Mensubiyetten militanlığa

Üniversiteye başladığımız ilk yıl saygıdeğer hocalarımızdan biri bize şöyle demişti: “Hangi görüşü benimserseniz benimseyin, onun mensubu olun, militanı olmayın çünkü militan olanlar ayakkabı olmaya mahkûmdur.” Nedendir bilmem bu cümle hiç aklımdan silinmedi. Şimdilerde bu fark iyiden iyiye kendini gösteriyor.

‘Mensup’ bir yerle, bir kişiyle, bir grupla, bir ideolojiyle bağlantısı olan, ilişki kuran; ‘militan’ ise bir görüşün bir düşüncenin başarı kazanması için savaş veren kişi anlamını taşıyor Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre.

Mensup olan kişi doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilme erdemine sahiptir. Mensubiyet duygusu ahlaki ilkelerini zaafa uğratmaz, çıkarları için doğruluktan vazgeçirmez, insan olmanın, başkalarına saygı duymanın önüne geçmez. Sesi çok çıkanın değil, haklının yanında durur.

Militanlıkta ise körü körüne bağlılık vardır. Hatalar görülmez. Her olumsuzluk için bir mazeret üretilir. Gözler öylesine kördür ki bu uğurda bütün değerler alt üst edilebilir; amaca ulaşma yolunda her araç meşruiyet kazanabilir. Her türlü savaş vardır.

Yalnızlık insanlara has bir özellik değildir, insanoğlunun kendisini ait hissettiği, şahsına dair bir şeyler bulduğu gruplar, topluluklar, kulvarlar, ideolojiler mutlaka olacaktır, dahası bütün bunlar için mücadelede verilebilir. Ama ne zaman ki mücadele savaşa dönüşür, orada sıkıntı var demektir. Son zamanlarda bu tarz savaşlara o kadar şahit oluyoruz ya da içinde bulunuyoruz, kendisi gibi düşünmeyeni, çıkarlarını korumayanı, menfaatlerine ters düşeni, yanlışları dile getirenleri bir anda düşman ilan ediyoruz; hepimiz gönüllü militanlar olmuşuz. Sanki tek merkezden yönetiliyoruz. Ayrışmak için neden arıyoruz, çizgilerimiz ve sınırlarımız o denli keskinleşmiş ki dokunanı kesiyor. Ağzımıza geleni söylemekten çekinmiyoruz. Dil ve Üslup çoktan maziye karışmış durumda. Eleştiriye tahammülümüz kalmadı. Eleştirinin kişileri kurumları, ideolojileri geliştireceği düsturunu unuttuk. Eğlenmek için gittiğimiz maçlardan bile kavga ederek ayrılıyoruz. Bize benzemeyeni yok etmeye çalışıyoruz. Tahammül ve hoşgörü sınırımız kalmadı. Daha önceleri devlette gözlenen militarist, otoriter yaklaşım topluma ve bireye inmiş durumda; endişe edilecek husus da burası.

Kitle iletişim araçları yaygınlaşıyor, internet ağı ve sosyal medya gelişiyor; dillerin katılımcılığı artıyor ama bu beraberinde ruhların ve kalplerin ayrışmasını getiriyor. Önce gruplara ayrıştırılıyoruz, sonra yalnızlığa sürükleniyoruz. Savaşıyoruz, savaştırılıyoruz. Hâlbuki insanı kaybederek hiçbir mücadeleyi kazanamayız.

Şimdi düşünelim; sahip olduğumuz ideolojinin, siyasi partinin, grubun, cemaatin veyahut futbol takımının mensubu muyuz, militanı mı? Ve karar vermeliyiz; içinde bulunduğumuz ortamlara değer katmayı mı tercih ediyoruz yoksa kullanılmayı mı?

 

Yorum Yazın