Düşünce gücünün derinliği: Dil, imge, yorum

Kuramsal olarak  incelendiğinde,  “Dil”, “İmge” ve “Yorum” kavramları sosyal bilimcilerin üzerine teoriler, problemler, çıkarımlar yarattığı, insanlar arası ve hatta günümüzde insan ve makineler arası  ilişki ve iletişim biçimlerinin anahtarlarıdır. Bu üç kavramı hem ayrı, ayrı hem de bir bütünlük içerisinde incelediğimizde karşımıza çıkacak olan  sorular, modern tıbbın hala anlamakta zorlandığı insan beyni ve düşünce gücünün derinliğini bir kez daha gözler önüne koymaktadır.

Ayrı, ayrı değerlendirildiğinde iletişim, görsel algı ve öğrenilmiş gerçekliğe adaptasyon gibi kavramlar  çerçevesinde değerlendirilebilecek “Dil, İmge ve Yorum”  ifadeleri, bir bütün olarak değerlendirildiğinde bir toplumun davranış biçimlerini, geleneklerini, sembolik simgelerini, ideolojilerini, ütopyalarını, mitoslarını, mitolojik metinlerini belirleyen, kültür kodlarını tanımlayan bir mekanizma haline gelir.

Sembolik Simgeler ve Dil

Toplumsal hayatımızda kullandığımız kelimelerin büyük bir bölümü  “simge” tipindedir. Örneğin “parti”.”ilericilik”, “din”,”Kıbrıs” gibi. Simgeler nesilden nesile insanlarla aynı toplumsal davranışlarda bulunmayı öğretir. Örneğin “katil” sözcüğü beraberinde daima “nefret edilmesi gereken insan” çağrışımı ile beraber gelir. İnsanlar bilgiyi “tabiat” tan almazlar, toplumdan alırlar ve toplumdan alınan bilgi şekillenmiş bilgidir. Simge toplumsal hayatımızda üç açıdan önemlidir. İlk olarak öğrenme süreci bir yerde simgeye bağlanır. İkinci olarak simgeler birden çok kimsenin paylaştığı bir “toplum haritası” oluşturur. Üçüncü olarak simgeler toplumsal eyleme iten bazı çağrışımların taşıyıcısıdır. “Dil” de kendi başına bir “simgeleştirme” işlemidir ve simgesel sistemimizin esasını teşkil eder. Bunun da ideoloji ile ve bilginin kültürel şekillenmesi ile çok yakın bir ilgisi mevcuttur. Alman düşünürü Wilhelm von Humbold’a göre “insan bir dereceye kadar, hatta denebilir ki, münhasıran, dış çevresini dilinin o çevreyi sunduğu gibi yaşar” (Mardin, Şerif, İdeoloji. 15. Basım. İstanbul, İletişim Yayıncılık, 2012) 

Toplumsal davranışlarda sembolik simgelerin yeri büyüktür ve Şerif Mardin’in “İdeoloji” kitabında da yer aldığı gibi “Dil” unsuru simgeler dünyasının temel unsurudur. Dilin, imge ve yorumun oluşumunda mitolojik metinlerin yeri ise sembolik simgelerden daha önemlidir. Mitoloji “mit bilimi” anlamına gelir. Mit’in asıl manası “gerçek hikaye” ve bunun da ötesinde “sahip olunan çok değerli şeyler, kutsal ve manalı olan” dır. Mitolojilerin içinde kutsal hikayeler ve merasimler bulunur. Bu merasimler özünde toplumun simge sistemini de oluşturan ritüeller haline dönüşür.

Kozmogoniyi, yani evrenin kökeni ile ilgili teorileri oluşturan ve tartışan bilim dalını anlatan mitlerden sonra menşe mitleri yani toplumların kökenlerine ait efsaneler başlar ve böylece varlık problemi ortaya çıkarak ontolojik anlamda  felsefenin konusu oluşur. (Seyidoğlu, Bilge. Mitoloji Üzerine Araştırmalar Metinler ve Tahliller, 1. Basım. İstanbul. Dergah Yayınları. Ekim 2002)  Felsefi anlamda “mitolojik metinler”  toplumun sorgulamadan kabul ettiği bir ritüel açıklayıcısıdır. (Segal, Robert. Myth: A Very Short Introduction. 5. Basım.Oxford Üniversitesi Yayınları, İngiltere 2004) Toplumun simgeler dünyasını yapılandırmada önemli araçlarından biri olan “ritüel” kavramı ,  on dokuzuncu yüzyılda  İskoçyalı ilahiyatçı  ve sosyolog William Robertson Smith tarafından;  “İlkel kabilelerde devamlı yapılan  ritüellerin, yüzyıllar geçtikçe  nedenlerinin unutulması üzerine, toplumun kanaat önderleri tarafından  bu ritüellerin nedenleri ile ilgili açıklamalar yapılmış ve bu açıklamalarda toplum tarafından bir dokunulmazlık kazanmış  ve  “mit” olarak kabul edilmiş” şeklinde açıklanmaktadır. Bu teoriye daha sonraları İngiliz antropolog James George Frazer’da katılmıştır.

