Kültür endüstrisinin otoriter kişilik tarafından takibi

Gelişim mi, Dönüşüm mü?

Hegel’e göre, gelişimin gerçeğin en yüksek ifadesi olduğu mutlak doğrudur. (Principles of development) .“Doğa”nın gelişimi ve “fikir”in gelişimi farklıdır. Bu farklılık “zaman” ve “mekan” kavramları ile gelişimi yaşayan birey, kitle, obje veya durum üzerinde iç ve dış etkenlerin müdahalesi ile belirginleşir.[1] Bana göre, fikrin gelişimi doğaya bağlıdır. İnsanın algısı tamamen doğa ile ilintilidir. Doğal olmayanı insan algılayamaz ve algılayamadığı unsuru geliştiremez. Eğer doğaya bağlı organik yapılar gelişmezse insanda fikir geliştiremez. Hegel’e göre düşüncede dahil olmak üzere bütün organik biçimler iç kararlılığa sahip olduğundan gelişim için potansiyel taşır.[2] Bir objenin veya durumun, önceden ne olduğu, şu anda neye dönüştüğü ve ne hale geleceğinin bilinmesi, o obje veya durum hakkında en mutlak doğruya ulaşılmasını sağlar.

Hegel gelişimin kaçınılmaz olduğunu ve doğanın gelişimi ile fikir’in gelişiminin farklı olduğunu söylüyor. Bence bu düşünceye sadece gelişimin (development) değil doğanın veya düşüncenin formunun da dönüşmesinin kaçınılmaz olduğu (structural transformation) görüşünün eklenmesi gerekmektedir. Habermas 1962 yılında “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” (The Structural Transformation Of The Public Sphere – An inquiry into a category of burgeois society) yazdığı kitabında demokrasinin dönüşüm biçimleri hakkında fikirler vermişti ve belki de günümüzün etkileşimli (interactive) sosyal medyasının habercisi olmuştu. Ancak dönüşümün daha geniş bir kapsamda ve sadece dönüşüm anlamında yani içerisinde gelişme unsuru olmadan sadece form değiştirme manasında kullandığımızda ve Hegel gibi fikri tüm organik biçimler için tasarladığımızda, karşımıza belki de yirmi birinci yüzyılda geldiğimiz şu noktanın bir ilerleme sayılamayacağı, sadece bir dönüşüm olduğu ihtimali çıkıyor. Hegel gelişimi etkileyen unsurları, zaman, mekan, iç ve dış etkenler olarak değerlendiriyor. Dönüşümü etkileyen unsurlarda ise mevcut etkenlere ek olarak dönüşenin iç ve dış etkenlerinin birbirine karışıp başlı başına bir etken oluşturması veya başka bir deyişle organik ve inorganik maddelerin karışarak dönüşüm için bir etken haline gelmesi söz konusudur. Tabi bu durumda iç etkenleri organik, dış etkenleri de inorganik şekilde genellememiz gerekmektedir. Bence bu etken şeklini “Hibrit Etken” (Hybrid Determinant) olarak isimlendirmek uygundur. Hibrit etken, çağımızda yaşayan insanların dönüşüm şekillerini ve süreçlerini belirleyen en önemli yapıdır.

