Modernliğin modern eleştirisi

İçerisinde bulunulan zaman formunun ayırt edici dinamiklerinin verili toplumsal ve bireysel anlam dünyalarını yıkıma uğratıp deregülasyon mottosuyla yeniden örgütlediği dünyamızda uygarlık belirsiz bir geleceğe doğru sürükleniyor gözükmektedir.  Modern kimliği imleyen bireysel ve toplumsal kendilik tahayyülleri parçalanmakta, Poster’in belirttiği üzere ekonomik faaliyetlerin temeli üretim olgusundan enformasyona kayarak postfordist biçimler orta çıkmakta ve küresel politik örgütlenmenin anonimleşmiş kurumsal yüzü ulus devlet aşınarak farklı boyutlara doğru evrilmektedir. Sosyo-politik yapıdaki söz konusu dağılma tinsel evrende de karşılık bulmakta, toplumsal kültürler tarihte belki de hiç görülmedik bir şekilde “tek boyutlu”[1], farklılıkları törpülenmiş bir hale bürünmektedir. Postmodernlik olarak tabir edilen ve Kellner’in belirttiği üzere Jameson gibi bazı düşünürlerce “geç kapitalizmin kültürel mantığı”[2] şeklinde tanımlanan küreselleşme sürecinin baskın ifadesi olan durum günümüz sosyal gerçekliğini biçimlendirmektedir.

Bununla beraber, söz konusu durum, tıpkı tarihsel olarak küresel etkilere yol açmış diğer sosyo-politik hadiselerin ortaya çıkışında görüldüğü üzere, boşlukta doğmamış, arka planında yüzlerce yıllık bir geçmiş barındıran bir büyük dönüşümler silsilesinden kaynaklanmıştır. İsimlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere, içerisinde bulunulan zamanın bahsi geçen dinamikleriyle ifade edilen postmodern durum “modern”e referansla tanımlanmıştır. Türkçeleştirildiğinde modernlik sonrası şeklinde bir anlam taşıyan kavram, bağlamsal yapısının imlediği gibi, modernlikle ilintili, bununla beraber, toplumsal anlam evrenlerini kaotik bir yapıya sürüklemesi nedeniyle bir o kadar da modernlikten ayrı bir karakter teşkil etmektedir. Palmas’ın vurguladığı üzere, düşünsel nüveleri on yedi ve onsekizinci yüzyılda Descartes ve Kant’ın çalışmalarıyla atılan birey mefhumunun  parçalanışı, öznenin ölümü ve burjuva egosunun yitimine yol açarak benlik düşüncesini istikrarsızlaştıran postmodern söylemin yıkıcı etkilerini kavrayabilmek için modernliği eleştiren Jean Jacques Rousseau, Karl Marx ve Sigmund Freud gibi düşünürlerin neden modernliği eleştirdiği halde modern kaldıklarının ortaya çıkartılması önem taşımaktadır.

Modernlik Nedir?

Anthony Giddens’ın ifadesiyle “onyedinci yüzyılda Avrupa’da başlayan ve sonraları neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerine işaret eden”[3] bir değişim sürecine karşılık gelen modernlik Hıristiyan eskatalojisi üzerine inşa edilen ortaçağ sosyal anlam evreninden radikal bir kopuşa yol açmıştır. Düşünsel, ekonomik, politik ve toplumsal alanda büyük ilerlemeler yaşanmış, uygarlık daha önce görülmedik bir hızda gelişme göstermiştir.

“Hz İbrahim’in tanrısının yerine ilerlemenin tanrısının konulmasının”[4]  en açık örneğini oluşturduğu ortaçağın düşünsel dizgesindeki kırılma sonucu ilerleme sürecindeki toplumların varlığa bakış açısının temeli değişim göstermiştir. Vahiysel bilginin yerine Kartezyen paradigmanın epistemolojik yasalarının “iç hipotetik tutarlılıklarıyla”[5] görüneni esas alan pozitif bilgisi gelmiştir. Böylelikle dini kurumların “reform” la beraber süregelen etkisini yitiriş süreci hızlanmış, hayatın anlamlandırılmasında dünyevi (seküler) bakış açıları egemen olmuştur.

Düşünsel alanda meydana gelen dönüşüm ekonomik planda cereyan eden gelişmeyle paralel ilerlemiştir. Üretim araçları sahiplerinin iktisadi birikimi maksimize etmesi şeklinde bir zihniyete dayanan kapitalizm fiziksel güce yaslanan geleneksel üretimi makineleştirmiş, böylelikle büyük miktarda mal üretimini sağlamıştır. Sanayi devrimiyle birlikte ekonomik düzende gözlemlenen değişiklikler yalnıza üretimle sınırlı kalmamış, aynı zamanda siyasal ve toplumsal alanda değişimlere yol açmıştır.