Hem Smith, hem de Frazer ritüellerin mitolojik metinler üzerindeki belirleyici yapısından bahsetmektedir ancak bu yapının toplumların ilişki biçimlerini de belirleyen unsurlar olduğunu Amerikalı mitolojist ve yazar Joseph Campell  1991 yılında yazdığı “Occidental Mythology” isimli kitabında değinmiştir. Campell’a göre mitolojik metinler, inşa edildiği toplumun  içerisinde bireyin, toplum ile organik bağını sağlamakta ve geçerli bir toplumsal düzen sağlamaktadır. Ayrıca Campell  mitolojik metinlerin, bireyin kendi fiziksel ve “tin”sel özelliklerine göre toplum içerisinde sınıflandırdığını da belirtmektedir. (Campbell, Joseph. Occidental Mythology. Arkana yayınları. Amerika. 1991)  Bütün bu veriler ışığında bugünün toplum yapısının, sembolik simgeler ve mitolojik metinler sayesinde oluştuğunu söylemek yanlış olmaz.

Mitolojik metinlerin dil üzerindeki bir diğer etkisi de bu metinlerin her toplumda farklı kültürel kodlar inşa etmiş olması ile yaşanan çatışma ile ilgilidir. Tarih öncesi çağlarda konar geçer toplumların birbirleri ile karşılaşması ve bu karşılaşma sonucu birbirine entegre olmasıyla ortaya çıkan mitolojik metinlerin birbiriyle çatışması bir kültürel karmaşaya neden olmuştur. Bu karmaşa bireyin dünya görüşünü oluşturan en temel unsurlardan biri olan bilgi yapısında oluşan gerçeklikler ve bir diğeri olan hayat yapısındaki gerçekliğe uymaz ve dünya görüşü veya gerçeklik algısı dağılarak şizofrenik bir durum ortaya çıkar. (Kalın, Yakup. Medeniyet Şizofrenisi Bağlamında Epistemik Şizofreni. Kültür Devrimi.Blogspot. http://kulturdevrimi.blogspot.com/2013/02/medeniyet-sizofrenisi-baglamnda.html 07/03/2013)  Bu şizofrenik yapı toplumun “dil” ve “kültür” geliştirmesinde en önemli faktördür.

Amerikalı Antropolog Benjamin Lee Wharf  1940 yılında yayınladığı “Science and Linguistics” isimli makalesinde, dilin kendi kendine fikir şekillendirdiğini ve kişinin düşünme faaliyeti, algılarının analizi,  fikir dağarcılarında taşıdıklarının sentezi için bir program ve rehber sağladığını söylemektedir. Ona göre fikirlerin meydana gelişi tamamen rasyonel, bağımsız bir süreç değil, belirli bir gramerin parçasıdır ve gramerler arası farklılıklar az olabildiği gibi çok da olabilir. (Mardin, Şerif, İdeoloji. 15. Basım. İstanbul, İletişim Yayıncılık, 2012)

Eğer bir toplumun kültürel kodlarını belirleyen unsurlar arasında,  toplumun sembolik simgeleri ve mitolojik metinleri varsa ve bu simgeler ve metinleri o toplumun dili ve gramer yapısı belirliyorsa, buradan çıkaracağımız sonuç, bir toplumun yapısal inşasında “Dil” faktörü ilk ve en önemli  sorunsalımızdır. Yine bu çıkarıma göre toplumlar dilleri ve o dillere ait gramer yapıları olmadan fiziksel ve tinsel gerçekliği ve yaşantıyı algılayamazlar.