Kültür Endüstrisi ve Pasifizasyon

Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın yazdığı “Aydınlanmanın Diyalektiği” (Dialectic of Enlightenment) (1944) isimli kitapta, “Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı olarak Aydınlanma” bölümünde “kültür endüstrisi” kavramı vurgulanıyor. Adorno ve Horkheimer’a göre, filmler, radyo programları, dergiler gibi dönemin kitle iletişim araçları sermaye sahipleri ve siyasi figürler tarafından manipülasyona uğratılmış ve endüstriyel bir üretim şekline geçmiştir. Endüstriyelleşen bu kitle iletişim araçlarını kullanan kültür endüstrisi, sosyal kitleleri pasifizasyona sürüklemiş ve gelir düzeyi, ne olursa olsun herkesi uysallaştırmış ve uyuşturmuştur.[3] Adorno ve Horkheimer, dönemlerindeki yapı gereği, kültür endüstrisinin pasifizasyona her gelir düzeyindeki insanı sürüklediği tezini savunmuşlardır. Bence bugün kültür endüstrisinin etkisi altında kalmış, sadece her gelir düzeyinde değil aynı zamanda her eğitim düzeyinde insan bulmak da mümkündür. Bu durum eğitim sürecinin kalitesizleşmesinden dolayı değil, kültür endüstrisinin ürünlerinin rekabet sebebiyle zaman içerisinde hedef kitlesini genişletmesi ve insanın iç güdülerini subliminal yöntemlerle provoke etmesi ile ilgilidir. Günümüzde çok donanımlı bir insanın dahi, bazen şartlanmış bir biçimde efektlerle süslenmiş, içerik adına bir yoğunluğa sahip olmayan sinema filmleri veya müzik prodüksiyonları gibi popüler kültürün enstrümanlarını, istemese bile kendini zorlayarak tükettiğini görebiliyoruz. Örneğin çok iyi eğitimli bir entelektüel sinema salonunda kendi donanımına daha uygun bir film yerine herkesin gittiği popüler bir filmi seçebiliyor ve çoğu zaman bu seçim istemeden, sonunda memnun kalmayacağını bilerek yapılıyor.

Porno Kültürü Endüstrisi

Adorno ve Horkheimer’a göre kültür endüstrisinin en önemli silahı kolay tüketim, en tehlikeli yanı ise kapitalist sermaye tarafından üretilen ürünlere doğru, sahte bir psikolojik ihtiyaç yaratmasıdır.[4] Bence günümüzde kültür endüstrisinin kolay tüketim ile birlikte ikinci silahı sosyal medya ve internet haberciliği ile gelişen hızlı yayılma etkisidir. En tehlikeli yanı ise Adorno ve Horkheimer’ın belirttiği sahte psikolojik ihtiyaç yaratılması olgusunun kültür endüstrisi ürünlerinin hızlı yayılma etkisiyle birleşip insanoğlunun kontrolünden çıkmış olmasıdır. Adorno ve Horkheimer gerçek psikolojik ihtiyaçların “özgürlük, yaratıcılık ve içten mutluluk (genuine happiness)” olduğunu belirtir.[5] Bugün bu üç özellik de kapitalizm tarafından yaratılmış tüketim odaklı insan yığınlarının içerisinde yoktur.

Kapitalizmin insan üzerindeki etkileri ve modern teknoloji felsefesi üzerine çalışan Herbert Marcuse, 1960 ve 1970’lerde Marksist görüşün “Sınıf Mücadelesi” (Class Struggle) kavramını reddeden ve işçi sınıfı hareketinin yerine, esas aktivasyonu öğrenci hareketlerinin gerçekleştireceği fikrini savunan “Yeni Sol” görüşünü ortaya atmıştır. Marcuse, “baskıcı içgüdü yönlendirme” (repressive desublimation) kavramı ile, yapay ve ilkel seksüel dürtülerin kitleleri meşgul ederek “içgüdüsel yönlenme” sağlayacağını ve bu kitlelerin politik enerjileri tükenmiş, engellenmiş, kabul edici hale gelmiş olacağını ifade eder.[6]

