Elbise ve insan

Çok zaman düşünmüşümdür o güzel kıyafetli adamların acaba başka bir kıyafeti yok mu diye? O kadar bağlanmışlar ki o tek tip elbiseye; bunun dışındaki bütün elbiseler kötü, basit, pejmürde, kılıksız… Bir zamanlar eski kıyafetleri kötülemişlerdi; eskiden herkesin ne olduğu belliydi şimdi ise belli değil diye. İyi de neden belli değil? Bırakın da herkesin elbisesi kendini yansıtsın. Mesleğini bilelim, mensubiyetini bilelim. Şimdi herkes aynı, tek tip; bu sizin de göz zevkinizi bozmuyor mu? Bakan takım elbise kravat, müdür takım elbise kravat, memur takım elbise kravat, odacı takım elbise kravat; iyi de hangisi müdür, hangisi bakıcı, hangisi bakan. Bir de bunlara özenmeye çalışan özentiler, takım elbise kravat.

Elbiseyi elbise yapan içindeki kişi mi yoksa elbisenin kendi güzelliği mi? Nasreddin Hoca ünü bugüne gelmiş bir âlim, bir ünlü, bir hoca. Bir gün bir düğüne gider ama düğün evinde ilgi alaka görmez. Çünkü elbisesi normaldir, sıradandır, günlüktür. Hatta bazıları onu ayıplamıştır bile. Yahu hiç düğün evine böyle mi gelinir; insanın bir kat elbisesi yok mu, ayıp ayıp, hoca çok ayıp. Hoca tabii zeki, hemen durumu sezer, gider eve geri, gösterişli kürkünü giyer. Döner düğün evine; aman bu da kim? Vay hocam, vay hocam, lütfen şöyle buyurun baş köşeye geçin. Yiyin hocam yiyin ne isterseniz hemen getirelim. Tabaklar çanaklar uçuşur. Hoca kürkün ucunu alır eline batırır çorbaya; ‘ye kürküm ye, ye kürküm ye, bu itibar bana değil sana’. Peki, o gün kürk giyen bir tek hoca mıydı? Yüzlerce binlerce kişi o kürkten giydi. Ama neden hâlâ sadece ve sadece Nasreddin Hoca’yı anıyoruz, anlatıyoruz, dinliyoruz, gülüyoruz; gülerken de düşünüyoruz. Demek o kürk değildi önemli olan, onun içindeki Nasreddin Hoca idi. Bu milletin en büyük değeri belki çok zaman basit elbiseler giydi. Ama temiz giydi. Nezih giydi. Bugün dünyada kendisiyle gurur duyduğumuz Nasreddin Hoca yaşadığı dönemde belki pek de el üstünde tutulmadı. Çünkü her zaman doğruları söyledi. Başkasının işine karışmadı. Kendi işine de karıştırmadı.

Rahmetli Barış Manço ‘Kul Ahmet’in Ceketi’ derken aslında yine aynısı söz konusu. Kul Ahmet bir ceket giyer bu, cümle âleme dert olur. Neden ceket giyer, herkes gömlek giyerken. Kul Ahmet’in Ceketi dert oladursun, bir gün bir fakir ölür üstüne örtülecek bir şey bulunamazken Kul Ahmet gelir ve ceketi örter. O zaman herkes anlar ceketin kerametini. Kul Ahmet birden Ahmet Bey oluverir. Dünkü Kul Ahmet bugün olmuştur artık Ahmet Bey. İbreti âlem olur Kul Ahmet’in ceketi.

Ey güzel adam, ey çocukluk yıllarımızın Barış abisi, ey 20. asrın büyük ozanı, ya sen ne olacaksın? Neler çektin o uzun saçların yüzünden, o pala bıyıkların yüzünden, o enteresan yüzüklerin yüzünden. Az mı eleştiri almadın, az mı dışlanmadın. Sen bizim Barış abimizdin. Dünyayı bize tanıtan, gittiği her yerde Türklüğü en güzel şekilde temsil eden, Türk-Japon dostluğunda çağ açan, bütün çocuklara on puan veren Barış abi. Seni bu millet kıyafetinden dolayı çok üzdü, özür dileriz. Senin de kıymetin ölünce anlaşıldı. O cenaze törenin bütün gerçeği haykırıyordu.

Yapmayalım artık bunu. İnsanları kıyafetlerine göre yargılamayalım. İnsanlara kıyafetine göre puan vermeyelim. Bırakalım sadece modacılar kendi arasında bunu yapsın. Kravat takmadı diye bir öğretmeni yerin dibine sokmayalım. Küpe taktı diye bir memuru sürgüne göndermeyelim. Başını örtüyor diye bir hemşireyi küçümsemeyelim. Ne diyor Hazreti Mevlana: “Nice insanlar gördüm üstünde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok.’’

İnsanı insan yapan elbise değildir. Başka bir şeydir. Sevgili peygamberimizin kaç kat elbisesi vardı acaba? Devlet başkanıyım diye süslü gösterişli mi giyinmişti? Bırakalım güzel giyinen kendini padişah sansın. Karışmayalım ona, o öyle mutlu. Ama bir pantolon, bir gömlek giyene de karışmayalım, o da öyle mutlu. Yoksa Nasreddin Hoca, Barış Manço, Mevlana ve daha niceleri oradan bize bakıp parmak sallayacaklar: “ Yapmayın bunu” diyecekler; “insanı elbisesine göre ayırmayın. Bakın biz hâlâ yaşıyoruz; bunu yapanlarsa…”

 

Yorum Yazın