Osmanlı’nın Çöküş Nedenlerinden Biri: Baltalimanı Antlaşması

Bir binayı ayakta tutan kolonlar olduğu gibi, devleti de ayakta tutan bazı ‘’temeller’’ vardır. Nasıl ki kolonlardan biri yıkıldığında binanın çöküşü başlıyorsa, devletin dayandığı temellerden birisi de yıkıldığında, devletin çöküş süreci başlamış demektir.

Kolon benzetmesi yaptığımız devletin temellerinden en önemlilerinden biri de ekonomik yapısıdır. Ekonomik sistemi çökmüş bir devletin, daha sonra siyasi ve fiili yıkıma geçiş süreci kaçınılmaz bir olgu olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin son bulmasında, bu etkenin de göz ardı edilemeyeceği su götürmez bir gerçektir.

Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenleri arasında, yalnızca kaybetmiş olduğu savaş ve toprakları değil, duraklama, gerileme ve yıkılış süreçlerinde ve hatta daha öncesinde imzalamış olduğu antlaşmaları da dikkate almak, daha doğru bir tarihi yaklaşım olacaktır.

Dikkate alınması gereken antlaşmalardan en önemlilerinden bir tanesi de, kuşkusuz Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde imzalamış olduğu ve buhran dönemindeyken, dönemin  konjonktürel yapısı doğrultusunda, özellikle Avrupalı Devletlerin çıkar kafesi içinde çıkmaza sokulmak istendiği Baltalimanı Antlaşmasıdır.

Baltalimanı Antlaşması, 16 Ağustos 1838 tarihinde Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında İstanbul’un Baltalimanı semtinde imzalanan ve Osmanlı Devleti’nin finans ve mali sistemini derinden etkileyen ticaret antlaşmasıdır.

Antlaşmada, Osmanlı Devleti ekonomik sisteminin derinden etkilemesine sebep pek çok hüküm mevcut olduğu gibi bunların en başında ‘’yed-i vahid’’ sisteminin kaldırılması yer almaktadır.

Kısaca Yed-i Vahid sisteminden bahsedecek olursak;

Osmanlı Devleti 1826’dan beri Osmanlının kendi ihtiyaç duyduğu yerli ham maddelerin yabancı tüccarlar tarafından yurt dışına çıkarılmasını önleyen Yed-i Vahid (Tekel) sistemini uygulamaya koymuştu.

Devletin hazineye gelir sağlamak üzere aktif biçimde ve bazı hallerde tekelci bir konumda kendi sermayesiyle ticaret sektörüne girmesi anlamında Yed-i Vâhid uygulaması 1826’dan önce benzeri pek görülmeyen radikal bir değişimi temsil eder. Daha evvel devletin kendi kurumlarının veya kalabalık nüfusu ile İstanbul’un ihtiyacı olup pek kolay temin edilemeyen bazı malları ucuza ve kaliteli şekilde temin etmek amacıyla, alıcı olarak ya da bir kısım aynî vergi gelirini paraya çevirmek veya ihtiyaç fazlası stoklarını eritmek maksadıyla satıcı olarak piyasa mübadele sektörüne girmesine dair örnekler bulunmakla birlikte kâr amacıyla doğrudan ticarete girdiğine hemen hiç rastlanmaz. XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinin başlarında böyle radikal bir yenilik bazı önemli değişme ve gelişmelerin sonucunda ortaya çıkmıştır.[1]

Bu sistem Büyük Britanya’nın özellikle ticari çıkarlarına uygun düşmemekteydi ve İngilizler kendilerine Osmanlı topraklarında ayrıcalıklar verilmesi için Osmanlı İmparatorluğu’na ağır baskılar yapıyorlardı. Avrupa’da bir dönüm noktası olarak kabul edilen Sanayi İnkılabının neticesi olarak daha fazla ham maddeye ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bu sebepten Osmanlı hükumetinin 1826’dan itibaren, ham maddesini dışarıya çıkararak esnafın işsiz kalmasını önlemek amacıyla bir nevi koruma sistemi olan yed-i vahid (tekel) usulü, İngiltere’nin yıllarca yürüttüğü sömürgeci politikasına bir engel teşkil etmekteydi.