Bugün kapitalizmin ilkel dürtüleri kullanma şekli Herbert Marcuse’un “baskıcı iç güdü yönlendirme” kavramı ile ifade ettiği yöntemlerden çok daha ilerilere gitti. İnsan içgüdülerinin psikolojik anlamda incelenmesi, 19.yy’dan beri insanlığın üzerinde çalıştığı bir durumdur. İçgüdü bugün kitlelerin tüketim biçimleri üzerinde büyük rol oynar ve 19.yüzyıldan bu yana kapitalizmin enstrümanları sayesinde dönüşüme uğramıştır. İnsanlığın kontrolünden çıkmış olan tüketim çemberi kitlelerin içgüdülerini de dönüştürmektedir. İçgüdü sömürüsünü 20. Yüzyılın başlarından itibaren “Porno Film” endüstrisinde şiddetli bir biçimde görmekteyiz. Herbert Marcuse’un “baskıcı içgüdü yönlendirme” kuramının başlıca enstrümanlarından biri bence “Porno Film Endüstrisidir”. Bu endüstri içerisindeki ürünlerin dönüşüm biçimleri, kapitalizmin gelebileceği noktayı da anlamamızı sağlar. Şiddet içeren, erkek ve kadın kavramlarını nesnelleştiren, insan algısını yorumlamadan ve düşünmekten içgüdüsel olarak uzaklaştıran bu tarz ürünler bugün kendini toplumsal anlamda, ahlaki olarak yasallaştırmış ve bildiğimizden farklı olarak “dönüşmüş” şekilde karşımızdadır. 21. Yüzyılda vizyonda olan çoğu film ve televizyon yapımı saklı pornografi barındıran bir yapıdadır. Özellikle korku filmlerinde gördüğümüz bu yapı, sinematografik olarak incelendiğinde kamera açıları, planlar, ışık kullanım şekilleri, diyalog kurguları itibarı ile porno filmler ile benzeşmektedir. 2004 yılında “Twisted Pictures” yapımcılığında yönetmen “James Wan” tarafından çekilen “SAW” (Testere) filmi devamında yedi bölüm sürmüş ve en son bölüm 2010 yılında stereoscopic üç boyutlu olarak çekilmiştir. Filmde insanların makinalar ve düzenekler ile parçalara ayrılarak katledilmesi tüm dünya toplumlarında, sinema salonları gibi kamusal alanlarda, açık pornografinin göreceği tepkiyi görmeden izlenmiş ve yüksek gişe geliri sağlamıştır. Bir başka örnek ise ülkemizde Fox Tv ekranlarında “Sinerji Yapımcılık LTD” şirketi tarafından, Burçin Özdemir’in yapımcılığında çekilen, sunuculuğunu İrfan Kangı’nın üstlendiği “İmkansız Karaoke” adlı yarışma programıdır. Bu programda yarışmacılar çeşitli engellemelere karşı koyarak şarkı söylemeye devam etmeye çalışmaktadırlar. Bu engellemeler yarışmacıların yüzlerine pasta yapıştırılması, kafalarına yumurta atılması, vücutlarına ağda yapılması, yılan dolu bir su tankının içine atılması gibi vahşet içeren engellemeler şeklindedir. Bir başka bireyin gördüğü şiddet ve çaresizlik üzerinden yaratılan eğlendirme ve takip ettirme etkileri porno filmlerde de mevcut olan bir yöntemdir. Bu tarz bir gizlenmiş porno içeren yapımın tehlikesi sinema filminden daha tehlikelidir çünkü televizyon yapımları sinema filmleri gibi bireylere seçim şansı bırakmaz. Yayın akışı, izleme yönteminde tek otoritedir.[7]

Bence tehlike pornografinin dönüşmüş olmasında değildir. İnsanoğlu belki de varoluşundan beri toplum kuralları dışında kalan yasakları ve ayıpları seyretme ve kendisini o yasaklar ve ayıpların içerisinde hayal etme içgüdüsüne sahip olmuştur. Ancak asıl tehlikeli olan bu yasakların ve kuralların ihlallerini meşrulaştırmak ve bu işlemi kitlesel iletişim platformlarında subliminal olarak yönetmektir.

Nesnelleştirmeyi Organik Anlamda Yaşayan Türkiye

Marks “Nesnelleştirme” kuramında bir işçinin emeğinin karşılığı olan ürünün o işçinin karakterini ve sosyal ilişkilerini yapılandırdığını belirtir.[8]

