Ebedi Barış

“Bir arada yaşayan insanlar arasında doğal durum (status naturalis) bir barış durumu değil, her zaman ilan edilmiş olmasa bile her an patlayabilecek gibi görünen bir savaş durumudur.”
Immanuel Kant

Ebedi barışın olabilmesi için barış antlaşmalarının bir takım koşulları taşıması gerekir. Barış maddeleri öyle bir şekilde düzenlenmelidir ki içerisinde hiçbir gizli, sinsi savaş nedeni olabilecek bir ifade bulunmamalıdır. Eğer bunun aksi olursa ebedi barış sağlanamaz. Bu tür bir antlaşma sadece bir silah bırakma antlaşması, bir ateşkes olabilir. Ateş kesilir ama yeniden yakılmayacağının bir garantisi yoktur. Bir antlaşmanın sürekli barışı sağlaması onun bütün savaş nedenlerini, tarihi bile karıştırarak arşivlerden silmesiyle, ortadan kaldırmasıyla mümkün olur. İçerisinde gizli bir savaş maddesi bulunduran barış antlaşmalarının dermanları bu nedenle geçicidir. Taraflar sadece savaşın yıkıcı ve güç kaybettirici etkisinden dolayı geri adım atmış olurlar. Öyle bir durumda, içten pazarlıklar, hain planlar engellenemez ve antlaşmanın zayıf noktalarından sızacak gün büyük bir özlemle beklenmeye başlanır.

Ebedi bir barışın sağlanabilmesi için devletlerin durumu ve hakları önem arz eder. Bir defa, devletlerin gücü, yaptırımı ne olursa olsun hiçbir devlet bir mal olarak görülmemelidir. Üzerinde kurulduğu toprak her ne kadar taşınmaz bir mal varlığı olsa da, devlet kendi hakkında sadece kendisinin karar verebileceği, bağımsız bir insan topluluğudur. Her devlet başlı başına ayrı, özerk bir varlıktır. Kendi varlığından yoksun bırakmak, onu bir eşya düzeyine indirger. Bu yüzden hangi özellikte olursa olsun hiçbir sebeple bir devlet başka devletin malı gibi kullanılamaz. Alım-satım, üzerinde hâkimiyet kurma, sahiplenme gibi yaptırımlar uygulanamaz. Ayrıca devletin askerleri başka bir devletin emri altına girmemelidir. Hiçbir devlet ne pahasına olursa olsun askerini ortak olmayan bir düşmana karşı diğerinin buyruğu altına vermemelidir.

Devletlerin gücünün önemli göstergelerinden biri de ordularının sayısı, gücü ve yaptırımlarıdır. Ülkeye yönelik tehditlere karşı devletler sürekli ordularını kışlalarında tutarlar. Orduların hazır olma durumları ve nitelikleri her zaman bir yarış meselesidir. Sürekli ordular semiyotik olarak insanda soğuk savaş, sürekli tetikte olmak gibi çağrışımlar yapar. Orduların ‘tüfek omuza’ durumları her an savaş patlak verecekmiş gibi diğer devletlere gözdağı verir ve onları harekete geçirir. Sonuçta, asker sayısını arttırmak için bir yarış başlar ve devletlerin askeri harcamalar konusunda gözü döner.

Tarih kitaplarında sürekli tekrarlanarak insanların bilincine yerleştirilen ‘olası’ düşmanlara, içteki ‘kışkırtıcı’ güçlere karşı ordu durmadan güçlendirilir; kaynaklar durmadan akıtılır. Sadece bir olasılığa ve öne geçme yarışına karşı yapılan bu yüklü harcamalar korkulan olası savaşlardan daha büyük sıkıntı doğuracak gider kaynağına dönüşür. Devletlerin bu işi paralı askerliğe dönüştürmesiyle de maddi yönden zayıf kitlelerin ilgi göstermesiyle insanlar devletin içinde birer makineye dönüşürler. İnsanların savaşta kullanılan tüfeklerden, tanklardan bir farkları kalmaz. Savaş durumunda ise insanlar ‘öldürme makineleri’ne dönüşür.

Devletler kendilerine özgü insan topluluklarıdır. Her toplum kendi bugününden ve geleceğinden sorumludur. Buna dayanarak hiçbir devlet başka bir devletin iç işlerine zor kullanarak karışmamalıdır. Her devlet kendi kaderini tayin edebilecek kapasitedir. Devletlerin yaşadığı kötü gidişat bile karışma hakkına bir dayanak olamaz. Bir devlet diğerini uyarabilir veya biri diğerini örnek alabilir. Eğer ortada bir kaos durumu varsa, devlet hak iddia eden iki tarafa bölünmüşse, bir taraf lehine yardımda bulunmak devletin anayasasına karışmak düzeyinde değerlendirilmez. Bu istisnai durum dışında, kendi iç sorunlarıyla ilgilenen bir devlete karışılmamalıdır. Çünkü bir ülkeye yönelik müdahale beklenilmeyen, daha yüksek derecede kötü sonuçlar yol açabilir: Hem bağımsız bir devletin hakları çiğnenir, hem kötü bir örnek teşkil edilir hem de diğer bağımsız devletlerin de bağımsızlığı tehlikeye girmiş, iç işlerine müdahale etme durumu meşrulaştırılmış olur.

