Macide Öğretmenim

Rahmetli anneciğimin elimden tutup beni ona teslim ettiği okulun ilk günü duymuştum yumuşacık, sevecen sesini ilk kez Macide Öğretmenimin. Onu tanımamın tüm yaşamımı nasıl olumlu etkileyeceğini ancak yıllar sonra anlayacaktım. Öğretmenin ne demek olduğunu, “İnsan yetiştirme” deyiminin anlamını onun sayesinde idrak edecektim.

Tam bir İstanbul hanımefendisiydi Macide Öğretmenim. Saçları genellikle yapılı, yapılı değilse bile mutlaka toplanmış olurdu. Etek ve tayyörden oluşan takım içine bluz giyerdi. Boynuna elbisesinin rengine uygun fular takardı. Ayakkabıları her zaman temizdi. Yüzünde abartılı olmayan makyaj olurdu. Sesi berraktı, aksanı tertemizdi. Ömrünün 22 yılını İstanbul dışındaki okullarda geçirmiş, memleketin neresinde görev verilirse, oradaki çocukları yetiştirmek için çırpınmıştı. Mesleğinin son üç yılında artık diyar diyar dolaşmaktan yorulmuş, İstanbul’a dönmek ve bu son üç yılı burada tamamlamak istemişti. Onun bu kararının aslında benim şansım olduğunu, kırk altı kişilik bir sınıfta, o zamanki adıyla Maarif Kolejini kazanan yirmi üç öğrenciden biri olma şansını elde ettiğimde anlayacaktım.

Kısa zamanda kutsal bir sevgiyle bağlandım ona. Sanki görünmez bir mıknatıs beni ona çekiyordu. Sınıfta gözlerimi ondan ayırmıyor, her hareketini dikkatle takip ediyor, her sözünü hemen hafızama yerleştiriyordum. Onun her dediğini koşulsuz benimsiyor, hemen yapmak için çırpınıyordum. Onun gözüne girebilmek için o kadar çok çalışıyordum ki, birinci sınıfı birincilikle bitirdim. Yıl sonunda karnemi verirken, omuzlarımdan yavaşça tutup yanaklarıma kondurduğu öpücükler sanki dünyalara bedeldi benim için.

İkinci sınıfa başladığımızda bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptı öğretmenim, beni Kitaplık Kolu Başkanı seçti. Tabi o zaman bunun benim için değerini anlamam mümkün değildi. O günden sonra kitaba hep değer verdim, elimden hiç bırakmadım. Bulduğum her şeyi okudum. Tam bir kitap kurdu oldum. Son sınıfa kadar da Kitaplık Kolu Başkanlığını kimseye bırakmadım.

İkinci sınıftan itibaren sınıfta küme düzenine geçirdi bizi öğretmenimiz. Her küme altı öğrenciden oluşuyordu ve üçerli iki sıra halinde karşılıklı oturuluyordu. Her küme, aralarından birini Başkan, birini Başkan Yardımcısı, birini Sözcü, birini Yazıcı seçiyordu, kalan iki kişi Üye idi. Böylece hem hayatımızın ilk demokrasi dersini almış hem de küçük bir cemiyet oluşturmuştuk. Artık bütün konular küme olarak işleniyordu. Kümedeki herkes o konu hakkında bilgi topluyor, daha sonra bu bilgiler beraberce değerlendiriliyordu. Hatta bunun için hafta sonları da bir araya geliniyordu. Sonra Yazıcı bu bilgileri yazıya geçiriyor, çeşitli resimlerle örneklendiriyordu. Sunuş günü geldiğinde de tüm küme elemanları kara tahtanın önünde toplanıyor ve Küme Sözcüsü konuyu sınıfa sunuyordu. Böyle bir çalışma düzeninde öğrencilerin derse katılmaması ve konuyu anlamaması mümkün değildi. Çünkü küme içinde belli bir hiyerarşi ve otokontrol mekanizması vardı.