Marcuse bu kavramı geliştirmiş ve kapitalizm içerisinde sanayileşme sonucu artan tüketimin, tüketicileri satın aldıkları ürünlerin fiziksel ve zihinsel olarak bir parçası haline getirdiğini belirtir.[9]  Bu tarz bir görüş çok daha önceleri “The Theory Of The Leisure Class” kitabında Thorstein Veblen tarafından ele alınmıştır. “Dikkat Çekici Tüketim” (Conspicuous Consumption), Veblen bu kuramında insanların tüketimlerinin, kendi ekonomik güçlerini ispat etmek veya iddia etmek amacıyla, toplum içinde bir statü edinme uğraşısı olduğunu söyler.[10]

Modern sosyologlardan Jean Baudrillard, Siyasal Ekonomi, Semboller ve Tüketim Toplumunda Nesnel Sistem Değerlendirmeleri (The System of Objects,For a Critique of the Political Economy of the Sign, and The Consumer Society) isimli kitabında tüketimin üretimden önce yapıldığını ve tüketim olgusunun üründen daha değerli olduğunu vurgulamıştır.[11]

Bütün bu kuramların ışığında bugünkü tüketimi gözlemlediğimizde, sosyal statü kazanma hırsının, ürünler ile organik bağ kurma hevesinin, ekonomik gücü sayesinde satın aldığı ürünler vasıtasıyla, o ürüne sahip olamayan bireyi ezme dürtüsünün, ihtiyaç giderme değil tüketim odaklı tüketimin, toplumumuzda fazlasıyla mevcut olduğunu görüyoruz. Bu mevcudiyet sadece bugüne ait değil, fakat bu günün farkı, yukarıdaki güdümlenmelerin hepsine din, inanç ve ahlaki açıdan şiddetle karşı çıkan bir kitlenin, bu güdülere sahip olmasıdır.

Türkiye özellikle 1990’lı yıllarda hızla yükselen radikal dini hareket etkileri yaşadı. Bir takım kuvvet merkezlerinin haksız ve başarısız politikaları ile gerçekleşen 28 Şubat dönemi ise günümüz koşullarını şekillendirdi. Yalnız bu koşullar şekillenirken, geçiş noktalarında “Milli görüş” tarafından yaşanması beklenen bir takım gelişimler, dönüşüm olarak yaşandı. Dünyanın 20. Yüzyılın başlarından beri yaşamakta olduğu kapitalizme hizmet eden bir liberalleşme sürecinde olması, sosyal ve siyasal ekonomilerin bu süreci esas belirlemiş olması ve kapitalizmin insan kontrolünden çıkmış olması, Türkiye’de İslami hareketin bir gelişim değil bir dönüşüm yaşamasını sağlamıştır. Bu dönüşüm en rahat biçimde 2000’li yıllarda yaşayan “Milli Görüş” fikrini benimsemiş muhafazakar kesimde görülmektedir. 80’li ve 90’lı yıllarda “Ulusalcı Görüş” fikrini benimseyen muhafazakar kesim 2000’li yıllarda dönüşmüş ve bugünkü “islami burjuva” kesimini oluşturmuştur.

80’li 90’lı yılların “ulusalcı görüş” taraftarları da 2000’li yılların “İslami burjuva” taraftarları da özlerinde aynı yapılanma şekli içerisinden gelmektedir.

Aynı Estetik, Dönüşen Cemaat

Bu yapılanma şekli Benedict Anderson’un “Imagined Community” (Hayali Cemaatler) kavramı ile açıklanabilir. Bu kavram bir takım idealler ve düşünceler içerisinde olan bireyin kendi gibi düşündüğü diğer insanların varlığını maddi şekilde değil ama manevi şekilde hissederek, bir cemaatin üyesi olarak kendini kabul etmesi ile ilgilidir. Bireyin idealleri ve düşünceleri, kapitalist sistem içerisindeki iletişim araçları ve siyasi güç odakları tarafından öğretilmiş şartlandırmalar şekillendirilir.[12]

