk mesleğini icra edenlerin kullandığı dil her ne kadar günümüzde kullanılmayan kelime ve kavramlardan oluşsa da ülke kültürüne etkisi yüksek olan bu grup, Türk dilinin sadeleşmesi ve diğer dillerden arındırılması gerektiğini savunmuşlardır. Kendi mesleki dillerinin sadeleşmesi ve herkes tarafından anlaşılmaması onları bir nevi dokunulmaz kılmaktadır. Benzer şekilde tıp meslek grubundakiler de hasta ve yakınlarıyla içinde bolca teknik terim geçen anlaşılmaz bir dil kullanarak kendilerini toplumdan ayrıştırmaktadırlar. Anca din ile ilgili meslek grupları ise otoritelerini ve saygınlıklarını aynı zamanda koruyarak muhataplarına dini kolay ve anlaşılır bir şekilde aktarmaları beklenmektedir. Yüz yüze iletişimde din adamları yada kadınları bilgilerinin derinliği ile saygınlık kazanabilirken sanal ortamlarda kelime ve kavramlardan bağımsız olarak düşünülmesi gereken yepyeni bir dil geliştirmeleri gerekecektir.

Türkiye’de resmi din otoritesi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı da geleneksel dinî öğretim ve aktarma metotlarından vazgeçerek değişen zamanın ruhuna uygun olarak yeni bir dil geliştirmek durumundadır. Her şeyden önce kullanılan üslup demokratik olmak zorundadır. Bir başka deyişle, Diyanet epistemolojik olarak artık dinî bilginin yegane kaynağı değildir. Muhatapları eğitimin eskiye nazaran çok daha yüksek seviyeleri geldiği bu dönemde kolaylıkla pek çok kaynağa ulaşabilmekte aynı mesele hakkında birbirinden farklı pek çok yorum ve argümandan haberdar olduklarından onlara 20-30-50 ya da yüz sene önce kullanılan misal ve açıklamalar tatmin edici gelmeyecektir. Bireysel bir hayat tarzının hızla yaygınlaştığı ülkemizde artık bireyler sadece kendi sorunlarıyla ilgilenilmesi ve her birisine özel çözümler önerilmesini beklemektedir. Dolayısıyla, kelimelerden bağımsız olarak daha çok tarz ve üslup öne çıkmakta ve bu hususta daha önceleri pek gözetilmeyen unsurlar öne çıkmaktadır. Mesela, yeni nesil cinsiyetçi bir dile karşı olduğu gibi dinin bir cins tarafından kendi menfaatine uygun olarak yorumlanmasına da karşıdır. Yani İslam’ın erkekler tarafından erkekler lehine yorumlanması genç nesillerde rahatsızlık uyandırmaktadır. Ya da Diyanet İşleri Başkanlığı internet sitesinde kendisine sorulan sorulara eski tarzda eski metinlerden deliller getirerek eski kelimelerle eskide kalmış otoriteryen bir tarzda cevaplamaktan vazgeçerek dijital çağın diline uyum sağlamalıdır. Fakat burada dinin reforme edilmesi ya da yeni prensipler vazedilerek değiştirilmesi anlaşılmamalıdır. Din, aslına sadık kalınarak değişen çağda değişen bir dil ile farklı bir şekilde ifade edilebilir. Çok da zor olmayan bu değişimde dikkat edilmesi gereken en önemli husus, göz hizasında bir iletişim ile çoğulcu bir toplumun inşa edilmesi mümkündür. Bu sayede bireyler arasında saygıya dayalı ve birbirini ötekileştirmeyen bir ortam oluşacak ve sağlıklı bir iletişim sayesinde yanlış anlaşılmalar ve daha da önemlisi aşırılıkların da önüne geçilebilecektir.

Din Dilinin Demokratikleştirilmesi
Ali Murat Yel

Yorum Yazın