Eisenstadt’ın ifadesiyle, “siyasi alandaki modernleşme ilk olarak bireysel faaliyet alanlarının genişlemesi ve özellikle, toplumun merkezi, yasal, idari ve siyasi araçlarının iktidarının yoğunlaştırılmasıyla karakterize edilmiştir. İkinci olarak, potansiyel iktidarın toplumun geniş kesimlerine sürekli olarak nüfuz etmesiyle tanımlanmıştır.”[6] Böylelikle modernitenin baskın politik örgütlenmesi ulus devlet ortaya çıkmıştır.

Modernleşme süreçleriyle birlikte iktisadi ve politik alanda meydana gelen değişmeler toplumsal yapıda da tezahür etmiştir. kişilerin ve toplulukların içine doğulan cemaatin genel özellikleriyle bezeli hiyerarşik şeref ilkesinin etkin bir rol oynadığı geleneksel kimlik kodlaması yerini insani aynılığı göz önünde bulunduran “hayali cemaatler”[7]e duyulan inanca bırakmıştır. Din ve statü temelli kimlik anlayışından kimi zamanlarda, Jules Michelet’in ünlü önermesinde görüldüğü üzere, “ulusun ve vatanseverliğin tapınılması gereken bir din olduğu” [8]şeklindeki anlayışlara bürünebilecek bir milli kimlik algısına geçilmiştir. Kimlik kodlamasındaki bu dönüşüm insanlık tarihinin son ikiyüz yılına damgasını vuran bir durumun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Söz konusu durum geleneksel devlet aygıtının temellerini sarsarak toplumsal organizasyonun doğasına eşit vatandaşlık temelinde çoğunlukla etnisiteye dair kültürel süreçlerle spesifik niteliklere sahip bir meşruiyet ünitesi eklemiştir.

Modernlik, bahsi geçen değişimler paralelinde,  maddi uygarlığın daha önce hiç görülmedik bir biçimde gelişmesine neden olmakla birlikte büyük insani ve çevresel ızdıraplara da yol açmıştır. Gelişen silah teknolojilerinin uygulama alanı savaşlarda ölen milyonlarca insan, kitlesel yok edişin iletişimsel kutsanışı, endüstriyel gelişimin zehirlediği ormanlar, su kaynakları, emek sömürüsü, modern köleler, kültürel yozlaşma, yabancılaşma ve şizofrenik eğilimler modernliğin karanlık yüzünü oluşturmuştur. Uygarlık sağlamış olduğu maddi kazanımların yanında sosyal, siyasal ve ekonomik birçok alanda sorunlarla karşılaşmıştır.

Modernist Düşünürler

Söz konusu problemler sosyal teoride de karşılık bulmuş, çeşitli düşünürlerce farklı yönlerden eleştirilerek insanlığın dikkatine sunulmuştur. Modernliğin uygarlığa getirdiği sorunları sezen düşünürler eşitsizlik, sömürü, ahlaki yozlaşma gibi durumları gözler önüne sermiştir. İnsanlığın sağlamış olduğu ilerlemenin yalnızca fayda/güzellikler getirmediğini aynı zamanda oluşturduğu uygarlığı yıkıcı eğilimleri de barındırdığı ifade edilmiştir. Bununla beraber, yapmış olduğu eleştiriyi modernliği aşma ya da moderniteden önceki toplumsal koşullara geri dönme amacıyla değil, moderniteye ilişkin gerilimleri gidererek daha yaşanabilir bir dünya kurma hedefiyle dile getirmişlerdir. Bu durum Kumar’ın ifadesiyle şöyle tanımlanmaktadır: “Modernleşme, -modernliğin toplumsal ve ekonomik süreçleri- başlangıcından itibaren modernizmi, yani modernliğin kültürel eleştirisini doğurmuştu.”[9]

