Medya ve nefret

Nefret söylemi ya da nefret suçları olarak ifade edilen Türkiye’de son yıllarda akademik çevrelerce de ilgi alanı olan, kişi hak ve özgürlüklerine saldırı mahiyeti taşıyan içerik ve ifadelerin düzenleniş ve sunumu ile ilgili tartışmalar, her dönem güncelliğini korumaktadır. Nefret içerikli ifadelerin kitle iletişim araçlarında kullanılmadığı an neredeyse yok gibidir. Bilinç imalatının yapıldığı günümüz kapitalist toplumlarında geçmişin totaliter rejimlerinin aksine, bunları daha karmaşık ve çok yönlü şekilde görüyoruz.

Basının içinde bulunduğu bir dizi sorunlar nedeniyle, yalnızca kültürel birikim açısından avantajlı olanların sesini duyurduğu, başka deyişe toplumda var olan iktidar ilişkilerini yeniden ürettiği gerek akademik gerek sivil toplum çevrelerinin yürüttüğü gözlemlerde, araştırmalardan karşımıza çıkıyor. Çeşitli araştırmalar, medyada da önyargıların varlığını ortaya çıkarmaktadır. Medyanın tarafsızlığına ilişkin pratik sınırlar, gündelik yaşamda vuku bulan tüm hikâyelerin ve olguların haber olarak verilmesinin imkânsızlığı ve bu nedenle de bir seçiciliğin zorunlu olmasıyla başlar. Siyasi baskılar, sansür vb. olgular da medyanın eğilimleri üzerinde etki yaratır. Medyanın piyasa koşullarına tabi olması, hedef kitlenin beklentileri, reklam veren kurumların baskısı, medya kurumu sahibinin dünya görüşü ve kuruma alınan personelin seçimi gibi faktörler de medyanın yayın çizgisini belirler. Medyanın siyasi çizgisi ise çoğu kez kurumun sahibi ve çalışan gazetecilerin siyasi aidiyetleri ve buna bağlı ideolojik tutumlarıyla belirlenir. Medya, içinde bulunduğu coğrafyadaki hâkim sınıfsal, siyasi, kültürel, bölgesel olgular etrafında bölünmüş ve çoğu kez de taraf konumundadır.

Türkiye gibi demokrasi kurumlarının yavaş işlediği ülkelerde nefret söylemine yönelik tedbirlerin arttırılması ve bu alanda özellikle basının ücretli gazetecileri daha duyarlı olmaya davet edilmelidir. Kişisel hak ve özgürlüklere saldırı içeren düşünce ve ifadelerden uzak durularak daha duyarlı bir habercilik anlayışı benimsenmelidir.

Medyanın, çarpıtılmış, eksik ve zaman zaman paranoyaya varan komplo teorileriyle donatılış, geçmişte yaşanan acı, felaket, şiddet, nefret ve düşmanlığı kurcalayan içerikleri gündemde tutmaktan ziyade, barışa ve çözüme odaklı yurttaşın bilgi edinme hakkını görmezden gelmemesi gerekir. Fakat bunun aksine eşcinsellere, travesti ve transseksüellere yönelik saldırılar, genellikle mağdurların yarattığı tahrik sonucunda oluşan eylemler gibi sunulmaktadır. Diğer taraftan, medyada yer alan bazı haberlerde taraf olan bu kişilerin görüşlerine son derece az yer veriliyor.

Çocuklara yönelik medya içeriklerinde de, çocuklara zarar verebilecek haber ve olgulara dikkat edilmesi gerekiyor. Medya çocuklara yönelik yapılan haberlerde de nefret söylemi içerikli ifade ve düşünceleri yayınlamadan önce özen göstermelidir. Özellikle reklam filmlerinde yapılan çocuk istismarı da nefret söyleminin bir başka boyutunu oluşturmaktadır.

Medya egemen ideolojinin bir aygıtı olarak milliyetçiliği, ırkçılığı yeniden üretirken toplumsal öfke ve nefret duygularını da üretir ve bu duyguların ötekilere karşı yöneltilmesine neden olmaktadır. Böylece de gerçeğin değil iktidarın kurgusunun topluma dayatılması adeta bir zamanlar batılı demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak var olan medyanın şimdi içinde bulunduğu durumu oluşturmaktadır. Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın 2009 yılında başlattığı, Türkiye’de ulusal gazetelerdeki etnik ve dini aidiyeti hedef alan söylemlere odaklanılan araştırmada Vakıf Gönüllüleri öncelikle her gün, tiraj sıralamasında ilk 30 gazete içinde yer alan 24 gazetenin rastgele yöntemle dördünü taradılar. Yazılı basında, nefret söylemine yönelik okur yorumu, köşe yazısı ve haber değişkenlerinden en çok köşe yazıları ve haberlerde nefret söyleminin yoğunluktadır. Yazılı basında kullanılan fotoğraf ve yazılar nefret söyleminin yoğunlukta olduğu mecralar olurken, bu alanda yapılması gereken en önemli adım etik ilke ve kurallara uyulması gereğidir.