Gösterge Bilim Olarak Dil Bilgisi

20. Yüzyılın ortalarında Roland Barthes  edebiyatı, müziği, sanatı ve hatta içerisinde insana ait basit veya karmaşık her tür ifade biçiminin yer aldığı kültürel hareketleri, semiotik olarak da bilinen gösterge bilim kuramları içerisinde değerlendirmeye başladı. On dokuzuncu yüzyılda Heinrich Zimmer ve Ferdinand de Saussure gibi yapısalcı dilbilimcilerin kuramlarını gösterge bilim açısından değerlendirdi. Barthes için günlük hayatta karşımıza çıkan her nesne veya en yüksek sanat eserleri dahi anlam bakımından gösterge olarak analiz edilmeliydi. Saussure gibi Bartes’de Göstergenin ( sign) anlam olarak çözümlenebilmesi için gösterilen ( signified) ve gösteren (signifier) olmak üzere iki unsura ihtiyaç duyduğunu savunur. Gösterge bilimcilere göre göstergeler yapay ve doğal olmak üzere ikiye ayrılır ve onlara göre “dil” tamamen yapay bir gösterge biçimidir. Dilbilgisini tamamen  kapsayan gösterge bilim tüm doğal ve yapay göstergelerin arasındaki ilişkiyi açıklar.

Barthes, göstergenin ve onu var eden iki unsurun aslında statüko arayışı içerisinde olan burjuva sınıfının, ürünlerini pazarlamak için bir ikna yolu olarak kullandığı üzerinde çalışmalar yapmış ve bu çalışmalar onu Marx’ın sınıflar arası teorileri ve düşüncelerine yaklaştırmıştır. Barthes’in 1957 yılında, daha önce yazdığı yazılarından derlediği “Mythologies” kitabında verdiği bir örnek, burjuva sınıfının değerlerini nasıl toplumsal kültür birikimleri üzerinden belirlediğini açıklamaktadır. Fransa’da bir şarap şişesi tablosu burjuva idealleri için sağlam ve sağlıklı bir simge olabilir. Bu tablo bir gösterge olarak kabul edildiğinde aslında gösterilen şarap ürünü gerçekte kişiye sağlıksız ve kendinden geçmiş bir vaziyet yaratma potansiyeli bulunmaktadır. Barthes gösterge bilim tarafından bu gibi ikincil anlamlar ve çağrışımların sorgulanabileceği görüşünü savunmaktadır. Toplumun kültür yapısını yansıtan dil unsuru bu tür bir göstergeler bütününü yansıtıp, bu göstergelerin imgelerini farklı şekillerde yorumlamaya da imkan vermektedir. Toplumda mitolojik metinlerin ve sembolik simgelerin önemi, o toplumun bireyleri arasındaki iletişimin ana unsuru olan  “Dil” oluşumuna nasıl katkıda bulunduğu çıkarımları,  bizi “dil” unsurunun bireyin benlik ve bilincini nasıl oluşturduğu problematiğine sürüklemektedir. Toplumun birey üzerinde oluşturduğu sembolik simgeler onun bilgi birikimlerini oluşturur ancak bireyin bu birikimler ile gerçeğe yaklaşması ancak doğru yorumlama ve doğru çıkarımlar sonucu olur.

İmge mi,  Simulacrum mu?

Şerif Mardin 1992 yılında yazdığı “ideoloji” adlı kitabında gerçekliğin, insanlara yansımada, içinden geçtiği ortamların etkisiyle, bir sapmaya uğradığı ve insanlarda yanlış imge ve izlenimler yaratabileceği, bir başka deyimle bazı insanların “gerçek” olarak bildiklerinin aslında daha derin ve doğru bir gerçeği maskelediğini belirtir. Yine aynı kitabında Mardin, Hegel’in gerçeklik üzerine düşüncelerini “ Hegel’e göre temel gerçekleri arama ürün verebilir, zira, gerçek ile görüngü (apperance) aynı dünyanın  parçalarıdır ve görüngüleri anlamak bunların dünyada nasıl ortaya çıktıklarını anlamaktır” (Plamenatz, John, Ideology, Londra,1970) şeklinde yansıtır. Hegel’in burada bahsettiği görüngüyü  (apperance) bireyin akıl gözü olarak kabul edebileceğimiz “imge” kavramına adapte edersek bireyin benlik ve bilincinin oluşması, hayata ve varoluşa ait temel gerçekleri arayışı esnasında karşısına çıkanları yorumlaması sonucu gelişir. Bu noktada “imge” kavramını irdelediğimizde, Türk Dil Kurumu’nun bu kelimenin anlam karşılığını, dört ayrı anlamda açıkladığını görürüz. Bu anlamlar şu şekillerdedir; “zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, hayal, hülya”, “genel görünüş, izlenim, imaj”, “duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, hayal, imaj”, “Duyularla algılanan bir uyaran olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj” . Bu dört açıklama içerisinde farklı manalar bulmak mümkündür.

