Mezhep Ayrımının İslam ve Batı Dünyasındaki Rolü – II: Batı

Mezhep Ayrımının İslam ve Batı Dünyasındaki Rolü - II: Batı - Tunay Şendal

Seri yazımızın birinci bölümünde Mezhep ayrımının İslam Dünyasındaki (Doğu) etkin denge rolü üzerinde saptamalarda bulunmuştuk. Serinin ikinci bölümünde mezhepçiliğin Batı Dünyasındaki rolüne Rönesans ve Reform gibi iç dinamiklerle birlikte göz atacağız.

Başlarken;

Nerede olursak olalım ilim ana yurdumuzdur, bilgisizlik yabancı bir yer. – İbn Rüşd

(Rönesans’a giden yolun da, bilim devriminin de, aydınlanma çağının başlamasının da kilometre taşlarında İbni Rüşd’ün yaklaşımları ve felsefesi vardır. – Mehmet Tezkan)

Koca bir karanlıktır Orta Çağ…

Tabi ki Avrupa için…

Yeryüzünde hiçbir kıta veyahut bölge yoktur ki karanlığı tatmasın…

Fakat bu karanlıkların belki de en acısını, en zalimini Avrupa toprakları tatmıştır. Orta Çağda…

Orta Çağ Avrupa tarihi denince akıllara ilk gelen terimlerden biri feodalite sistemidir. Feodal sistem, Orta Çağ Avrupa tarihinde görülen siyasi bir yönetim biçiminin adı olarak bilinir. Feodalite, Hun Türklerinin 375 tarihinde başlattığı kavimler göçünün ardından ortaya çıkmıştır. Hunların önünden kaçan barbar kavimler, Roma İmparatorluğunun 395 tarihinde doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasına neden oldu. Batı Roma  kavimler göçünün sonucunda yıkıldı(476).Batı Roma topraklarında kurulan barbar krallıkları sosyal düzeni tahsis edemediler. Halkın mal ve can güvenliğini sağlayamadılar. Bu atmosferde halk, mal ve canını korumak için yerel güçlerin etraflarında toplanmaya başladı. Bu yerel güçlere Senyör adı verilirdi. IX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise Avrupa’da Macarlar ve Normanların saldırılarına karşı Senyörler Hıristiyanlığın koruyucusu olarak ortaya çıkmışlardı. Kilisenin desteğini sağladılar. Feodalitede, koruma altına girene “Vasal”, korumayı kabul eden Senyöre “Süzeren” denirdi. Vasal ve Süzeren ilişkisi İncil üzerine yemin edilerek kurulur ve Senyörler etrafı sağlam surlarla çevrili Şatolarda ikamet ederdi. Krallar topun icadına kadar kadar şatoları ele geçiremedikleri için Feodaliteye son veremediler.

Feodalite ilk olarak Fransa’da merkezi bir düzen halini aldı. Ardından tüm Avrupa’ya yayıldı. Feodalitenin birinci önemli özelliği kralın yetkilerinin çok sayıda Derebeyi tarafından paylaşılmasıdır. Diğer önemli özelliği ise derebeyin hem toprağın hem de toprağı işleyen çiftçinin sahibi olmasından oluşmaktaydı. Derebeyler isterlerse bir köyü halkı ile birlikte satabilirlerdi. Çiftçiler toprakları Senyörler adına işletmekteydiler.

Feodalite düzeninde halk değişik sosyal sınıflara ayrılmıştı.

Asiller, Rahipler, Burjuvalar, Köylüler ve köleler olarak ayrılan sosyal sınıflar arasında eşitlik yoktu. Asiller geniş topraklara sahipti. Orduda komutan olmak ve devlet yöneticisi olmak onlara ait bir ayrıcalıktı. Fakat vergi vermezlerdi. Rahiplerde ayrıcalıklı bir sınıftı. Kilisenin geniş toprakları bulunmaktaydı. Rahipler vergi vermezler ve askerlik yapmazlardı. Burjuvalar şehirlerde yaşarlar, sanat ve ticaretle uğraşırlardı. Vergi verir ve askerlik yaparlardı. Fakat devlet yönetimine katılamazlardı. Köylülerin bir kısmı hür bir kısmı ise köleydi. Köylüler her türlü angarya işleri yaparlardı. Soyluların topraklarını işlerlerdi ve vergi verirler, aynı zamanda askerlik yaparlar ancak devlet yönetimine katılamazlardı.

