Lükslerin dehası: Oscar Wilde

Aptalların geçit töreni gibi

  Salınarak yürüyorduk avluda

  Hiçbir şey umurumuzda değil

  Bir Tugaydık şeytanın buyruğunda

  Ya da neşeli bir maskeli balo

  Kafalar kazınmış, ayakta pranga.”

          (Reading Hapishanesi Baladı s.34)

 

Oscar Wilde, hayatımda yer edinmeye daha ufacıkken “Mutlu Prens” masalıyla başladı. Bir bülbülün gül ağacıyla konuşabileceğini, yeşil keten kuşunun orman sakinlerine masal anlatabileceğini onun masalında öğrendim. O zaman çok derinine inemesem de yıllar sonra okuduğumda “Mutlu Prens” bana hayatın hüzünlü yanını gösterdi: tıpkı yazarının yaşadığı gibi…

Aslında yüzyıllar öncesini düşündüğümde bu deha; yazdığı kitaplarla, savunduğu düşüncelerle ve hayat tarzıyla yetişkinler dünyasının dışlanan, sansasyon yaratan yazarı olmuştu.  Kim bilir, belki de sürekli eleştirdiği yetişkin dünyadan bir an olsun kaçabilmek için yazmıştı bu masal kitabını.

Yıllar geçti. Üniversite yıllarında tekrar karşıma çıktı Oscar Wilde. Dorian Gray’in Portresi…

İngiliz Edebiyatı hocamız Petru Golban, nasıl güzel sevdirdi bize Oscar Wilde’ı ve estetik akımını.

Dorian Gray’in Portresiyle büyülenmiştim sanki. Yıl 2008 falan olmalı.

Ama düşünün ki Viktorya Dönemi İngilteresi… Herkes yüzüne ahlak maskelerini takıp, ahlak polisi kesilmiş. Oscar da tutmuş iki erkeğin ilişkisini anlatan bir kitap yazmış. Yuhlamalar, dedikodular, dışlamalar ve sonunda gelen hapis yaşamı… Oysa ne demişti Oscar Wilde; “Kitabın ahlaklısı, ahlaksızı olmaz. Kitabın iyi yazılmaşı olur, o kadar” Hatta bundan daha da cesurunu duruşması sırasında söyler. Edebi değeri kimin umurunda?  Salonda tepkiler, çoğalırken Oscar neyin içine düştüğünü fark eder. (1895)

Oysa o yıllar önce 1881’de Estetik Akımı üzerine konferansa New York’a giderken ABD gümrük memurları ona deklare edecek bir şey sorduklarında: “Hayır. Bildirmem gereken bir şeyim yok, dehamdan başka.” demişti.  Sonrasında ise o muhteşem sunumu değil gerçek deri pabuçları, abartılı Byron tarzı gömleği, paltosundaki kürkleri konuşulmuştu. Evet, o lükslerin dehasıydı. O dememiş miydi:? “Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım.”

Nerden nereye derler ya aynen öyle… Lüks otel harcamaları, kürkler, dünya seyahatleri, pahalı restoranlar, pahalı hediyeler…  Sonunda gelen hapis, iflas ve üçüncü sınıf bir otel odasında son bulan bir dehanın hayatı.

Oscar Wilde’ın dehası, nükteleri ölüm anına kadar devam eder. Kendisi de aslında böyle berbat bir otelde ölmeyi kendine yakıştıramaz, aynı zamanda otelin dekorasyonuyla, kötü duvar kâğıdıyla bile dalga geçerek; “Ya ben giderim ya da bu duvar kağıdı” der. Bir deha yeryüzünden böylece göçer gider. Yıllar sonra, O’nu hapishaneye haksız yere gönderen İngiltere; Oscar’ı edebiyatlarının dehaları arasında göstermeye başlar. Oysa bilmez midirler ki, Oscar dehasının büyük çoğunu Reading Hapishanesinde bırakır. Oradan sonra üretkenliğini kaybeder ve yaşamının son üç yılını yazmadan geçirir.

Halk korkunçtur; insanı yalnız son yaptığıyla tanır. Şimdi Paris’e gitsem, beni yalnızca bir mahkûm olarak görmek isterler.” (De Profundis, s.16-17)

  

Yorum Yazın