Avrupa’da başlayarak dünyanın farklı bölgelerine yayılan yoğun, ilerlemeci değişimler silsilesinin getirmiş olduğu sıkıntıları ilk sezen düşünürlerden biri Jean Jacques Rousseau’dur. “18. Yüzyılın felsefesinin yenilik getiren filozoflarından biri olan Rousseau ahlaksal, toplumsal ve siyasal düşüncelere yön vermiş, bunlara devinim sağlamıştır. Genellikle modern duyarlılığı somutlayan ilk düşünür olduğu söylenen ve modernliğin rasyonelleştirme eğilimlerine karşı tutkulu başkaldırısıyla tanınan Rousseau dış otoriteye ve akla karşı duyguyu, uygarlığa ve teknolojiye karşı doğayı savunmuştur.”[10]  Yazar, Batı toplumlarının içinde bulunduğu sosyal anlam evrenine kuvvetli eleştiriler getirmiştir. Oskay’ın ifadesiyle, Rousseau, “çağımızın birçok sorunlarını yaşayacak ve bunları düşünüp, değerlendirmeye çalışacak yeni insan tipinin ilk örneğidir.”[11]

Yazarın bu eleştirilerinin başında Dijon Akademisinin 1749 yılında “Bilim ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” şeklindeki sorusuna cevaben yazmış olduğu söylev gelmektedir. Rousseau, “Bilim ve Sanatlar Üzerine Söylev” ile Batı uygarlığının içine düştüğü ortamın sıkıntılarını, toplumsal yozlaşma ve güç istencinin doğurduğu problemleri etkili bir şekilde dile getirmiştir. Yazar, modern uygarlığın neden olduğu bozulmayı bir vahşet döngüsü içerisinden okumuş, Aydınlanmacı düşünüşün aksine, kutsanan aklın tahakkümünü reddetmiştir.  Bu bağlamda, kendi ifadesiyle; “doğanın sarmış olduğu karanlıkları aklının ışıklarıyla dağıtışını,  kendi üstüne yükselişini… görmek bizim için ne büyük bir mutluluk. Son yüzyıllarda insanlık bu harikaları yeniden gösterdi. Avrupa yeniden ilk çağın vahşiliğine dönmüştü. Bugün en çok aydınlanmış olan kıtamızdaki ülkeler birkaç yüz yıl önceki bilgisizlikten daha kötü bir durumdaydılar”[12] biçiminde bir düşünceyi savunmuştur. İnsanlar arasındaki yozlaşma ve eşitsizlik durumunun ifadecisi olduğu modernlik koşullarının olumsuz yönlerinden sakınmak için de toplumların doğa durumuna en yakın hale gelmeye davet eder. Bununla beraber söz konusu davet sahip olduğu sınırların farkındadır. Yazar, “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eserinde görüldüğü üzere, mülkiyet ilişkilerinin kurulmasıyla birlikte insanların bir daha doğa durumuna dönemeyeceğini bilmekteydi. Bu yüzden “Toplumsal Sözleşme” adlı çalışmasında uygarlığı doğa haline en yakın duruma yerleştirmeye çabalamıştır. Kendi ifadesiyle “bilim ve sanat değerlerinin yükselmesi ve ahlak değerlerinin alçalmasıyla insanlar arasında giren eşitsizlik belasından kaynaklanan kötülükler” [13] toplum sözleşmesi koşullarında ortadan kalkacaktır.

Rousseau’nun modernliğe yönelik modernist eleştirisinin modern düşünce ve kurumlar ekseninde gerçekleştiğini gördükten sonra kapitalist burjuva toplumunun büyük eleştirmeni Karl Marx’tan bahsetmek büyük önem taşımaktadır. Modernliğin alt yapısal veçhesi kapitalist gelişimin toplumsal yapıyı derin bir dönüşüme uğratmasının sonuçlarını ortaya koyan düşünür modernliğe ait bir durum olan sınıfsal eşitsizliğin hegemonik doğasını eleştirmiştir. Bu bağlamda, meşhur eseri “Komünist Manifesto”da gözlendiği üzere söz konusu durumun panzehiri olarak komünist toplumu önermiştir. Buna göre sanayi çağının tahakkümcü yapısı burjuva toplumunun modern bir ürünü olan proleterya tarafından alaşağı edilecektir. “19. yüzyılda bir toplumsal kategori olarak ortaya çıkan ücretli emeğin üreticisi”[14] işçi sınıfı kapitalizmin mezar kazıcısı olarak komünist topluma giden yolu oluşturacaktır.