Savaş esnasında, savaş durumu hiç bitmeyecek gibi davranılmamalıdır. Her türlü gücün sonuna kadar kullanılması ileride kötü sonuçlar doğurur. Savaşta devletler o kadar körleşir ki hırslarına yenilirler. Tüm kaynaklar sonuna kadar tüketilir. Bu savaş anı hep sürecekmiş gibi, ilerisi düşünülmeden kaos ortamının son bulamayacağı farz edilir; sanki savaş bittikten sonra hiçbir gelecek ve insanlar arasında hiç barış olmayacakmış gibi, dünyanın sonu gelecekmiş gibi her şey ayaklar altına alınır. Savaşanlar arasındaki ortak bağlar tamamen koparılır, işte bunlar onarılması güç tahribatlardandır. Düşman ülkede masum sivil halkın öldürülmesi, etkisi çok geniş atom bombası gibi yöntemlerin kullanılması, düşman halkı kendi devletine karşı casusluğa kışkırtmak veya zorlamak hangi koşulda olursa olsun etik sınırlar içerisinde değerlendirilemez. Bu durumlar karşılıklı güveni imkânsızlaştırır. Uygulanan bu yöntemler insanlık dışıdır ve şerefli olmaktan uzaktır. İnsan zihninde en azından bir güven kırıntısı kalmalıdır. Yoksa savaşın boyutları artarak imha savaşına dönüşür. İmha savaşının ise sonu gelmez; sürekli barışa ancak iki halk da sonsuz derinliği olan mezarlarında kavuşabilir. Bu yüzden böyle bir savaşı ve buna yol açabilecek nedenleri ortadan kaldırmak gereklidir. Çünkü sonuçları barışı imkânsız kılar. Barış içinde de ağır yöntemler kullanılmaya devam edilir. Savaş durumunda kendi devletine ihanete kışkırtılan insanlar, barış durumunda da alçakça bir biçimde casus olarak kullanılmaya devam edilir.

Kant’ınfikrine göre sürekli barış medeniyetin unsurları arasında en yüksek değeri hazidir. Sürekli barışın tam zıddında ise savaş durumu bulunur. Kanunsuzluk durumu toplumun düzensiz, yani hukuk düzeni altına alınmamışdurumu doğal durumu (status naturalis) olarak anlaşılmaktadır. Bu halden çıkabilmek için barışın kurulmasıgerekir.

Kant’a göre toplumsal hayatın akışı ebedi barışa doğru yöneltilmiş olup kişi ve devletlerin bu husustaki olumlu veya olumsuz niyet ve isteklerine bakılmaksızın bu hedefe sürekli ve kesiksiz bir tarzda yaklaşılmaktadır. 1790lı yıllarda bir filozofun ‘savaş olmamalıdır’ çığlığı, 1928 yılında ve daha sonraki yıllarda dünyanın aşağı yukarı bütün yöneticileri tarafından resmi ve yoğun bir şekilde tekrar edilmiş olması, Kant’ın fikrinin önemini göstermektedir.

Dünya siyasi tarihinde savaşları incelediğimizde, özellikle modern savaşların hem maddi hem manevi kayıplara yol açtığını görürüz. Kazanan taraf bile eski gücüne uzun bir sürede erişemez. Savaşın yıkıcı halleri göz önünde bulundurulursa, ebedi barışın yani bütün dünyaya hâkim olan meşru bir düzenin kurulması, toplumsal hayatın, medeniyetin en yüksek hedef ve değeridir. O zaman Kant’a göre toplumsal hayatı ebedi barışa yöneltmek bir ödevdir.

21. yüzyıl özelliklerini, insanoğlunun geçirdiği süreçleri film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirelim. Durmak bilmeyen Balkanlardaki savaşları, Körfez Savaşı’nı ve daha birçok yakın tarihli savaşı düşündüğümüzde içimizi bir karamsarlık kaplayabilir. Bunun yanında devletlerin durmadan silahlanma yarışı, orduların yeni güçlerle desteklenmesi insanoğluna o gri savaş sahnelerini hatırlatıyor olabilir. Bu karamsarlığa rağmen iyi gelişmeleri görmekte fayda bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi cemiyetler belirli ölçüde Kant’ın barışa dair çağrılarının da bir sonucudur. En azından, son dünya savaşının üstünden 60 yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen topyekûn bir 3. dünya savaşının çıkmamış olması bile bu konuda umut beslemek için yeterlidir.

 

Yorum Yazın