Kendini tanımak

Hayatı bir matematik hesabı gibi düşünelim. Böylece anlatmak istediğimize kolay bir yol bulabiliriz. Bir formül tasarlayalım. Bu formülü öyle ne süslü matematik bilgileriyle, terimleriyle ne de uzun uzun sembollerle ifade edelim. Yaşamımız özünde dört işlemden ibaret. Kısaca “Hayat = Yaşamak + Anlam Bulmak” şeklinde tanımlanabilir. Kişiye göre aradaki işlemi değiştirebilmek mümkün. Doğuştan iyimser ve neşeli biriyseniz çarpma (en özendiğim), geleceğe umutlu bakmıyorsanız bölme, hayatı sevmiyor, vaktinizin boşa geçtiğini düşünüyorsanız çıkarma işlemi şeklinde yorumlayabilirsiniz. Makul ve gerçekçi biriyseniz yalnızca toplamayla yetinebilirsiniz (En azından ben öyle yapmanızı öneririm).

Peki ya, araya bir işaret koyamıyorsak ne olacak? İşte o zaman hayat bizim için tanımsız bir hal alır. Hatta yaşanmışlık, benzerlik, her günün tekrarlandığı duygusu hayatımıza hakim olur. Bu nedenle anlam bulmak, yaşamla ilişkilendirilemeyeceği için kendine bu formülde yer bulamayacaktır. Kısacası “Hayat = Yaşamak” halini alacaktır. Maalesef daha da kötüsü olabilir. Yaşamımızın bazı dönemlerinde geçmişe özlem duyarız. Alıştığımız bizi biz yaptığına inandığımız bir şeyin yoksunluğunda, hayat daha da anlamsız bir hâl alır. Bu yaşadığımız çevrenin yani şehrin, sevdiklerimizin, arkadaş çevremizin, alışkanlıklarımızın uzağında kaldığımız zamanlarda ortaya çıkabilir. Bu dönemlerde insanlar için anlam bulmak sıfır hâlini alır. Bunun neticesinde “Hayat = Yaşamak x Anlam Bulmak” şekline dönüşür ve anlam bulmak yutan elemana dönüştüğü için formül sonucu da sıfır olur. Böylece hayat bize boş gelmeye başlar. Yaşanan anların değersizliği üzerine kurgulanır her şey. Gelecekten beklentilerimiz, tüm umutlarımız gözümüzde değersizleşmeye başlar. Geçmişteki anılarımız bir özlem halini alır ve gelecek ile geçmiş arasında bağ kurabilmemiz imkânsızlaşır.

Geçmişten bu kopamayış öyle bir takıntı haline gelir ki artık anlık isteklerimizin, maceracı duygularımızın, yaşam heyecanımızın, umutlarımızın yerini sıradanlık hissi, isteksizlik ve bıkkınlık alır. Erdem dediğimiz düşünceler niteliksiz takıntılar halini alır veya sığınacağımız vazgeçme bahanelerimize dönüşür. Gözümüze, her yeni tanıdığımız insan bir diğerinin aynısı gibi görünür; konuştuklarımız bir önceki sohbetlerin tekrarı gibi.

Bu durumda ne yapılabilir?

Yapılacak şey sanırım kendimizi yeniden tanımaya çalışmak olmalıdır. Aslında bizi bunalıma iten şey hayatın kendisi değil, hayatı yaşama ve algılama şeklimizdir. Bizler kendi dünyamıza yaptığımız bu yolculukta en iyi tanıdığımızı sandığımız ama aslında en az tanıdığımız kişi ile karşılaşırız. Bu kişi aynada gördüğümüz kişiden başkası değildir. O insanı gerçekten tanıyabilirsek, farkına varamadığımız şeyleri kendi içimizde bulabilir ve kendi gölgelerimiz olmak yerine kendimiz olabiliriz. Çünkü bizi biz yapan ve hayatı anlamlandıran yalnızca yaşananlar değil, yaşarken kendimize katabildiklerimizdir. Öyle ki her an ve her durum bizi kendimizi tanımaya bir o kadar yaklaştırır.

 Kendini tanımak

Yorum Yazın