“Engels’in ifadesiyle, düşüncesini İngiliz ekonomi-politiği, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesiyle girdiği çatışmalı diyalogdan oluşturan”[15] Marx burjuva kapitalizminin ikircikli yapısının aşılmasını “insani kurtuluşu sağlayacak yabancılaşmanın aşılmasına”[16] bağlamaktadır. Yabancılaşmanın aşılmasını ise üretim ilişkilerinin eşitsiz doğasından kaynaklanan sınıflı toplumsal yapının sömürü düzenini alaşağı edeceğini öngörmektedir. Böylelikle modernliğe has burjuva toplumunun bir ürünü olan işçi sınıfı özgürleşerek eşitsizliği ortadan kaldıracaktır. Marx’ın söz konusu dizgesi, Kumar’ın ifadesiyle, “modern dünyanın başarısızlıklarının sergilenerek mahkum edildiği bir yapı arz etmektedir. Bununla beraber bu soruşturma modernliğe dair süregelen hataları alt ederek insanlığı yeni bir özgürlük ve kendi kendini tamamlama dünyasına götürecek ve en az onlar kadar modern nitelikte olan eğilimlerin açığa çıkarılmasını da içermektedir.”[17] Bu bağlamda görüldüğü üzere Marx’ın dizgesi, içinden çıktığı sosyal koşulların ürünü olan, modernliği eleştirmekle beraber onun bir nevi içinde barındırdığı adaletsizlikleri giderecek daha eşitlikçi bir duruma kavuşmasını sağlamaya çalışmaktadır.

Son olarak, modern uygarlığı eleştiren düşünürlerden biri olan Freud’tan bahsetmek önem taşımaktadır. Psikanalizin kurucusu olan düşünür sosyolojik gözlemlerde de bulunmuştur. Çoğunlukla uygarlık üzerine yapılan bu incelemelerde modern toplumun doğası ortaya konmuştur. Freud, çağdaş uygarlığı imleyen modernliğin kazanımlarının insan psikolojisi üzerinde derin etkiler bıraktığını, nevrotik problemlere neden olduğunu gözlemlemiştir. Yazarın dizgesinde maddi uygarlığın gelişimleri yadsınmaz, bununla beraber, insan doğasının uygarlık durumunun sürdürülebilirliğinin önündeki  yıkıcı etkileri azaltılmaya çalışılmaktadır. “Çağdaş dünyanın olağanüstü başarıları, her alandaki keşifler ve buluşlar, artan rekabet karşısında ilerlemenin devam etmesi; bütün bunlar ancak daha büyük bir zihinsel (ruhsal) çabayla kazanılabilir… Uygarlık içgüdüsel doyumdan vazgeçişle kazanılmıştır ve karşılıklı olarak her yeni gelenden (yani çocuktan) da aynı vazgeçişi bekler…”[18] “Olan şey, kendi ahlak kısıtlamalarını karşılıklı olarak yürürlükten kaldıran insanlığın ortak bireylerinin, yani halkların ve devletlerin doğal olarak bireysel vatandaşları bir süre için uygarlığın sabit baskısından uzaklaşmaya özendirmesi ve kontrol altında tuttukları içgüdülere geçici bir doyum vermesidir.”[19]

Freud modern uygarlığın istikrarlı kılınması amacıyla bireyin içgüdüsel baskısını hafifletecek önemleri önermektedir. İnsanlar üzerindeki yıkıcı içgüdüsel gerilimin boşaltılması söz konusu tehdidi bertaraf edecektir. Bu bağlamda, modern dünyanın neden olduğu nevrotik sıkıntıları giderecek tinsel çözümler önem taşımaktadır. Yazar söz konusu probleme çözüm olarak da elitist felsefesi doğrultusunda eğitimsiz baskı altındaki kitlelerin uygarlığa zarar vermemesi amacıyla bir yanılsama olarak gördüğü dini inanışın gelişkin bir boyuta evrilmesinin yararlı olacağını düşünmektedir.

“Din insan uygarlığı için büyük hizmetler vermiştir. Asosyal güdülerin evcilleştirilmesinde büyük katkıları olmuştur… Uygarlığın eğitimli insanlardan ve beyin emekçilerinden kopması için bir nedeni yoktur. Bu insanlarda uygar davranışa yönelik dini güdüler gürültü patırtı çıkarmadan yerini laik güdülere bırakacaktır. Ama uygarlığa düşman olmak için her türlü nedene sahip olan eğitimsiz, baskı altındaki büyük kitlelerde durum farklıdır… Dolayısıyla ya bu tehlikeli kitlelerin acımasızca baskı altında ve entelektüel uyanıştan özenle uzak tutulması ya da uygarlıkla din arasındaki ilişkide köklü bir değişiklik yapılması gerekir.”[20]

SONUÇ

Görüldüğü üzere, J. B. Bury’nin ifadesiyle, “17. Yüzyılda başlayan modernliğin tarihi”[21] uygarlığın benzeri görülmemiş bir atılım yapmasını sağlamıştır. Bununla beraber söz konusu ilerlemenin sosyo politik, çevresel yan etkileri de olmuştur. İşte bu bağlamda yazıda ele alınan Rousseau, Marx ve Freud gibi büyük modernist düşünürlerin modernliği eleştirdiği halde modern kalmalarının sırrı ortaya çıkıyor gözükmektedir; onlar modernitenin uygarlığın önünde tehdit olan yan etkilerini gidermek istemişlerdir, modernliğin kendisini değil.