Yed-i vahid sisteminin ayriyeten yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye ordusuna kaynak bulmak ve üreticinin mahsulünü ucuza satarak kandırılmasını önlemek gibi amaçları da bulunmaktaydı. Yed-i vahid uygulaması özellikle İngiliz tüccar ve esnafını  büyük oranda rahatsız etmekteydi. Sonuç olarak, İngiliz sefiri Ponsenby, yed-i vahid sistemi ile ticaret serbestliğine karşı engellere şiddetle çatmakta; Türkiye’de mahsul yetiştirenler, bunların fiyatlarını tespit etmekte yegane hakim olan imtiyazlı kimselere satmak mecburiyetinde kaldıkça, Türk sanayisinin geriliğe mahkum kalacağını söylemekteydi. Özetle yed-i vahid usulü, İngiltere’nin Osmanlı Devletini istediği gibi rahatça sömürmesini engellemekteydi.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı ise, o dönemde Osmanlı için beklenmedik bir sonuca sebep olacaktı.

Mehmet Ali Paşa’nın pek çok can kaybına, büyük masraflara ve donanmasına mal olan Mora seferinden, Girit adasından başka bir kazancı olmadı. Ancak, Mısır’daki itibarı güçlendi. Bağımsız bir hükümdar gibi, Avrupa devletleriyle kendi adına antlaşmalar imzaladı. Ayrıca, bu savaşta hem modern Mısır ordusu yeni savaş taktikleri ve araçlarını denedi, hem de Osmanlı ordusunu yakından tanıdı. Bu olaylardan sonra Mehmet Ali Paşa ve Padişah II. Mahmut arasında gerginliği tırmandıracak bir dizi olay meydana geldi. Önce, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında gerginlik oldu. II. Mahmut, savaşta Osmanlı ordusuna destek olması için, Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Mehmet Ali Paşa, yolun uzaklığını, donanmasının büyük hasar görmesini, Suriye’de salgın hastalıklar bulunmasını bahane ederek, istenilen yardımı yapmadı. Mora isyanı esnasında, Mehmet Ali Paşa’nın kendisine sormadan askerlerini geri çekmesine içerleyen II. Mahmut, bu olay sonrasında açıkça tavır almıştır. Osmanlı-Rus savaşı arkasından imzalanan Edirne Antlaşmasından sonra Mehmet Ali Paşa, padişahtan kendisine vaad edilen Girit ve Suriye valiliklerini istedi.[2] II. Mahmut, Girit ve Suriye valiliklerini Mehmet Ali Paşa’ya vermediği gibi, onu Mısır valiliğinden almak için çareler aramaya başladı.

Beklediğini alamayan Mehmet Ali Paşa devlete karşı büyük bir ayaklanmaya kalktı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın, Suriye valiliğini ele geçirmek de dahil olmak üzere ayaklanmasının nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Mısır’ı, komşuları olan Sudan ve tüm Arabistan’da en üstün güç haline getirmek; İstanbul’dan bağımsız hareket edebilmek;  Mısır valiliğini bir hanedanlık biçiminde babadan oğula geçirmek; Suriye’yi Anadolu’yu ve belki de tüm Osmanlı devletini ele geçirmekti.[3]

Askeri anlamda zaten zayıf bir konumda olan Osmanlı Devleti, Mehmet Ali Paşa İsyanını bastıramadı. Ve Kavalalı, istediği gibi Devlet üzerine yürüyordu. Mehmet Ali Paşa, bu zaferleri sonunda yeniden İstanbul’a başvurdu. Suriye kendisine verilmek koşuluyla savaşı durdurmayı teklif etti. II. Mahmut bu öneriyi reddetti ve İbrahim Paşa’ya karşı bu defa Reşit Paşa komutasında yeni bir ordu gönderdi. Reşit Paşa, Konya’da bulunan İbrahim Paşa kuvvetlerini kuşattı ve II. Mahmut’un emri üzerine saldırıya geçti. Reşit Paşa komutasındaki düzensiz Osmanlı birlikleri, Avrupa tekniği ile yetiştirilmiş, düzenli ve modem Mısır ordusu karşısında perişan oldu. Savaşta 30.000 kişi öldü ve 21 Aralık 1832’de Reşit Paşa esir düştü. Böylece Mehmet Ali Paşa’nın önündeki son engel de ortadan kalkarak İstanbul yolu açılmış oldu.[4]

Olayların beklenmedik bir biçimde gelişmesi ve Osmanlı Devleti’nin, bir valisinin ayaklanmasını bastıramayacağını anlamasının ardından Avrupa devletlerinin yardımı istenmiştir. Aslında, İstanbul’un ve hatta imparatorluğun Mehmet Ali Paşa’nın güçlü yönetimi altına girme ihtimali, bölgede çıkarı olan Avrupa devletlerini zaten harekete geçirmişti bile. Bu gelişmeyle birlikte, olay artık padişah ve valisi arasındaki bir iç sorun olmaktan çıkarak, uluslararası arenaya taşınmıştı.

