Ölçünün de ölçüsü vardır, insanda bu vicdandır

Her insan, insanlığın küçük bir özetidir. İnsanlık ilk gününden bu yana evreni, canlı, cansız varlığı anlamak, varlığın manasını keşfetmek için sürekli zihin yoruyor. Hayatın manası ve mahiyeti üzerine düşünenlerin tarihin farklı dönemlerinde insanı ölçü aldığı malumdur. Antik dönemlerde mesela Protagoras insan-ölçü tabirini kullanmıştır. Bir başka düşünür Publius Terentius’un, birçoğumuzun aşina olduğu sözü ise hiç eskimemiş, yankısı gök kubbede süregelmiştir: “Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.”

Bu söz eminim hiçbirimize yabancı gelmiyordur. Kendimize baktığımızda insanlığı; başka insanlara baktığımızda eminim kendimizi görüyoruzdur.

Kendimizle diğer insanlar arasında özdeşlik kurmuyorsak, kendimizi bir diğerinin gözünden görmüyorsak ölçümüzde, standartlarımızda bir sapma var demektir. Ahlak sahibi bir kimse ile ahlaksız bir kimse arasındaki ayrım tam da burada açığa çıkıyor. Bir düşünsenize, bizim kendimizi bilmediğimiz bir halde, bir diğerini tanıyıp sayma imkânımız olabilir mi?

Herhalde “Kendini bilen, Rabbini bilir” sözünün manası da bu kapsamda düşünülebilir.

Öyle bir savruluyor ki insan. Öyle bir unutuyor ki kendini, varlığı, hayatın manasını. Dün söylediğini bugün hatırlamıyor. Bugün dediklerinin dün de bırakın izini, esamesi okunmuyor.

İnsanın ölçü olmaktan çıktığı, insanın ölçüyü kaçırdığı anlar, dönemler tarihte öyle çok ki, saymakla biter mi? Savaşlar, istilalar, yağmalar, talanlar, sömürgecilik, köle ticareti, açlık, kıtlık, yokluk, yoksulluk…

İnsan, insanlığın tarihine dönüp baktığında, “Tüm bunlar ne uğruna?” diye sormaktan alamıyor kendini. Sormuyorsa, ya da soranları ayıplayıp kınıyorsa, ölçümüzde bir sapma yok mudur? Sorarım size.

Fakat tarihin geçmişten gelip geleceğe uzanan, kimi zaman sarp, kimi zaman dolambaçlı, kimi zaman meşakkatli kimi zaman mesut akışına bakınca nice muazzez, vakarlı, erdemli sahnelere de şahit oluruz. Geçmişte yaşamış mübarek insanları, velileri sözleriyle yücelten bizler, neden o insanların yolundan gitmeyi yük sayarız kendimize? Sorarım size, o vakit, sözümüzle özümüz, fikrimizle yaşantımız, olduğumuzla göründüğümüz arasında bir uçurum oluşmaz mı? Sorarım size, ikiyüzlülüğü, çatal dilliliği bir erdem sayabilir miyiz?

Her şeyin bir ölçüsü, uyumu, oranı vardır.

Ölçünün de ölçüsü vardır.

Derin bir nefes alıp, sakin bir zihinle “Ölçünün manası nedir?” diye düşünelim. Kendimizi inceleyelim tepeden tırnağa; çevremize bakalım; sokağın köşesini, şehrin meydanını canlandıralım zihnimizde. Sevdiğimiz veya nefret ettiğimiz neler varsa, zihnimizim mahzenlerine inip, yoklayalım her birini tek tek. Somut nesneler, soyut kavramlar, isimler, kelimeler, gölgeler, renkler, doğa, canlılar… İnsanlar… İnsanların erdemli davranışları veyahut tuhaf hal ve hareketleri… Ağlayan insanlar, gülen insanlar, birbirini üzen, yaralayan insanlar… Tanıdığı, tanımadığı insanlar için varını yoğunu ortaya koyan cefakâr, vefakâr insanlar… Üç kuruş için insanları dolandırıp umutlarını tüketen insanlar…

Kilogramla tartıyoruz birçok ürünü, nesneyi, çarşıda pazarda. Nice aletler kullanıyoruz ölçmek için hacmi, sesi, kalbin ritmini, vücudun ateşini. Gündelik işlerde kullandığımız ağırlıklar, Fransa’da koruma altında tutulan orijinal kilogramın kopyaları. Fakat ilginçtir ki, bırakın kopyalarını veya sahtelerini, bin bir özenle korunan “ölçülerin ölçüsü” kilogramın ağırlığı değişiyor yıldan yıla. Bin bir çaba gösteriliyor, ağırlığını sabit tutmak için.

Ölçüye neden bu denli önem atfediliyor, diyebiliriz. İşte o vakit sanatı, şiiri, bilimi, hukuku, ahlakı, görgü kurallarını, her sahada işlerin yapılma usulünü düşünmemiz gerekiyor. Aristoteles, toplumun doğal üyeleri olarak gördüğü insanların bir arada yaşamasını konuşurken, “altın orta” olarak nitelediği bir ölçü geliştirmişti. Bunu toplumun orta noktasını, merkezini kuvvetlendirmek için kullanıyordu. Bu yolla, kaynakların ve değerlerin üretim, dağılım ve tüketiminde denge ve adaletin sağlanacağını savunuyordu. Bu yolla, insanların veya toplumların ifrat ve tefritten uzak durabileceğini tasavvur ediyordu. Bu yolla ikili karşıtlıkların ve kutuplaşmaların içine sıkıştırmıyordu toplumu, değerleri, hayatı, ilişikleri. Bu ölçü yoluyla “cimrilik mi, savurganlık mı?” sorusuna, “her ikisi de değil, cömertlik” diyebiliyordu. Bu ölçü yoluyla “korkaklık mı, kabadayılık mı?” sorusuna “ne korkaklık, ne de düşüncesizce atılganlık”, her ikisinin aksine “cesaret” diyebiliyordu.

İnsan bir ölçüdür, doğru. İnsan ölçülü olmalıdır, doğru. Fakat bu ölçünün de bir ölçüsü vardır; işte o vicdandır.

Menfaati insanı kör, sağır, dilsiz ettiğinde, gözünü, kulağını açan, dilini çözen vicdandır.

Hırslarının peşine düşüp akıl ve duygu bütünlüğünü terk ettiğinde, insanın aklını başına getiren, yaptığından hicap duymasını sağlayan vicdandır.

Onun için “ne oldum” dediğinde, kendisine “ne olmadığını” hatırlatan iç sesini koruyabilmeli insan.

 

Ölçünün de ölçüsü vardır insanda bu vicdandır
Emre Bağce

Yorum Yazın