KAYNAKÇA

Anderson, B., Hayali Cemaatler, Metis Yayınları, 6. Basım, 2011, İstanbul.

Arend, H., Şiddet Üzerine, İletişim Yayınları, 5. Basım, 2011, İstanbul.

Bayka, M. H., “Rousseau Üzerine Birkaç Söz”, içinden, Rousseau, J. J., Toplum Sözleşmesi yada Siyaset Hukuku İlkeleri, Say Yayınları, 2008, İstanbul.

Bekmen, A., içinden Örs, B., 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2009, İstanbul.

Eisenstadt, S. N., Modernleşme Başkaldırı ve Değişim, Doğu Batı Yayınları, 2007, Ankara.

Freud, S., Uygarlık Din ve Toplum, Açı Yayıncılık, 1995, Ankara.

Gellner, E., Milliyetçiliğe Bakmak, İletişim Yayınları, 1998, İstanbul.

Giddens, A., Modernliğin Sonuçları, Ayrıntı Yayınları, 2004, İstanbul.

Kellner,D., “Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm: Bazı Meydan Okumalar ve Sorunlar”, (227-258), Modernite versus Postmodernite, Vadi Yayınları, Ankara.

Kumar, K., Sanayi Sonrası Toplumdan Postmodern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Yayınları, 2010, Ankara

Marcuse, H., Tek Boyutlu İnsan, İdea Yayınevi, İstanbul, 1990.

Oskay, Ü., “Önsöz”, içinden Rousseau, J. J., İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, Say Yayınları, 9. Baskı, 2006, İstanbul.

Özkırımlı, U., Milliyetçilik Kuramları Eleştirel Bir Bakış, Doğu Batı Yayınları, 2008, Ankara

Rousseau, J. J., Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, İstanbul.



[1] Modern toplumun tek boyutlu bir nitelik sergilediğini bildiren Frankfurt Okulu düşünürlerinden Herbert Marcuse’nin meşhur eseri için bkz: Marcuse,H., Tek Boyutlu İnsan, İdea Yayınevi, İstanbul, 1990.

[2] Kellner,D., “Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm: Bazı Meydan Okumalar ve Sorunlar”, (227-258), Modernite versus Postmodernite, Vadi Yayınları, Ankara, s.228.

[3] Giddens, A., Modernliğin Sonuçları, Ayrıntı Yayınları, 2004, İstanbul, s.11.

[4] Gellner, E., Milliyetçiliğe Bakmak, İletişim Yayınları, 1998, İstanbul, s.20.

 

[5] Arend, H., Şiddet Üzerine, İletişim Yayınları, 5. Basım, 2011, İstanbul.

[6] Eisenstadt, S. N., Modernleşme Başkaldırı ve Değişim, Doğu Batı Yayınları, 2007, Ankara, s.15.

[7] Anderson, B., Hayali Cemaatler, Metis Yayınları, 6. Basım, 2011, İstanbul.

[8] Özkırımlı, U., Milliyetçilik Kuramları Eleştirel Bir Bakış, Doğu Batı Yayınları, 2008, Ankara, s.44.

[9] Kumar, K., Sanayi Sonrası Toplumdan Postmodern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Yayınları, 2010, Ankara, s.115.

[10] Bayka, M. H., “Rousseau Üzerine Birkaç Söz”, içinden, Rousseau, J. J., Toplum Sözleşmesi yada Siyaset Hukuku İlkeleri, Say Yayınları, 2008, İstanbul, s.7.

[11] Oskay, Ü., “Önsöz”, içinden Rousseau, J. J., İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, Say Yayınları, 9. Baskı, 2006, İstanbul, s.7.

[12] Rousseau, J. J., Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, İstanbul, s.7.

[13] Rousseau, J. J., Age, s,28.

[14] Bekmen, A., içinden Örs, B., 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2009, İstanbul, s.168-169.

[15] Bekmen, A., içinden Örs, B., Age, s.173.

[16] Age, s.175.

[17] Kumar, K., Age, s.115.

[18] Freud, S., Uygarlık Din ve Toplum, Açı Yayıncılık, 1995, Ankara, s.33-67.

[19] Freud, S., Age, s.70.

[20] Age, s.216-219.

[21] Kumar, Age, s.97.

Yorum Yazın