İngiltere, Doğu Akdeniz’de ve Osmanlı İmparatorluğu topraklarında büyük çıkarı olan bir devletti. Mehmet Ali Paşa ve Fransa arasındaki çok yakın ekonomik ve askeri ilişkilerden oldukça rahatsızdı. Bu ilişkilerin Akdeniz’deki İngiliz deniz üstünlüğünü ve çıkarlarını zedeleyeceğini biliyordu. Bu nedenle isyanı iyi karşılamamıştı. Mehmet Ali Paşa’nın güçlü yönetiminin Mısır ve Suriye’ye egemen olması, İngiltere’nin Hindistan’a giden deniz ve kara yolunu tehlikeye sokabilirdi.[5]

Osmanlı İmparatorluğu, Mehmet Ali Paşa kuvvetleri Anadolu içlerinde ilerlediği sırada önce İngiltere’den yardım istemişti. Fakat Belçika ve Hollanda problemi sebebiyle Avrupa sorunlarıyla ilgilenen İngiltere, bu yardım isteğini geri çevirdi. Bu esnada, Fransa Mısır’ı desteklediği için de Rusya’dan yardıma istendi. Rusya, yardım teklifini tabi ki memnunlukla kabul etti. 1833 yılında İstanbul’a bir donanma ile 5.000 kişilik bir ordu gönderdi. Böylece Rusya, Osmanlı Devleti üzerinde etkili bir duruma geçmişti. Doğu Akdeniz’de çıkarları olan İngiltere ve Fransa’yı bir anda harekete geçirdi. Büyük bir diplomatik atağa geçen İngiltere ve Fransa Mehmet Ali Paşa üstünde diplomatik baskı uyguladılar ve Osmanlı ile anlaşma yaparak ilerlemesini durdurması konusunda zorladılar.

Bu süreç İngiltere için hem politik hem de ekonomik anlamda büyük bir fırsata dönüşecektir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanında Osmanlı Devleti’nin yanındaymış gibi görünen İngiltere, bu iyiliğini elbette karşılıksız yapmamıştır. Özellikle dönemin Hariciye Vekili olan Mustafa Reşit Paşa’nın da İngiltere’ye yakın politikası ve Mason Localarıyla olan bağlantıları münasebetiyle, Osmanlı, kendi tarihinin sonuçları en ağır neticelere sebep verecek olan antlaşmasını, İstanbul’un Baltalimanı semtinde, Mustafa Reşit Paşa’nın yalısında imzalayacaktır.

Antlaşmanın önemli maddelerine bakacak olursak;

  1. Mevcut kapitülasyonlar tarafından garanti edilen tüm haklar ve ayrıcalıklar süresiz olarak teyit edilmiştir.
  2. İngilizler tarım ve sanayi ürünlerini istisnasız içerde satmak ya da ihraç etmek için alabilirler. Osmanlı Devleti tüm tekelleri kaldırmayı ve “tezkere” uygulamasına son vermeyi kabul eder.
  3. İngiltere ve sömürgelerinde üretilen ya da İngiliz vatandaşlarının sahip olduğu tüm mallar, Osmanlı ülkesine değerleri üzerinden %3 oranında gümrük ödemek koşuluyla girebilir. Eğer mal içeride satılacak olursa %2’lik bir ek vergi alınır.
  4. Herhangi bir mal Osmanlı toprağında bir İngiliz tüccarı tarafından satın alınırsa, tüccar tüm iç gümrüklerin karşılığı olarak malın değeri üzerinden % 9 oranında vergi öder. Eğer mal ihraç edilecek olursa %3 oranında ek bir vergi alınır.
  5. İngiliz tüccarlar, Osmanlı devletinin en ayrıcalıklı tüccarlarının yararlandığı koşullarla ticaret yapma özgürlüğüne sahiptir.
  6. Fiyatları kuruş cinsinden tespit eden gümrük tarifeleri daha önce 14 yılda bir yenilenirken bundan böyle 7 yılda bir yenilenecektir.