Ulusalcı (Milliyetçi Mukaddesatçı) görüşlü kesimin dünyanın sosyo-politik ve sosyo-ekonomik yapılanmaları gereği yapısal bir dönüşüm geçirip bugünkü İslami burjuvayı oluşturması, en net bu kesimlerin bayan temsilcilerinin incelenmesi ve karşılaştırılması ile anlaşılabilir. Örneğin İslami burjuva görüşünün bayan temsilcilerinin estetiğe bakış açılarını incelediğimizde genel olarak karşımıza Thorstein Veblen’in “Dikkat Çeken Tüketim” (Conspicuous Consumption), kuramına uygun bir tüketim biçimi çıkacaktır. Yani tüketim sebebi ürünün beğeniye hitap etmesi değil maddi değerinin yüksek olmasıdır. Benzer tüketim şekli ulusalcı görüşlü kesimin bayan temsilcilerinde de vardır. Daha açık olmak gerekirse 80’li 90’lı yıllarda üst düzey bir subayın eşinin estetiğe bakış açısıyla 2000’li yıllarda Devlet Bakanlığı yapan bir siyasetçinin eşinin estetiğe bakış açısı aynıdır. Veblen’in kuramlarındaki gibi tüketim üzerinden sosyal statü kazanma hırsı, Marcuse’un kuramlarındaki gibi satın alınan ürünün bir parçası haline gelme güdüsü, Jean Baudrillard’ın görüşlerindeki gibi ürün için tüketim değil tüketim için tüketim yapılması, özünde aynı, tanımında farklı olan bu iki kesiminde estetiğe bakış açılarını hatta estetiği algılayış biçimlerini bize anlatmaktadır. Bu iki kesim de estetiği, satın alınan, sahip olunan ve bu sahibiyet vasıtasıyla kazanç sağlanması gereken bir eşya olarak algılamaktadırlar.

Bu iki kesimi tek bir çerçeve içerisinde tanımlamak gerekirse, bu çerçeveyi “iktidar sahipleri yakınları” olarak çizebiliriz.

Otoriter kişiliğin dişi ve erkek halleri

Sosyolog ve psikanalist Erich Fromm “Otoriter Kişilik” (Authoritarian Personality) terimini 1900’lü yılların başlarında ortaya attı.[13] Otoriter kişilik, kendi üstü olarak gördüğü bir sistemin veya kişinin mutlak hakimiyetine sorgulama kabul etmeden boyun eğen ve alt sınıfında olarak gördüğü veya sorumluluğunda olan kişilerin üzerinde mutlak hakimiyet kurma hakkını kendinde gören, potansiyel faşizm destekçisi bir birey tanımı olarak açıklanabilir.[14]  Ben bu tanımın iktidar sahipleri için uygun bir tanım olduğu görüşündeyim. İktidar sahipleri yakınlarının psikolojilerinde ise “ego” çok daha zayıftır ve hatta yok gibidir. Dolayısıyla “otoriter kişilik” tanımında belirtilen iç çatışmayı yaşamazlar. Sadece temel içgüdüleri ve onları doyurmak amacıyla dış dünya toplumsal dengelerini başarılı bir şekilde kurabilen gelişmiş süperegoları vardır.

Freud’un geliştirdiği insan psikolojisinin yapısal modeli içerisinde “id” insanın bir an önce doyurmak istediği ilkel içgüdülerini temsil ederken ego gerçekçilik çerçevesi içerisinde bu içgüdüleri yarar – zarar durumlarına göre tahlil eder izin verir veya engeller. Süperego ise egonun süzgecinden geçmiş olan güdüleri toplumsal öğrenilmişliklere, babanın ve annenin birey üzerindeki etkilerine göre değerlendirir ve onaylanma hazzı edinme ihtiyacı taşır.[15] Theodor Adorno’ya göre Otoriter Kişilik zayıf bir ego ya sahip fakat otoriter bir süperegonun etkisi altındadır ve zayıf ego id’in açlık, su, cinsellik, dışkılama, ısınma gibi kuvvetli içgüdüsel dürtülerini denetlemekte zorlanır. Süperego id ile karşı karşıya kalınca kişinin davranışlarında çeşitli bozukluklar ve dengesizlikler yaşanması normal hale gelmektedir. Bana göre otoriter kişilik cinsiyet doğrultusunda ikiye ayrılır. İlki egosu zayıflamış, erkek otoriter kişilik ki burada id’i dengelemeye çalışan yetersiz bir ego durumu vardır ve başarısız olsa bile normal bir denge arayışı içerisindedir. İkinci ve daha tehlikeli olan durum ise dişi otoriter kişiliktir ve bu kişilikte ego yok olmuştur. Süperego sadece id’i tatmin amaçlı plan yapar ve akılcı bir süreç yönetimi içerisinde uygular. Aslında dişi otoriter kişilik davranış bozukluğu yerine tam bir denge içerisindedir. Dişi otoriter kişiliğin dengesini bozan tek unsur tüm kadınların ilkel güdüleri arasında yer alan “annelik içgüdüsü”dür ki kadın, bu içgüdüyü adet dönemi, lohusalık, hamilelik gibi anatomik olarak yaşadığı belirli periodlar dışında süperegosuyla kontrol edebilme yeteneğine sahiptir.

