İnsanlığımızın hali pürmelali

– Soma’da yitirdiğimiz 301 can için-

Hayatın manası üzerine pek az düşünüyoruz. Hiç ölmeyecekmiş gibi bir haleti ruhiye içinde, bencil isteklerimizin, kibir, hırs, haz ve şehvet duygularımızın peşinde koşuyoruz. İçimizden yükselebilecek her türlü ahlaki, vicdani sese kulaklarımızı kapatıyor; çevremizden bize yönelebilecek insani ve ahlaki her türlü uyarı, öğüt ve tavsiyeyi hasmane bir tavır olarak yorumluyoruz. Onun için ya yok sayıyor ya da bize yönelik bir düşmanlık olarak niteliyor, savaş açıyoruz. Gözlerimizden kin, nefeslerimizden ve sesimizden öfke yükseliyor; bu dünyanın geçici ve aldatıcı cazibelerinin peşinde zindana çeviriyoruz hayatı. Evrensel ilkeleri, değerleri hiçe sayıp, gaflet içinde tüketiyoruz ömürlerimizi, aynen Yunus’un dediği gibi:

Bu dünyanın misali benzer bir değirmene,
Gaflet onun sepeti bu halk öğünen dâne.

Değirmene varırsın, değirmenci sorarsın,
Azrail derler imiş o unu öğütene.

O su Hak varlığı, evliyâdır çark ekseni,
Çarkı göğe benzetmiş, övgümüz benzetene.

Ondan o çarkın yeri, o çakıldak ipleri,
Endişen karışık, kaygı ile perişane.

Öter çakıldak gece gündüz, öğütür döğer onu,
O gün durur gün bugün geçti ömür ziyana.

Bu yer, taşın altı gibi, deprenmez kaim durur,
Bu gök, taşın üstü gibi, gerek kim her dem döne.

Niceleri durmuş, gece gündüz nöbet bekler,
Niceleri için için yanmaz, bağırır durur rindâne.

Toprağa karışmış yatar, yaşı gelmiş kocalar,
Nöbet gelir yönelir hem pîre hem civâne.

O değirmenin tucu, o götürür hep gücü,
İşte bu dünyanın son ucu, fenâ olur fenâ.

O sepet teknesinin sonu ölüm döşektir,
Dâne tamâm olacak gerek ununu dökene.

Unluk mezarındır senin, sakın kabir azâbından,
Mustafâ böyle dedi inanırsan Kur’ân’a.

Nice bu temsilleri söyleyesin dolaşıp,
Yûnus sen gayret et derdin için dermana.

Söze gelince ne çok seviyoruz Yunus’u, Mevlana’yı. Dilimiz “yaratılanı severim yaratandan ötürü” diyor; kalbimiz hakikate ve insanlığa karşı buz kesiyor, taş gibi kaskatı. Kuşkusuz iman ettiğimizi söylüyoruz fakat şirk ile hercümerç olmuş bir ömrün manası üzerinde pek az düşünüyoruz. Sözün en doğrusunu, en güzel şekilde söylemeyi unutuyor; söylediğimiz zamanlarda da “Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir” şeklindeki ilahi uyarıyı pek az hesaba katıyoruz.

Halimizi ahvalimizi yeniden ve derinden tefekkür etmeye muhtacız.

Kâğıt toplayarak hayatını sürdüren yetmiş altı yaşındaki Fatma Nine’nin karşıdan karşıya geçerken yolda kamyon altında can verdiğini haberlerde duyuyoruz. Bir an kalbimiz sızlıyor, zihnimiz düşünmemek ve unutmak için zorluyor benliğimizi. Bedenlerimizin parçalandığı gibi, ruhlarımız, vicdanlarımız da paramparça oluyor, daha kabuk bağlamadan biri, nice yaralar açılıyor, kanadıkça kanıyor yüreğimiz, vicdanımız. Hep hatırlıyor unutmaya çalışan zihnimiz: parktaki gözleri görmeyen kedi yavrusunu; kırmızı ışıkta bekleyen yayaların arasında, kulağından yere sızan kan damlalarını kendi çevresinde dönerek yalayan köpeğin biçare halini; sokağın başında ailesi ile birlikte dilenen küçük çocuğu; işsizleri; evsizleri; yoksulları. Cinnet geçirenleri, fuhuşa sürüklenenleri, vahşileri, canileri, hırsızları bol ve kalabalık şehirler geliyor insanın zihnine. İnsan kibri kadar çirkin ve kaskatı binalarla, şehirlerin kalbine diktiğimiz buz gibi soğuk gökdelenlerle övünüyoruz. Tevazuun ve insan onurunun, cami minareleri gibi gökdelenlerin ayakları altında çiğnendiği bir çağda yaşıyoruz. İnsan bir an, Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati”ni anımsıyor, dudağında acı bir tebessümle.

Ve sonra, unutmaya çalışan zihnimizin çığlıkları yükseliyor yine: “Dokuz yaşındaki Mert tecavüze uğradı, öldürüldü”. Toplum olarak koruyamadık Mert’i. Cani kadar bizler de, yöneticiler de sorumlu, ağır vebal altında. Mert, nice yitirdiğimiz canlar gibi, Fırat’ın kenarında kaybolan bir kuzu değil miydi yoksa!

Ülkede yaşanan tecavüzleri, cinayetleri görmezlikten gelemeyiz. Meselelerin üzerine ciddiyetle eğilebilmek için, her cinayette, insanlık adına utanmalı, yas tutup, bayrakları yarıya indirebilmeliyiz. Ve bir adım daha atıp, insanların tecavüze uğramadan, cinayete kurban gitmeden, aşağılanmadan, hakarete uğramadan, onuruyla yaşayıp eceliyle ölebildiği bir ülkeyi ve dünyayı konuşabilmeliyiz.

21.04.2014

***

Bu yazıdan üç hafta sonra, Soma’da 301 canı yitirdik.

13 Mayıs günü Soma’da insanlığımız yoklandı; 301 canın çığlığı, ailelerin feryadı duyuldu.

301 can, her biri aynı gün, aynı yerde, adına kömür ocağı denen bir zindanda birbiri ardına mum gibi söndü; geride acılı çocuklar, eşler, analar bırakarak. Ölümleriyle, “insanların onuruyla yaşayıp eceliyle ölebildiği bir ülkeyi” konuşmaya muhtaç olduğumuzu hatırlatarak.

Sözün bittiği yerde; 301 can, aklımızda, yüreklerimizde…

Yorum Yazın