Dinle ey nefsim

Dinle ey nefsim, dinle ve duy! Duymadan dile gelme! Hele “iki” kulağını önce kullan, sonra “bir” dilini döndürmeye hakkın olsun.

Duydum ki kederlerdeymişsin. Halini sorsalar, herhalde anlatıp dile getirecekmişsin. Elini kolunu bağlayan hayat, dilini de bağlamamış ya, anlatacakmışsın elbet. Ah o sıkıntın yok mu? Bir dile gelse de kendi anlatsa kendini. Ne umutlar, ne hayal kırıklıkları, ne emekler, ne boşa giden zaman… Hepsi, hepsi bir dile gelse de konuşsa. Bil ki konuşuyor elbet. Hem de sözcüklere ihtiyaç duymadan. O kadar yalın, hem de riyasız.

Beklemekten yorulan gözlerin, baktığında bil ki konuşuyor. Sözlerinin bir nehir gibi dışarıya döküldüğü yer olan dudakların belli ediyor ne halde olduğunu. Sımsıkı tutunduğun gergin ellerin anlatıyor derdini. Bil ki konuşuyor her uzvun ayrı ayrı. Dinleyen duyar. Duymayacak olana dünyalar dolusu kelime döksen, anlatsan neye yarar? Bir de anlayacak olan kendince anlar, kah kavrar, kah eksik bırakır… Lakin gel sen geç tüm bunlardan. Aş kesreti (çokluğu). Gel tekliğe, teklikte gör büyüklüğü. Orada bil ki anlaşılacaksın.  Hatta anlaşılmak derdin de kalmayacak. Orada başkaca anlayacaksın kendini, diğerlerini(!), mutlak olan gerçekliği!…  Gel, geç sen bunca masivadan. Dolanmasın ayaklarına yürümen, yükselmen gereken yolda. Aldatmasın bunca çokluk, bunca zahmet, bunca karşılık.

Hepsi geçecek.  Vadesi olan sen’in de bir vakti var. Ömrün yüzyıl dahi olsa gideceksin. Varacağın yere hazırlan. Birgün bırakacağın şeylere onca telaşın, bağlılığın da neden?

Hele önce bir yokla açık gizli her şeylerinin aydınlattığı ya da gölgelediği mahzenini. En gerçek, en hassas- en katı parçanı.  Hele bir tut işte o yüreğini. Sen ne kadar doğrusun, ne kadar arınmışsın? At kara kuru çalı çırpılarını oradan. Tut taze bahar çiçeklerini. Hadi yap yapabiliyorsan. Şikayet etmeden, doğru ol. Ol olabiliyorsan. Ama piş önce. Öncesi de hamlığını gör. Gör ki “hamdım, piştim, oldum”a varabilesin. Var hadi!

 

Yorum Yazın