Düşünce Tarihi – I: İlk Düşünce

Düşüncenin tarihi bilinmez.

Kronolojik ya da somutsal veriler aracılığıyla, ilk insanlar olarak adlandırılan yeryüzünün ilk misafirlerinin ne zaman ve nasıl düşündüklerini tespit, yersiz bir çabanın ürünüdür.

Kimileri bunu insanoğlunun ilk icatları ile bağlantı kurarak araştırmaya kalkarlar. Ateşin bulunuşu, tekerleğin icadı, ilk silah gibi…

Ne acı…

Oysa düşünce fikrin vücut bulmuş hali değildir. Düşünce belki de evrenin en özgür varlığıdır. Hem de somut olmayan bir varlık. Ancak bütün somut varlıklara karşı en özgürüdür.

Düşüncenin bu denli özgür olması ve soyut değerler arasında en üstün ve kıymetli tarafının olmasından, tarihsel bir yaklaşım izlenerek, somut varlıklar aracılığıyla ve icatlar baz alınarak, tarih sahnesine çıktığı ilk anı bizimle paylaşmaz…

İnsanoğlunu diğer varlıklardan üstün kılan Düşünebilme yeteneği, Allah tarafından insana özgü kılınmış ve bu yeteneğin geliştirilebilmesi de insanoğluna bırakılmış en önemli hazinelerden biridir. “Cogito, ergo sum” (Düşünüyorum, öyleyse varım) René Descartes’ın Batı rasyonalizminin kurucu elementi olan felsefi sözüdür. Varlık kaynağını düşünme yetisine bağlayan Descartes, bu yeteneğin ne denli önemli olduğunu ortaya koyabilmek adına insanın var olma sebebiyle bağdaştırmıştır.

Toplumları toplum yapan, yalnızca birlikte yaşama ve yaşam boyu aktivite olgusu değil aynı zamanda düşünce yapılarıdır. Tarihte düşünmeyen bir medeniyet var olmamıştır. Ama sığ… ama ileri…

Bir toplumu diğer bir toplumdan ayıran en önemli farklılık da fikir hareketleridir. Yalnızca etnisite ve bölgesel özellikler toplumun kendisini yansıtamaz. Toplum var olduğu andan itibaren içinde bulunduğu ortamın düşünsel yapısını kendisine göre şekillendirir ve bunu zamanla norm haline getirerek, geleneksel bir süreç inşa eder. Toplumları bir araya getiren her bireyin, her fikri, toplumu oluşturan temelde bir harç olduğu gibi, her toplumda ortaya çıkan fikirler, her bireyin düşün dünyasında kendine yer bulabilir. Bu anlamda toplum ve birey birbirinden ayrılamaz iki etken roldür.

Toplumların içinden çıkan düşüncelerin her bireyde aynı etki ve uyumu yakalayabilmesi de imkansızdır. Farklı görüş ve çoğunlukla aynı düşünce yapısına sahip olmama, Düşünce Dünyasının en tabii durumlarından biridir. Her insan bir birey olduğu gibi kendine has düşünce yapısının da olması kaçınılmazdır. Düşüncenin çeşitlilik gösterdiği ortamlarda kaos ortamı aramak yerine, farklılıkların zenginlikler oluşturduğu kanısı üzerinde durulmalıdır. Aynı düşünce ve tek düze fikirler, kazanımlardan daha çok körelme ve düşünsel üretimi kısırlaştırmaya varan sonuçlar doğurur.

İnsan ilk düşünceyle var olmuştur…

İnsan olduğunun farkındalığına ne zaman ulaşmıştır bilinmez ama düşünme yeteneği, hayatta kalabilmesini sağlayan en önemli unsurdur.

Avcılık-toplayıcılık yapan ilk insan toplumunda buluşlardan evvel, gündelik ihtiyaçları ve yaşam gereksinimlerini sağlayabilmek adına yaptığı en yaygın usul, deneme-yanılma yöntemi olmuştur. Hangi bitkinin zehirli, hangisinin yenilebilir olduğu, hangi hayvanın tehlikeli hangisinin nasıl avlanacağı uzun tecrübeler gerektiren bir birikimdir. Kuşkusuz ki bu birikim de asla Düşünce yeteneğinden ayrı olamaz.