Görüldüğü gibi nefret söylemi içerikli haber ve yorumlar Hrant Dink cinayetinde de olduğu gibi toplumsal kışkırtmaya, medyayı olayın tarafı hatta faili durumuna düşürebilmektedir. Van Depremi sonrası medyadaki çeşitli ırkçı söylemler de toplumsal barışın zedelenmesinde büyük rol oynamaktadır. Medyanın toplumu bilgilendirme hakkının yanı sıra bunu yaparken çeşitli kesimlere yönelik nefret içerikli düşünce ve söylemleri ekranlarına ya da sayfalarına taşıması, gazetecilik meslek etiğiyle bağdaşmamaktadır. Televizyon, radyo, broşür, kitap ve daha birçok iletişim materyal ve aracında, bu tür haber ve yorumlar sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç

Birçok kitle iletişim aracında ortaya çıkan nefret suçları ve nefret söyleminin, birçok açıdan toplumsal barış ve birlik ortamına zarar verdiği görülmektedir. Bu artan nefret söylemi tehlikesine karşı, hukuki ve toplumsal adımlar atılması kaçınılmazdır. Sosyal barışın inşa edilmesi ve toplumsal güven ortamının sağlanması adına, kültürel çeşitlilik ve ortak yaşam alanlarının inşasında, nefret söylemine yönelik yapılması gerekenlerden biri de akademik alanın bu konuya eğilmesidir. Türkiye gibi kültürel, etnik ve dini çeşitliliğin fazla olduğu toplumlarda, eğitim ve tarihsel nedenlerle nefret söylemi yoğunluktadır. Özellikle 2000 yılından sonra yeni medya ortamının gelişmesiyle birlikte, hukuki boşluğun bu alanda yoğunlukta olması nefret söylemiyle mücadelede çeşitli s orunlar yaratmıştır. Ancak bir o kadar da bu tür söylemlerle mücadele için elimizde olanaklar vardır. Bu olanaklar, özellikle medya etik kurul ve kuruluşlarının daha aktif rol alması ve medya çalışanlarının bu konuda bilgilendirilmesi, toplumsal açıdan farkındalık yaratılmasıdır.

Bu alanda Avrupa ve ABD’de karşımıza çıkan sorunlarla birlikte, artan toplumsal talepler hukuki yaptırım ve kuralların oluşmasına zemin hazırlamıştır. Türkiye’de ise bu alandaki akademik çalışma sayısının azlığı göze çarparken, son yıllarda iletişim fakülteleri ve sosyal psikoloji alanında çeşitli makaleler karşımıza çıkmaktadır. Özellikle son dönemlerde “Kürt Açılımı” adı altında nefret suçları ile ilgili atılan bir takım hukuki düzenlemelerin olduğu da göz ardı edilmemelidir. Hiç kuşkusuz yasama gücünü elinde bulunduran siyasiler ve egemen güçler bu alana daha fazla eğilmedikçe, medya etik kuruluşlarına destek vermedikçe sorun artarak devam edecektir.

Yararlanılan kaynaklar

– Alğan Cengiz, Şensever Levent, Ulusal Basında Nefret Suçları: 10 Yıl 10 ÖrnekSosyal Değişim Derneği, 2010
– Çaplı Bülent- Tuncel Hakan, Televizyon Haberciliğinde Etik, Fersa Yayınları, Ankara, 2010
– Çomu Tuğrul, Yeni Medyada Nefret Söylemi, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2010
– Erdoğan İlker, Yeni Medya Gazeteciliğinde Etik Bir Paradigma Belirlemenin Kapsamı ve Sınırları, Gazi Üniversitesi İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, Ankara, 2013
– İnceoğlu Yasemin, Medya’da Nefret Söylemi, Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi Çalışması Toplantısı’nda yaptığı sunum, 2009
– İnceoğlu Yasemin, Nefret Söylemi Ve Nefret Suçları, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012
– Şensever Levent, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi İzleme Rehberi, Sosyal Değişim Derneği, 2012
– Şirin Mustafa Ruhi, Çocuk Hakları ve Medya, Çocuk Vakfı Yayınları, İstanbul, 2011
– Yücel Mustafa Özgür, Televizyonlarda Terör, Irkçılık Ve Nefret İçerikli Yayınlar, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2011
– Weber Anne, Nefret Söylemi El Kitabı, Avrupa Konseyi Yayınları, Strazburg, 2009

Medya ve nefret
Medya ve nefret Rıza Şeker

Yorum Yazın