Feodalite sistemi Haçlı seferlerinden sonra eski gücünü kaybetti. Haçlı seferlerine katılan feodal beylerin birçoğu öldü. Ölmeyenler de ya paralarını ya da Şövalye denilen askerlerini kaybederek Avrupa’ya geri döndüler. Bu durumdan yararlanan krallar feodal beyliklere son vermeye başladılar. Özellikle Barutun ateşli silahlarda kullanılması ve topun icadı Yeniçağ başlarında feodalitenin tamamen çökmesine neden oldu. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi Avrupa’da feodalitenin tamamen yıkılmasına neden oldu. Dünyanın en güçlü surlarının topla yıkıldığını gören Avrupa kralları, Şatoları yıkarak feodaliteyi ortadan kaldırdılar.

Hıristiyanlık dini Roma topraklarında doğmuştu. Hıristiyanlık Hz. İsa’dan sonra kendisine ilk inananlar (on iki havari) tarafından Roma topraklarında yayıldı. Bu din insanlara eşitlik vaat ettiği için öncelikle köleler sınıfı arasında yayılmış oldu. Roma yönetimi bu dine karşı sert tedbirler aldı. Hıristiyanlığı benimseyenler ağır katliamlara uğradı. Nihayetinde Roma Devleti “Milano Fermanı” ile birlikte Hıristiyanlığı serbest bıraktı (314). Hıristiyanlık, 381 tarihinde Roma İmparatorluğunun resmi dini olarak kabul edilmiş oldu. Bununla beraber Paganlığın güçlü dünyasında Putperestlik yasaklandı.

Hz. İsa’nın havarilerinden “Aziz Petrus” Roma kilisesinin kurucusudur. Roma Kilisesinin liderine Papa adı verildi. Roma devleti kiliseye geniş ayrıcalıklar verdi. Din adamları vergilerden muaf tutuldu. Ve Kilise bağışlar yardımıyla geniş topraklara hakim oldu. Kilisenin büyük servetlere sahip olması Hıristiyanlığın tüm dünyaya yayılmasında büyük etken oldu.

Ancak Roma kilisesi ile doğu kiliseleri Hıristiyanlığı farklı yorumladılar. Doğu kiliselerinin en büyüğü İstanbul’da bulunuyordu. İki taraf arasında başlayan anlaşmazlık farklı mezheplerin doğmasına sebep oldu. Roma kilisesi “Katolik Mezhebini” oluşturdu. Doğu kiliseleri “Ortodoks Mezhebini” oluştururken Katoliklerin lideri Papa, Ortodoksların ise Patrik adını taşıyordu. Her iki mezhebin adı doğru inanç anlamına gelmekteydi. Hıristiyanlıktaki parçalanma 11. yüzyılda kesinleşti. Katolik kilisesinin lideri Papalar 9. yüzyıldan itibaren krallara taç giydirmeye başladılar. Bu uygulama papanın siyasi bir güç haline geldiğini göstermektedir. Papaların Haçlı seferlerini düzenlemeleri, kralları Aforoz etme yetkisine sahip olmaları ve kilisenin geniş topraklara hakim olması, siyasi güce sahip olmaları ile alakalıdır. Orta Çağda kilise, sosyal ve kültürel hayata da hakim olmuştu. Okullarda öğretmenlik görevini Rahipler yapmaktaydı. İncil İbrani dilinde yazıldığı için insanlar dini bilgileri ancak din adamlarından öğrenebiliyorlardı.

Orta çağ kilise gücü felsefesidir. Bu felsefede, İncil ile Yunan Filozofu Aristo’nun görüşleri uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Bütün doğrular İncil de aranmıştır. Skolastik Felsefe; deney, gözlem araştırma ve inceleme metotlarını yasaklanmıştır. İnsanoğlu aklı ile doğruların bulunmasına sert bir biçimde karşı çıkılmıştır. İncil de olmayan düşüncelerin savunulması yasaklanmıştır. Bu yasaklara uymayanlar sert şekilde cezalandırılmıştır. Bruno, dünyanın döndüğünü savunmasından dolayı yakılarak idam edilmiştir. Skolastik felsefe, haçlı seferlerinden sonra kilise ve din adamlarına duyulan güvenin zayıflaması ile yıkılış sürecine girdi ve Rönesans hareketleri sonucunda tamamen yıkıldı. Skolastik Felsefenin akılcı düşünceyi yasaklaması, Avrupa’nın orta çağda bilim ve sanat alanında geri kalmasına neden olmuştur. Orta çağda İslam dünyasında, akılcı düşünce benimsenmiştir. Bilim adamları araştırmalarında deney ve gözlem metodunu kullanıyorlardı. Özellikle Gazneliler döneminde yaşayan “Biruni” Gazne şehir meydanına yerleştirdiği küre üzerinde Astronomik araştırmalar yapıyordu. İslam uygarlığı orta çağın en ileri uygarlığı idi. Avrupa Skolastik felsefeden kurtulduktan sonra günümüz batı uygarlığını meydana getirmiştir. Akılcı düşünce ve fikir hürriyetinin olmadığı ortamlarda bilimin gelişmesi mümkün olamazdı.

