Güven

Her gün, “Aman Ha Dikkat!” nidalarıyla iletişim araçlarından uyarılar alıyoruz.

SGK’nın tuzaklarına dikkat,

Vatandaşa sinsi kredi kart’ı tuzağı,

Organik gıdada büyük tuzak,

Kanser hastalarına büyük tuzak,

Bankaların büyük tuzağı.

Yukarıdaki örnekleri olduğu gibi yazın, arama motorlarında karşınıza yüzlerce örnek çıkacaktır.  Hayal gücünüzü geliştirip çeşitlendirebilirsiniz de. Sonunda tuzak olan bir cümle kurmanız yeterli.

Görüldüğü gibi bir tuzak kültürü hem de başında “büyük” ibaresi ile dörtnala koşuyor. İki insan arasında başlayıp, ticari ve kurumsal ilişkilere kadar, yaşamın her alanında güven eksikliğinden kaynaklı huzursuzluk, dağılmayan bir sis gibi çöküvermiş üzerimize.

Öyle bir noktadayız ki, bebek mamasından başlayıp, mezarlıkta son buluyor güvensizlik zinciri. Ve uzun uzun anlatıyor konunun uzmanları, kamu kurumlarından dev şirketlere, mahalle bakkalından pazardaki esnafa kadar, nasıl ve ne şekilde kimlere karşı haklarımızı koruyacağımızı.

Bir masal gibi anlatırdı eskiler. Tüccarlar senet yerine söz verirmiş. Kapılarına kilit vurulmayan evler varmış. Darda olanın koşulsuz, karşılıksız imdadına yetişilirmiş.

Ne yazık ki,  masal tadında kulağa hoş gelen bu romantik örnekleri kendi çocuklarımıza veremiyoruz bugün.

Her ne kadar güven kavramının modernleşme süreci ile birlikte değer yitirdiği bir gerçekse, bir başka vahim gerçek de gündelik hayatta endişe ve şüphe duygularının hızla benlikleri sarmasıdır.

Oysa güvendiğimiz ölçüde mutluyuz. Ne yediğinden emin bir şekilde sofraya oturmak, sırta geçirilen elbisenin tene zarar vermediğini bilerek giyinmek, imzaladığımız sözleşmelere duyulan güvenle neye karşılık ne ödeyeceğimizi bilmek.

Bu arada sözleşmelerden konu açılmışken, işi sağlam tutanlarımız yazılı metinlere attığı imzalarla güvende hisseder kendini. Yaşam pratiğinde her zaman uygulanabilir mi bu yöntem? Elbette hayır. Yine de içimizi rahat tutup, “elimde kapı gibi sözleşmem var” derken, Emile Durkheim’in ünlü sözüyle karışıverir kafalar. Sözleşmeleri normatif çerçeveler olarak tanımlayan Durkheim “Bir sözleşmede her şey sözleşmeye geçirilemez” tezini ortaya koyar ki, işte tam burada, karşılıklı güven esası anlayışını cuk diye oturtur yaşamımıza.

Güven duygusu belki de soyut dünyanın toprağa gelen karşılığıdır. Bu duygudan yoksun, üretmeye, biçimlendirmeye çalışılan her değer ne yazık ki karşılık bulup gelişemeyecek, boşa harcanan emeğin geri dönüşü hastalıklı bir hasat olarak yaşamları mutsuz kılıp, anlamsızlaştıracaktır.

Yorum Yazın