Eğitimin gücüne inanmak

Eğitim hemen hepimizin üzerine söyleyecek sözünün olduğu, kadim meselelerimizden. Kendimizin, çocuklarımızın ya da ülkemizin kurtuluşunun biricik reçetesi olan eğitimin ne olduğu veya ne olmadığı bir yana, onun gücüne inanmayan neredeyse yok. Birkaç hafta önce şahit olduğum bir hadise, beni eğitimin insanı nereden alıp nereye götürebileceğini yeniden düşünmeye sevk etti doğrusu. Almanya’nın Frankfurt şehrinde her sene engelli bireyleri iş yeri, okul ve benzeri ortamlarda üretken kılan teknolojik çözümlerin tanıtıldığı bir fuar düzenleniyor. Fuar kapsamında “Engelli Teknolojileri” alanına yabancı olanların hayal gücünü zorlayan çok sayıda yazılım ve donanım ürünlerinin tanıtılmasının dışında engellileri ilgilendiren oldukça spesifik başlıkların uzmanlık düzeyinde tartışıldığı forumlar da gerçekleşiyor.

Bu toplantılardan birisinin yapıldığı salon civarındayız. Yanımda bulunan arkadaşım toplantı salonunun tamamen dolu olduğunu ve birçok kişinin oturumu ayakta izlediğini biraz hayretle dile getiriyor. Sonra Frankfurt’taki fuarın bir benzerinin birkaç yıldır İstanbul’da da düzenlendiğini, fuar kapsamındaki oturumların çok az sayıda izleyeninin olduğunu hatırlıyoruz birlikte ve buradaki manzarayla bizdeki durumun farklılığını izah eden hiç olmazsa aklımızı o an için avutacak bir gerekçe devşirmeye koyuluyoruz. Bulabildiğimiz en makul açıklama şöyle: “Çünkü bizde herkes biliyor.”

Oturum sona eriyor. Toplantı salonu civarında bir grup dikkatimizi çekiyor. Grupta bulunanlar birbirlerinin avuçlarına parmaklarıyla bir şeyler çiziyor ve bu durum tekrarlanarak devam ediyor. Bir süre sonra işitme-görme ve işitme engelli kişilerin sohbetlerine şahitlik etmekte olduğumuzu öğreniyoruz. Grupta bulunanların bir kısmı işitme engelli, bir kısmı ise işitme-görme engelli. Yani çift engelleri var. İşitme engelli kimselerin iletişimlerini işaret diliyle gerçekleştirebildikleri malum. Ancak işaret dilini kullanmak görme yetisi gerektirdiğinden, işitme-görme engellilerin işaret dilini kullanabilmeleri mümkün değil. Bu durumda taraflar mesajlarını muhataplarının avuçlarına parmaklarıyla şekiller çizerek ifade ediyorlar. Konuyla ilgili yaptığım ön araştırmada, avuç içine çizilen bu şekillerin işaret dili sembolleri olabileceği gibi harfler de olabileceğini öğrendim. Konuyla ilgili başvurulabilecek Türkçe kaynağın olup olmadığını bilemiyorum. Ancak ilgi çekici bulanlar için “American Association of the Deaf-Blind” adlı kuruluşun web sitesini aşağıdaki bağlantıyı kullanarak ziyaret etmelerini önerebilirim:

http://www.aadb.org/factsheets/db_communications.html

Beni bu satırları yazmaya sevk eden asıl husus bu kimselerin etraflarıyla iletişim kurabilen bireyler olarak nasıl eğitilebildikleri. Zira göz ve kulak dış dünyadan uyaran almada en çok faydalanılan organlar. Görme yetisi olmayan bireyler görme yoluyla alamadıkları uyaranların eksikliğini önemli ölçüde kulaklarını gözlerinin yerine ikame etmek suretiyle telafi edebiliyor. Diğer taraftan işitme yetisi olmayanlara görme yetilerinin yardımıyla işaretleri, sembolleri, objeleri ve hatta okuyup yazabilmeyi öğretmek de mümkün. Ne var ki işitme-görme engellilere ne gözleri, ne de kulakları vasıtasıyla ulaşılamıyor. Ama doğru eğitim yöntemleri ve eğitimciler devreye girdiğinde olabiliyormuş demek ki.

Biraz önce sözünü ettiğim grubun sohbetine şahitlik ederken bizim okullardan birinin zilini duydum. Sonra işlek bir cadde üzerinde mekân tutmuş, işlevsiz trafik ışığına vaktiyle oraya neden dikildiğini ışığın kendine bile unutturan kalabalıklarımızı hatırladım. Öyle sanıyorum ki yukarıdaki örneği benim nazarımda değerli kılan da bu kalabalıklardan bir kalabalık…

Yorum Yazın