Ancak burada asıl önemli olan “imge” kavramı için bu dört ayrı açıklamadaki ortak noktalar “zihin” ve “bilinç” olgularıdır.” İmge” kavramının İngilizce dilindeki karşılığı “simulacrum” şeklindedir. Bu karşılık aslında iki ayrı dilin aynı mana ve anlam bütünlüğü içerisinde değerlendirilemiyeceğinin de açık bir örneğidir.

“Simulacrum” kavramı on altıncı yüzyılda İngiltere’de özellikle Tanrı figürünün, resim yada heykel gibi  sanat eserlerinde tasvir edilmesi, betimlenmesi anlamında kullanılmıştır. ( The New Shorter Oxford English Dictionary, 1993) Yirminci yüzyılda kavram, “orijinal olanın kalitesini taşımayan reprodüksiyonlar” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. 1970’li yıllarda gelişen “fotogerçekçilik” isimli resim sanatı akımını filozof Frederic Jameson, sanatsal bir imgelem  (artistic simulacrum) olarak değerlendirmiştir. “İmge” kavramının İngilizce dilindeki karşılığı olan “simulacrum” kavramından, “pop art”, “ İtalyan neorealizm”, “Fransız yeni akım” şeklinde çeşitli sanatsal akımların etkilenmesi, kavramın felsefi ve sosyolojik yapısının önemini de gözler önüne sermektedir. Bu noktada karşımıza, batıda üzerine sanatsal akımlar geliştirilen “imge” kuramı doğuda tanım anlamı bakımından neden farklılıklar göstermektedir.

Bu sorunun cevabı daha önce bahsi geçen  mitolojik metinlerin farklı yorumlanması ve sembollerin içerisinde bulunduğu toplumlara göre değişik kültürel manalar barındırmasından ileri gelmektedir. Müslüman toplumlarda Tanrı imgelenemiyecek bir olgudur. Bunun nedeni ise daha önceki pagan dinlerinde kutsal sayılan tanrıların imgelenmiş olması ve bu imgelenme devam ettiği takdirde toplumsal düzenin değiştirilmesinin ana unsurlarının zarar göreceğidir.

“İmge” kavramının karşılığı olan “simulacrum” antik yunan toplumundaki düşünürlere kadar uzanır. Plato milattan önce 360 yılında “Sofist” adı altında topladığı diyaloglarında iki tür imgelem biçiminden bahsetmektedir. Bunların birincisi orijinaline sadık kalınarak tamamen aynı geometrik yapıyı koruyan imgeleme biçimi, diğeri ise gerçekliği çarpıtma yoluyla yapılan imgelem biçimidir. (Ackrill, J. L. Essays on Plato and Aristotle, Oxford University Press, Oxford. 1997.)  Gerçekliği çarpıtmak bazı durumlarda toplumsal imgelemeyi en gerçek şekilde yakalamaya sebep olabilir. Örneğin Rönesans heykel sanatının bir başyapıtı kabul edilen Michelangelo Buonarotti  tarafından 1504 yılında bitirilen 5.17 metre uzunluğundaki “Davut” heykeli sanat tarihçileri arasında mükemmel insan vücudu oranı sahibi olmasıyla değerlendirilmektedir. Heykel “Disegno” sanat disiplini ile temellendirilmiştir. Bu disiplin sanatın, yaratılıştaki ilahi kudretin bir imgesi (simulacrum) olduğunu dolayısıyla sanatsal yapıtın kusursuz yaratılması gerektiğine inanır. Bu inanış çerçevesinde Michelangelo Davut heykelini kusursuz oran ile ortaya çıkartmak zorunluluğunda hissetmiştir.