İlk çağlarda yaşayan bir toplumdan nasıl ki Rönesans fikir hareketleri düzeyinde bir entelektüel zihin beklenemezse, dönemin şart ve koşulları doğrultusunda toplayıcılıktan yerleşik hayata geçen ve bu hayatı benimseme hareketi, o dönemin entelektüel bir yaklaşımıdır ve düşünsel bir insanoğlu hareketidir. Madenleri kullanabilme ve daha sonra bundan dolayı madenleri çağ ismi olarak adlandıran insan, aynı insandır. Yunan coğrafyasında düşünce üzerine insanlığın ilk “okulunu” açan da aynı insandır.

Madenlerden daha sonra toprağı daha yakından tanıyan ve ona değer vakfeden insanoğlu “karanlık” Orta Çağ’da İlk Çağ’da düşündüğü kadar düşünememiştir. Din faktörünün O çağdaki en önemli unsur olmasının yanında federal yapılara bölünmüş toplumların belli zümrelere ayrılmış olması, dogmaların kimin ne hakkında ne kadar düşünmesi gerektiğini sınırlayan başat güç haline gelmesi, teknik anlamda olmasa da fikri anlamda insanoğlunu İlk Çağdan daha da geriye götürmüştür.

İlk Çağda herkesin eşit olduğu toplayıcı bir toplum mevcut iken, Orta Çağda sınıf ayrımı ve kölecilik doğmuş, düşünebilme yeteneği “kurumlara” devredilmiştir. Yunan Felsefe fikirleri daha eski tarihlere dayanmasına rağmen bu anlamda hangi çağın daha geri olduğu su götürmez bir gerçektir.

Bölgesel olarak çeşitlilikler gösteren düşünce hareketi bu dönemde İslam dünyasında hakkettiği yeri bulabilmiştir. İslam ile birlikte Cahiliye döneminden kurtulan coğrafya, İslam öğretisiyle beraber insan ufkunda “Altın Çağına” ulaşabilmiştir.

Avrupa’nın “Karanlık Orta Çağ” döneminin sona ermesi ise yine insanoğlunun düşünce yeteneğine sarılmasıyla birlikte karanlığın “aydınlığa” dönüşüyle başlar. Aydınlanma Çağı adı verilen bu dönem, Rönesans ve Reform Hareketleri sonucunda büyük bir düşünsel buhrandan sıyrılıp kurtulma adına İlk Çağdaki ‘İlk Düşünce’ kadar kıymetlidir.

Bakıldığında insanlık tarihini çağlara ayıran kronolojik sürecin her devresinde insanoğlunun “ilk düşüncesi” mevcuttur. Tarih öncesi dönemlerdeki insanlığın “ilk düşüncesi” kadar Orta Çağda baskın sığ yapıya karşı düşünen, sisteme karşı gelen ve aydınlanma olarak adlandırılacak dönemin kapılarını açan insanın düşüncesi de “ilk” olma özelliğini ve kıymetini taşır.

İyi ki düşünmüş insanoğlu…

Yoksa nasıl insan olduğumuzun farkına varabilirdik…

Nasıl bunca birikim, yaşanmışlık, koca bir tarih bırakabilirdik ardımızda…

Nasıl anlayabilirdik kendimizi…

Hegel; “Tanrı, insan ve madde diye ayırım yapmak anlamsızdır. Evrensel cevher, saf bilinç olan ruhtur. Düşünce basamaklarını kateden insan sonunda kendisine döner. Gerçek ruhun kendisi olduğunu keşfeder. Aslında insan tanrı; tanrı da insandır” der.

Hegel’in aslında bilime en büyük katkısı, düşünceye büyük bir hız takması ve sonsuz bir güç yüklemesidir. Hegel’de, düşüncenin kendisi büyüleyicidir. Marx, da bu hızda, Hegel ile aynı yerdedir ve düşüncenin gücüne kütle giydirmektedir.

Victor Hugo ise bir romantik olarak bu meseleye daha can alıcı yaklaşır ve şöyle der:

Çalışmak hayat, düşünmek ışıktır.

(Görseldeki resim Alman ressam Caspar David Friedrich (1774-1840)’e ait. Sisli bir havada, kayalıkların üzerinde sırtı dönük bir erkeği tasvir ettiği ‘Bulutların Üzerinde Yolculuk’ tablosu, geleceği düşünen ama önünü sis perdesinden göremeyen birinin hikâyesini anlatır. Tabloda, karmaşık ve belirsiz bir manzaraya bakan erkeğin kendi üzerine düşünüyor olması, hem bu manzara içinde önemsizliğine, hem de dik bir kayalıkta durduğu için, önündeki her şeye vakıf olduğuna gönderme yapar.)

 

Düşünce Tarihi – I: İlk Düşünce
Tunay Şendal

Yorum Yazın