Dönemin Avrupa’sına şöyle bir göz attığımızda, din adamları ve kilisenin insanlar üzerinde yoğun etki ve baskısını görürüz. Özellikle kilise aracılığıyla lüks ve ihtişam içinde yaşayan din adamları halkı fakirliğe mahkum etmiş ve kontrolleri altında almışlardır. Aynı zamanda siyasi üstünlüğe de sahip olan din adamları endülüjans adı verilen belge karşılığı insanları Tanrı adına affederek cennete gideceklerini vaat ediyor, aforoz ederek de dinden çıkartabiliyorlardı! Fakirlik ve sefalete mahkum edilen halk bu baskılar altında da kiliseye iyiden iyiye diş bilemeye başlamıştı.

Bu sürecin sonunda Reform Hareketleri doğmuş  öncüsü Martin Luther olmuştur. Kilisenin bu yanlış uygulamalarına tepkili olan Martin Luther bu tepkisini ilk olarak 1517 yılında kilisenin kapısına astığı 95 maddelik bildiriyle ortaya koymuştur. Bu bildiride tanrı ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini, din adamlarının tanrı adına kişilere endülüjans satarak affedemeyeceğini ya da aforoz ederek dinden atamayacağını ifade eden Martin Luther bu davranışı sonucunda aforoz edilmiştir. Fakat Luther aforoz kağıdını papanın önünde yakmış ve hem halktan hem de bazı siyasi çevrelerden destek görmüştür.

Martin Luther ile başlayan bu hareket sonucunda Hristiyanlık adına Protestanlık denilen yeni bir mezhep daha ortaya çıkmıştır. Katolik Kilisesi’nin bozulması ve dini amaçlardan uzaklaşması üzerine 16. yüzyılda Almanya’da başlayarak diğer Avrupa Ülkelerine yayılan dini alandaki yeniliklere Reform adı verilmiştir.

Avrupa Sosyal Siyasal ve Kültürel anlamda pek çok değişikliklere neden olan Reform Hareketlerinin sonuçlarına baktığımızda, önemi birbirinden farklı etkiler sıralayabiliriz;

Avrupa’da mezhep birliği bozuldu. Katolik ve Ortodoks Mezhepleri yanında Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm mezhepleri ortaya çıktı, mezhepler arasında çatışmalar başladı.

Din adamları ve kilise, eski itibarını kaybetti.

Katolik Kilisesi, kendisini yenilemek ve düzenlemek zorunda kaldı.

Eğitim-öğretim faaliyetleri kiliseden alınarak laik bir eğitim sistemi kuruldu.

Katolik Kilisesi’nden ayrılan ülkelerde kilisenin mallarına ve topraklarına el konuldu.

Papa ve kilisenin Avrupa Ülkelerinin kralları üzerindeki etkisi sona erdi ve Avrupa’da siyasal bölünmeler yaşandı. Çünkü Ortaçağ’da Papa, Avrupa krallarına taç giydirerek onların krallıklarını onaylıyor ve yönlendirebiliyordu. Papanın bu gücü kaybetmesi, Haçlı Seferleri’nin düzenlenmesini engellemiştir.

Katolik kalan ülkelerde yeni mezheplerle mücadele etmek amacıyla Engizisyon Mahkemeleri kuruldu.

Protestan krallar ve prensler, din işlerinin mutlak hakimi oldular.

Reform hareketleri, Avrupa’yı siyasi yönden zarara uğratmıştır. Şarlken’in Osmanlı Devleti üzerine yapmayı planladığı Haçlı Seferi bölünmelerden dolayı gerçekleşmemiştir.

Mezhep savaşları, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da ilerlemesini kolaylaştırmıştır.

Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Gayrimüslimlerin büyük çoğunluğu Hıristiyan’dı. Osmanlı Devleti bunlara inanç ve din konularında serbestlik tanıyarak geniş haklar verdi. Osmanlı’da dini bakımdan bağımsız olan Hıristiyan Toplumu, Avrupa’daki mezhep kavgalarından etkilenmedi. Bunda Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan halkı kilisenin suiistimallerine karşı koruması etkili olmuştur.

Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) Reformun sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Katolik Alman İmparatoru ile Protestan Alman PRENSLERİ arasında başlayan savaşlara; Fransa, İsveç, Danimarka ve İspanya’da katılmıştır. (İspanya Almanya’nın yanında)

Fransa KATOLİK olmasına rağmen Almanya’nın güçlenmesini önlemek için Almanya’nın karşısında yer almıştır.

Bu savaşlar sonunda Alman İmparatoru yenilmiş, Protestan Alman PRENSLERİ kazanmıştır.

1648 Westfalya Antlaşması

Protestanlık Almanya’da tamamen serbest bırakılmıştır.

Almanya birçok PRENSLİĞE bölünmüştür.

Fransa, Almanya’dan ALSES LOREN bölgesini almıştır.

1609’da kurulmuş olan Hollanda’nın BAĞIMSIZLIĞI onaylandı.

Bugünkü Almanya’nın temelleri atıldı. (Küçük prensliklerden Prusya Dükalığı)

1555 Ogsburg Antlaşması

Protestan Alman prensleri ile Katolik Alman imparatoru arasında yapılmış olup, PROTESTANLIK resmi din olarak kabul edilmiştir. Protestan adı, PAPA ve KATOLİK KİLİSESİNİN uygulamalarının PROTESTO edilmesinden gelmektedir.

1598 Nant Fermanı

Kalvenizm, Fransa’da serbest bırakılmıştır.

30 Yıl Savaşları (Almanya’da REFORM) Martin Luther önderliğinde başlayan hareket direk KİLİSEYİ hedef almaktaydı. Çünkü mevcut İncil’le Kilisenin uygulaması tersti. Papa, Luther’i AFOROZ etti. Luther İncili Almanca’ya çevirdi ve yaydı. Sonuçta 30 Yıl Savaşları Almanya’da başladı.

Yedi Yıl Savaşları (1756–1763)

Avusturya VERASET SAVAŞLARI sonunda yapılan EKSLAŞAPEL Antlaşması Avrupalı Devletleri memnun etmedi.

Yedi Yıl Savaşları önce Avrupa’da; Fransa, Avusturya, Prusya, Rusya ve Alman prenslikleri tarafından yapıldı. Savaş daha sonra İngiltere’nin katılmasıyla Okyanuslara ve SÖMÜRGELERE yayıldı.

Yedi Yıl Savaşları daha sonra İNGİLTERE-FRANSA savaşına dönüştü ve savaşı kazanan taraf İngiltere oldu.

1863 Paris Antlaşması

Fransa, AMERİKA ve HİNDİSTAN’DAKİ SÖMÜRGELERİNİ İngiltere’ye bıraktı. Yedi Yıl Savaşları sonunda Fransa zayıflamış İngiltere toprak bakımından çok zenginleşmiştir.

Bu savaşlar Fransa’da İHTİLALİN başlamasına neden olmuştur.

İngiltere’de ise Amerika’da bulunan 13 KOLONİSİ ile arasının açılmasına neden olmuştur.

Prusya ise Avrupa’nın en güçlü KARA DEVLETİ haline gelmiştir.

Görüldüğü gibi Mezheplerin doğuşu İslam Coğrafyasında farklı etkiler doğururken Batı dünyasında ise çok farklı siyasi, sosyal, dinsel, kültürel sonuçlar çıkarmış, Avrupa siyasi haritası yeniden şekillenmiş, Avrupa Aydınlanma Çağı adını verdiği Rönesans dönemine adım atarken, yıllarca gerisinde kaldığı İslam coğrafyasını yakalayabilmiş ve Kilisenin baskın gücü altından kurtulup kendi ‘’gelişimini’’ sağlayabilmiştir.

Batı dünyasındaki Mezhep ayrımı, kıtada pek çok savaşı beraberinde getirip kan dökülmesine sebep olsa da, sürecin sonunda kendilerinin ‘’refah’’ olarak adlandırdığı düzene kavuşabilmişlerdir.

Tabi ki bu gelişimi yalnızca Mezhep Ayrımıyla yorumlamak eksik kalır. Avrupa’nın İslam Coğrafyasından teknik ve teknolojik anlamda ve Bilim, Kültür, Sanat alanlarında almış oldukları ‘’esin’’ kaynaklarının yanı sıra, üzerine kendi gelişimlerinden koymaları da sürecin en temel etkenlerinden biridir.

Sevgi ve Bilgiyle…

 

Mezhep Ayrımının İslam ve Batı Dünyasındaki Rolü – II: Batı
Tunay Şendal

Yorum Yazın