Derinlemesine incelendiğinde aslında Davut heykelinde vücut oranının  insan vücuduna kıyasla çok farklı olduğunu görüyoruz. Baş ve üst vücut, alt vücut oranlarına göre daha büyüktür. Michelangelo inandığı gibi, kusursuzluğu eserine yansıtmamıştır. Bunun nedeni eserin yapıldığı yıllarda Floransa’da eserin sergilenmek üzere koyulacağı yer yüksek bir kilise içerisinde bir kaideye yerleştirilmesinin planlanmasıydı. Zaten 5 metreden fazla olan heykel yaklaşık iki metrelik bir yüksekliğe konulacaktı. Michelangelo yer hizasından bakanların mükemmel bir vücut oranı görmesi amacıyla heykeli yaparken perspektif hesaplarını yapmış ve heykeli bakanın gözünde mükemmel orana kavuşması amacıyla tasarlamıştı. Platon’un bahsettiği ve günümüz filozoflarının üzerine düşünceler geliştirdiği çarpıtılmış gerçeklik toplum yapısı içerisinde çoğu zaman gerçekliğe ulaşmanın bir yolu şeklindedir. Bakış açısı yada Hegel’in savunduğu anlamda “dünya görüşü” toplumu oluşturan bireylerin gerçeklik algısını oluşturur. Nietzsche 1888’de yazdığı “Twillight of the idols” adlı kitabında felsefenin, bireyin tinsel (geist) hislerini yok sayarak dildeki gramer yapısını ve aklı esas alması ile gerçekliğin çarpıtılmasına neden olduğunu savunuyor. Fransız postmodern sosyolog   Jean Boudrillard “imge” kavramının gerçekliği taklit eden değil gerçekliği oluşturan bir  olgu olduğunu savunuyor. “Gerçek ötesi” kuramı içerisinde değerlendirilen bu  düşünce postmodern filozoflar arasında teknolojinin iletişim şekillerine dahil olması ile ortaya çıkmıştır.

İnsanın Makineden Farkı olarak; Yorum

İnsan ve makinenin gerçek ötesi bir iletişim şekline sahip olduğunu savunan bu görüş insanın bilincinin bir evreden sonra gerçekliği imgeleyerek yarattığını savunmaktadır. Boudrillard dört çeşit gerçeklik modeli belirtir. Bunlar “gerçeğin basit yansıması”, “çarpıtılmış gerçeklik”, “sahte gerçeklik”, “imgelem”. Boudrillard’a göre  imgelem hiçbir şekilde gerçeklik ile bağlantılı değildir. Bireyin kendi gerçekliğini benliği ve zihni üzerinden yaratma eylemidir. Toplumsal hareket olarak “imge” kavramını “dil” kavramı ile ilişkilendirerek yorumlamak farklı kültürlerin birbirleriyle etkileşim süreçlerini de incelemeyi gerektirir. Tıpkı mitolojik metinlerin çatışmasından doğan, insanın şizofren yapısı, imgelem yoluyla var edilen gerçekliklerin çatışmasında da kendini gösterir. Bu çatışmanın dengelenmesi ise “yorum” kavramının toplumsal düzlemde doğru değerlendirilmesi ile mümkündür.

Sosyal bilimlerde “Yorum” (paraphrase) kavramı bir metni farklı veya ek bir mana içerisinde değerlendirmek olarak açıklanabilir. Örneğin  “Sokaktaki Kadın” metni çok değişik anlamlarda yorumlanabilir. Metnin muhatabı “kadın” kelimesini içinde bulunduğu toplumsal yapıya göre imgeleyecektir. Kadının sokakta olması manası yine bireyin bu metni içinde bulunduğu kültürel kodlara göre anlamlandırmasını sağlayacaktır. Bu imgeleme ve anlamlandırma ona bulunduğu coğrafyadaki atalarından kalma dili sayesinde olacak ve bu dilin oluşturduğu kültürel kodlar vasıtasıyla imgesel gerçekliğe geçecektir.

Sonuç olarak “dil” kavramı, mitolojik metinlere ve sembolik simgelere  bağlı olarak  toplumun kültür kodlarını yapılandıran ,  sembolik simgelere alt anlamlar ve çağrışımlar ekleyen, toplumun ilişkilerini belirleyen ve yöneten  bir yapıdır. Dil bilgisi insanın “imge” yeteneği ile oluşmuş ve anlamlandırılmıştır, ancak bu anlam toplumların içerisinde yaşadıkları coğrafyalar değiştikçe, bu coğrafyaların şartları değiştikçe, toplumsal yaşam şartları manen ve madden değişim gösterdikçe değişecektir. Bu değişim ise ancak insanoğlunun yorumlama yeteneği ile fark edilecek ve düzenlenecektir.

Düşünce gücünün derinliği: Dil, imge, yorum
Düşünce gücünün derinliği Mustafa Tınç
Dil, imge, yorum

Yorum Yazın