Freud ve savaş

Savaşın aslı nedir? Savaşın içsel nedenleri nelerdir? Savaş insanları nasıl etkiler? Genelde savaşın diplomatik ve askeri etkileri üzerinde tartışılır, yazılır. Bu yüzden özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında bu gibi sorunlara değinen Freud’u okumak faydalıdır. Freud’un savaş makaleleri Mart/Nisan 1915’te 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından 6 ay sonra yazılmıştır. Freud dâhil tüm insanoğlu savaş zamanının kargaşası içindedir. Bu sebeple, Freud savaşın toplumlar üzerindeki etkilerini nesnel bir şekilde ele almış, sonuçlarını yaşayan biri olduğu için söyledikleri havada kalmamıştır.

Savaşın tahrip oranı çok yüksektir. Freud savaş için en yüce olanı rezil eder der. Buna örnek olarak savaşlara girmeden önce atıp tutarak kitleleri peşinden sürükleyen ve daha sonra kitleyle beraber hezimete uğrayan liderleri verir. Özellikle 1. Dünya Savaşı sonunu düşünecek olursak, İttifak ülkelerinden birinde yaşayan Freud’un bu şekilde düşünmesi doğaldır. Savaş sadece ona aktif olarak katılanları değil geride kalanları da etkiler.

Birçok düşünürün, devlet adamının, siyasi kişiliklerin savaş konusundaki fikirleri çok faklı uçlardadır. Bu konuda en duru, en açık fikirler bile karışır ve kararır. Savaş karşısında herkes çaresizdir. Savaş nice zeki, soylu insanı çaresiz bıraktığı gibi zenginleri de bir gecede sefile çevirebilir. Olağan şartlarda nesnel ve tarafsız olarak tanımlanabilen bilim bile savaş karşısında tarafsız değildir. Gelişen teknolojiye göre her devirde ayrı silah ve ayrı saldırı gücü ortaya çıkar. Bunlar da iktidar güçlerinin elinde ateşlenir. Sadece fen bilimleri değil, sosyal bilimler de savaş karşısında tarafsızlığını koruyamaz. Mesela antropoloji üzerine düşeni yerine getirir; insanoğlu adına savaşı “en kötü” ilan etmeyi bir borç bilir. Edebiyat acı haykırışları duyurmaya başlar; savaşın etkilediği karakterler romanlarda, savaş nedeniyle birbirinden ayrılan sevgililere ağıtlar dizelerde yer almaya başlar. Sosyoloji insanlar arasındaki çatışmanın nedenlerini sorgularken, psikoloji savaşın ruhlarda ve zihinlerde açtığı büyük yaralara derman aramaya koyulur. Bu arada siyaset bilimi en iyi yönetim biçimi arayışını sürdürür.

İnsanoğlu kendi yaşadığını, hissettiğini daha iyi anlar; daha kolay içselleştirir. Savaşı yaşayanların duyguları daha güçlüdür. Bu sebeple, insan benmerkezci düşünür. Sadece kendi sıkıntılarının ağırlığını hisseder. Yaşamadığı zamanların kötülükleriyle kıyaslamaya kalkar ve kendi acılarını daha yüklü görür. İnsan olaylara her zaman kendi açısından bakar, en çok yaşadığını bilir.

Savaşın içinde aktif rol alanlar veya savaşın oluşmasını etkileyenler olduğu gibi savaş dışında kalanlar da vardır. Bunların bir çıkarı ve çatışması yoktur. Dışarıdan, sahnedeki savaşı izleyen sessiz izleyiciler gibidirler. Oyun biter ve herkes evine döner ama dışarıdakilere etkileri yok mudur? Bu tiyatronun etkileri sonraları ortaya çıkar. İyi-kötü görüşler, eleştiriler yayılmaya başlar. Seyirciler iyice şaşırır, bu durumu kendi içlerinde sorgulamaya başlarlar. Çünkü onlar bu tiyatronun senaryosundan, yazarından, iyi ve kötü karakterlerinden, dramatik sonuçlarından habersizlerdir. Savaşın dışında kalanlar bu geniş ve devasa kitlenin bir parçası değillerdir. Ama süreç o kadar sinsi işler ki sonunda seyirciler de bu gösteriyi benimsemek zorunda kalırlar.

Savaşın uyandırdığı düş kırıklığı da çok ağırdır. Büyük umutlarla girilen savaşlarda bile tahribat yüksektir ve umut yerini hayal kırıklığına terk eder. Savaşta ölüm ise ayrı bir konudur. Ölüme bakış açısı büyük ölçüde değişir. Önceden bir ölüm haberine bile dikkat kesilirken, savaş esnasında her gün gelen binlerce kayba karşı insanoğlu hissizleşir. Ölüm gündelik bir konu halini alır.

Acı çekmenin bir takım beklenen ve beklenmeyen sonuçları vardır. İnsanı hem fiziken hem de ruhen ilaç gibi etkiler; tabiri caizse onu pişirir. İnsan acıları yaşadıkça olgunlaşır, fikirleri temellenir. Yine de hem araç hem de sonuç bakımından insanoğlu savaşı lanetler. Çünkü o anda maddi ve manevi eksiklikler ağır basar. İlerde sonuçlarının meyvelerini toplayacağı faydalar ona çok uzaktır. İnsan anı yaşar ve anlık kayıplarının peşine düşer. O an kendi derdine düşer: Ağır psikolojik yıkımlar, yakınlarının kaybı, ev-yurt eksikliği… Bunların hepsi travmalara yol açar. En önemlisi sığınma içgüdüsünden mahrum kalışıdır. İnsan doğası gereği ait olma arzusu duyar. Savaşın en önemli tahribatı da burada kendini gösterir.

Ulusların farklı nitelikler taşıması savaş olgusuna süreklilik kazandırır. Bir tarafta teknolojik üstünlüğe sahip güçler, diğer yanda sömürülen, ezilen milletler… Freud, batılı beyazlar için “insan türünün liderliği üzerine düşen ırk” diyor. Ona göre, üstün nitelikte kabul ettiği beyaz ırk uygarlığını kullanarak çatışmaları önleyecek yöntemler bulmalıdır. Çünkü onlar uygar ve gücü elinde bulunduranlardır. Bilim ve sanat onların elindedir.

Freud’un bu görüşü belki de günümüzde yaşananların ironik bir onayı ve öngörüsü:  Dünya yönetiminde beyazların ağırlıklı sözünün geçmesi; savaş çıkaranın ve barışa çözüm arayanın aynı devletler olması.

 

Yorum Yazın