Burada sorulması gereken soru bence “Neye göre davranış bozukluğu?” şeklinde olmalıdır. Otoriter kişilik tanımı aslında rekabetin sürekli artarak vahşileşen kapitalizm sistemi içerisinde, güçlü olanın güçsüzü yok etmesinin normal karşılandığı bir yapıda, pek de sıra dışı bir karakter tanımı değildir. Hatta böyle bir sistemde, normal olanın yani Adorno ve Horkheimer’ın belirttiği özgürlük, yaratıcılık ve içten mutluluk gibi gerçek psikolojik ihtiyaçlarını doyurmuş olan bireyin, sıra dışı ve kabul görmeyen bir hal oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla otoriter kişilik kapitalizm ile kol kola girmiş, günümüz tüketim dünyasında virüs gibi insanların egolarını parçalamakta ve ulusalcı kesim veya İslami burjuva, adına her ne dersek diyelim, kendi bireylerini yaratmaktadır. Bu bireyler, kişilik yapılandırmalarını ve toplumsal yapılarını oluşturmak için kapitalizmin tüketimi destekleyici enstrümanları olan medya ve multimedya sayesinde içgüdülerinin sömürülmesi vasıtasıyla oluşturuyorlar. Estetik anlayışlarını gizli porno barındıran filmler, televizyon dizileri, yarışma programları ve basılı medyadan ediniyorlar. İnsanın psikolojik ihtiyaçları dönüşüyor. Dönüşen bu ihtiyaçlar insana içten mutluluk (genuine happiness) vermeye başladığı anda, insanlık özgürlük ve yaratıcılık gibi esas psikolojik ihtiyaçlarına gereksinim duymayacaktır.

 


[1] Cowen P.  Shenton R.W., Doctorines of Development, Routledge, (Londra, 1996) s. 113.
[2] Cowen P.  Shenton R.W., Doctorines of Development, Routledge, (Londra, 1996) s. 113.
[3] http://en.wikipedia.org/wiki/Culture_industry#cite_note-Durham2003p66-1
[4] http://en.wikipedia.org/wiki/Culture_industry#cite_note-Durham2003p66-1
[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Culture_industry#cite_note-Durham2003p66-1
[6] Anthony Elliot, Larry Ray, Key Contemporary Social Theorists. 
[7] http://www.haberler.com/urfalinin-cigliklari-ingiliz-basininda-4233249-haberi/
[8] http://www.marxists.org/glossary/terms/o/b.htm#objectification
[9] Herbert Marcuse, One Dimensional Man, Sphere Books (1970), s. 9.
[10] 
http://en.wikipedia.org/wiki/The_Theory_of_the_Leisure_Class
[11] http://en.wikipedia.org/wiki/Jean_Baudrillard
[12] http://en.wikipedia.org/wiki/Imagined_communities
[13] The Authoritarian Personality. Adorno, T. W., Frenkel-Brunswik, E., Levinson, D.J., Sanford, R. N. (1950)
[14] http://en.wikipedia.org/wiki/Authoritarian_personality
[15] http://psychology.about.com/od/theoriesofpersonality/a/personalityelem.htm

 

Yorum Yazın