Üçüncü sınıfı bitirmemize birkaç ay kala, bir söylenti dolaşmaya başladı okulda: “Macide öğretmen emekli olacakmış”. Zaten son zamanlarda bir şey dikkatimizi çekiyordu. Öğretmenimizin sesi artık eskisi kadar gür çıkmıyordu, daha kısık bir sesle konuşuyordu. Ancak çocuk aklımızla bunun ne anlama geldiğini bilemiyorduk. Fakat hepimiz tedirgin olmuştuk. Bunu derhal fark eden o müstesna insan, sınıfta hepimizi rahatlatan açıklamayı yaptı; emekliliğini iki yıl erteleyecek, bizi kesinlikle yolda bırakmayacaktı. Tabi onun bu kararı almasında velilerimizin toplanarak bizzat evine kadar gidip, yalvarmalarının da rolü olduğunu yine yıllar sonra anlayacaktık.

Artık beşinci sınıfa gelmiştik. Öğretmenimizin sesi iyice kısılmıştı. Eski güçlü hali de kalmamıştı. Ama bizlerle uğraşırken gösterdiği çabada en ufak bir eksilme hissetmiyorduk. Bir gün sınıfta, artık beşer kişilik gruplar halinde hafta sonları yani Cumartesi ve Pazar günleri onun evine gideceğimizi ve ders çalışacağımızı söyledi. Çünkü o yılın sonunda Kolej Sınavları vardı. Fedakarlık timsali o büyük insan, öğrencilerinin maddi durumlarını biliyor ve evini dershane haline getiriyordu. Neyin karşılığında derseniz; maddi olarak koca bir “hiç”, manen “insan yetiştirmenin verdiği o büyük haz”. Evinde özel ders alırken, kocaman yuvarlak masaya gelen çaylar, kekler, börekler, çeşit çeşit kurabiyeler de cabası.

Nihayet sınav günü geldi çattı. O zamanlar, Kolej Sınavları iki aşamalı yapılır ve ilk aşamaya herkes kendi okulunda girerdi. Bir gün önce bize, her zamanki gibi akşam erken yatmamızı, sabahleyin mutlaka kahvaltı etmemizi tembihledi. Ertesi sabah okula gittiğimizde hepimizden önce gelmişti. Son derece şık giyinmişti. Bir gurur abidesi gibi duruyordu. Hepimizi tek tek karşıladı, hatırımızı sordu ve yanaklarımızdan öperek sınav salonuna uğurladı. Sınav sırasında bir ara pencereden baktığımda, aşağıda öğretmenimin bir köşede sessizce ağladığını fark ettim. Bunun sevinç gözyaşları olduğunu, çünkü öğrencilerinin başarısından emin olduğunu da tabi yine yıllar sonra anladım.

Sınav sonuçları açıklandı. Kırk altı kişilik sınıftan tam yirmi üç kişi o zamanın en önemli kolejlerinin ön sınavını kazanmıştı. Benim de aralarında bulunduğum bu yirmi üç kişi ikinci sınavda istedikleri okula girmeye de hak kazandı. Öğretmenimiz bu başarıyı kutlamak için ailelerimizin de katıldığı büyük bir piknik düzenledi. Aslında bu tüm sınıfın mezuniyet balosu gibi bir şeydi. Ama o yirmi üç kişi piknik boyunca özel tebrik aldılar tabi.

Ertesi gün sınıfta karnelerimizi ve diplomalarımızı gururla dağıtan öğretmenimiz, emeklilik dilekçesini de verdiğini söyledi. Nihayet dinlenebilecek, kendisine ve ailesine daha fazla zaman ayırabilecekti. Aslında, üzülmeyelim diye bizden, hatta velilerimizden titizlikle sakladığı hastalığının tedavisine daha fazla zaman ayıracaktı. Tüm yaşamını, “insan yetiştirmeye” adamış fedakarlık timsali bu güzel insanın ses telleri bozulmuş, çok tehlikeli bir hastalığın habercisi olmuştu. Çok şükür ki, başarılı bir operasyonla hastalıklı ses telleri alındı. Allah onu sevenlerine bağışladı, kısık sesle de olsa yaşamının kalan bölümünü onlarla beraber geçirmesine izin verdi.

Ne yazık ki, uzun yıllardır onu görmüyorum. Ama her zaman minnetle, şükranla, saygıyla, sevgiyle anıyorum ve anmaya devam edeceğim.

Yorum Yazın