Mülteci

Yukarıdaki fotoğraf, 2007 yılında Van’ın Başkale ilçesinde çekildi. İran üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışırken, Yiğit Dağı’nın üzerinde donmak üzereyken bulunan 227 kaçak mülteci hakkında. Haber, üç gün boyunca yürüdüklerini, açlığa ve bitkinliğe yenik düştüklerini, 40’ının Afganistan, 145’inin Pakistan, 42’sinin Bangladeş, 1’inin Irak uyruklu olduğunu bildiriyor. Bu temsili haber aslında son yıllarda sıkça karşılaştığımız trajik mülteci hikâyelerinden yalnızca biri. En son eylül ayında, Ege sularında batan bir geminin içinde bulunan 11’i erkek, 18’i kadın, 29’u çocuk ve 3’çü bebek olmak üzere 61 kişinin öldüğü bir faciayı hatırlıyoruz. Ülkelerin egemenlik duvarlarını delmeye çalışırken hayatlarını kaybeden bu insanları, hangi nedenlerin bu trajik sona sürüklediğini düşündüğümüzde, sömürgeciliğin uzun tarihinden küresel kapitalizmin son çeyrek yüzyıllık macerasına, askeri işgale maruz kalmış bir ülkede yaşam koşullarının zorlaşmasından yarı-totaliter bir devlette yaşamanın imkânsızlığına kadar bir dizi sosyal, siyasal, ekonomik gerekçe sıralanabilir. Ancak diğer taraftan bu sorun, Ege’nin diğer yakasındaki medeni dünyanın gerek konukseverlik anlayışının gerekse hukuk sisteminin açmazlarına işaret etmek için bir vesile oluşturuyor. Sorulması gereken soru, mültecinin, ne tür bir insanlık durumunun tasviri olarak okunabileceğidir?

Hannah Arendt ve Giorgio Agamben gibi siyaset düşünürleri, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgelerindeki “insan” ve “yurttaş” için ayrı başlıklar açılmasını, Avrupa yurttaşlık anlayışının bir tür iç çelişkisi olarak kaydetmişlerdi. İnsanın doğal hukuktan kaynaklanan başta yaşam hakkı olmak üzere sahip olduğu bir dizi hakkın (beslenme, barınma, eğitim, sağlık vb.) egemen bir devletin yurttaşı olmayı zorunlu kıldığına işaret etmişlerdi. Bir siyasal topluluğa üyelik ya da bir devlet otoritesine tabiiyet, doğanın (belki de Tanrının) tanıdığı haklardan yararlanmanın ve dolayısıyla “insan” olmanın zorunlu şartıydı. Böylece, vatansızlar ya da kâğıtsızlar olsa olsa Hobbes’un doğa durumunun yerleşimcileri olarak görülebilirdi: “öldürülebilen ancak ceza gerektirmeyen.” Bu açıdan, günümüzde, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde etrafı tel örgülerle çevrili göçmen kamplarında ikamet edenler, varlıklarına ancak ucuz işgücü olarak göz yumulanlar ya da sınır dışı edilecekleri güne kadar sınır illerinde zorunlu misafirliğin utancını yaşayanlar, Bildirgenin İnsan başlığı altında düşündüğü hakların gerçek suretleri olarak görülebilir. İnsan, sanki mültecinin sahip çıktığı bir sıfattır; insanı en iyi düşmüş olduğu yerde tanıyabilmemiz gibi.

80 sonrası entelektüel eleştiri, mülteciyi daha çok ontolojik terimlerle düşünmüş; insanın, ana hatları önceden belirlenmiş bir “öz”de ikamet eden sabit bir varlık değil melez bir oluşum olduğunu keşfetmişti. Yapısalcılık ve kolonyalizm sonrası düşünce akımları, kimlik sorununa, “köken” mitolojisi üzerinden değil “oluş/akış” fikri üzerinden yaklaşmaya çalışırken, tartışma, sanki varoluşçu bir sorunsal etrafında düğümlenmişti. Nitekim edebiyat, sinema veya modern sanatlar alanındaki 80 sonrası üretimlere yakından bakıldığında, beden (evle ilişkili olarak okunduğunda) ve arzunun, insanın uç kutuplarını temsil etmek üzere seçildiği görülür. Bedenin bir mekânın sınırları çerçevesinde anlam kazanmasına ve yerle olan bağlantısına karşın, arzunun ihlal ve kaçış eğilimleri, kimliği kökenle irtibatlandırmaya çalışan yaklaşımlarla onu “metinler-arası” sonsuz bir diyaloğun girdabı içinde eritmeye çalışan yaklaşımlar arasındaki farkı ele verir. Arzunun, bedenin sınırlarından dışarı taşması elbette daha olumlu bir siyasete imkân tanıyabilirdi; ancak süreç, arzunun siyasetinden çok arzunun ekonomisi tarafından yönlendirildi. Bir beden siyasetinin içerdiği aidiyet duygusunun, birliktelik ve dayanışma çağrısının ortak bir hedefin kurgulanmasına elverişliliği, arzunun “disiplinsizliği” ve “yönsüzlüğü” karşısında, daha geçerli ve gerçekçi bir siyaset formu olmaya devam etti. Mültecinin “reddedilmiş yurttaş”lığı (denizen), bedenin egemenlik siyaseti kadar arzunun siyasetsizliğinin bir dışavurumu oldu.

Antik Yunan’ın demokrasiyi “aynılık” fikri üzerine temellendirdiğini biliyoruz; siyasal cemaatin, kabile bağlarının çizdiği doğal sınırlar içinde ortaya çıktığı söylenebilir. Ancak, şimdi, egemenlik ya da tabiiyet ilişkilerini doğallaştırmayan yeni bir “enternasyonale”, yeni bir “kardeşlik” hukukuna ihtiyacımız var gibi; ancak bu, arzunun her türlü bağlanmayı reddeden siyasetinden daha fazlasını gerektiriyor.

Yorum Yazın