Yukarıda belirtilen maddelerin 3, 4. ve 5. maddeleri, İngiliz vatandaşları Osmanlı Devleti sınırları içinde ticaret yaparken Osmanlı vatandaşlarından bile daha az vergi ödemelerini sağlıyordu. Misal olarak Selanik’ten İstanbul’a mal gönderen Müslüman tüccar devlete transit gümrük vergisi ödediği halde İngiliz tüccar bu vergiden muaf olmuş ve Müslüman tüccarların bir başka Osmanlı şehrine mal göndermesine, ticari faaliyet yapmasına yüksek vergilerden dolayı fiilen imkân kalmamıştı.

Osmanlı Devleti imzalamış olduğu bu anlaşma ile ithalatta gümrük indirimi sağlarken ihracattan alınan vergiyi artırmıştır. Ayrıca “Rusumatıdahiliye” adı verilen iç gümrük vergisi de kalkınca yerli tüccar yabancılarla rekabet edemez hale geldi. Bu durum Osmanlı Devleti’nde yabancılara verilen kapitülasyonların kuvveti son derece hissedilir bir şekilde kullanılması demekti. Yerli Müslüman tüccar iç gümrük vergisi öderken, yabancı tüccarlar bundan muaf tutulmuştur. Aynı zamanda antlaşma hükümlerinin Mısır ve Afrika eyaletleri dahil bütün Osmanlı ülkelerinde ve her sınıf halk tarafından tatbik ve riayet olunacağına dikkat çekildikten sonra, isteyen bütün dost devletlere de istisnasız olarak antlaşmanın teşmil edileceği taahhüt olunuyordu. Nitekim 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar, Osmanlı dış ticaretinde birinci sırayı alan Fransa, menfaatlerine halel geleceğini bilerek bu antlaşma hükümlerine şiddetle karşı çıktığı halde, çok geçmeden 25 kasım 1838 de yukarıdaki maddeye istinaden aynı hükümleri ihtiva eden bir antlaşma imzaladı. bunu, Avrupa’nın diğer devletleri takip etmekte gecikmediler.

Antlaşmanın maddelerine bakıldığında Osmanlı Devlet’nini serbest ticaret politikası uygulamaya başladığı görülür. Antlaşmayla birlikte Yed-i Vahid sistemi ortadan kaldırılmış ve Osmanlı devleti açık pazar haline gelmiştir. Bu süreçten en zararlı çıkan kesim yerli tüccar olmuş, ülke topraklarındaki üretici sınıf batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadi hayattan silinmiştir.

Antlaşmanın ekonomik açıdan Osmanlı Devleti’ne zararlarına baktığımızda özellikle Yed-i vâhidin bir parçası olan tezkere sistemine göre, yerli tüccarlara ya da herhangi bir kişiye yerli ürünleri alıp satabilmesi için belli bir ücret karşılığında “tezkire” veriliyordu. Ve bu sistem Osmanlı Devleti hazinesi açısından önemli bir gelir kaynağıydı. Bu anlaşmayla bundan böyle, eşya ve mal nakli için tezkere istenilmeyecek, isteyenler cezalandırılacak ve bundan daha önce zarar görmüş olan İngiliz tüccarı Osmanlı Devleti tarafından tazmin edilecek olmasını görmekteyiz.

Ayrıca İngiliz tüccarı, “en ziyade müsaadeye mazhar tüccar” derecesine ulaşmıştır. Osmanlı tüccarları ile aynı haklara sahip olacaktır. Bununla İngiliz tüccarı, Osmanlı Devleti sınırları içinde ticaretini yapacağı yerli ürünü alım-satımı sırasında vermesi gereken vergi, yerli tüccarın (Osmanlı) en fazla ayrıcalığa sahip olanın verdiği miktardan verecektir.

Bir Avrupalı tüccar gibi İngiliz tüccarı da eskiden, Osmanlı ülkesinden aldıkları bir malı iskelelerde bir gemiye yüklerken % 3 gümrük vergisi ödüyordu. Bu anlaşma ile bu oran aynı kalmakla birlikte yeniden düzenlendi. İngiliz tüccarı bir malı üretildiği yerden alıp iskeleye getirdiğinde % 9 âmediyye vergisi verecekti. Bu vergi ödenmiş bir eşya, ülke dışına çıkarılmadan başka bir iskeleye götürülürse yalnız % 3 reftiyye vergisi ödeyecekti (eskiden yeniden âmediyye vergisi vermek zorundaydı). İngiliz tüccar malı iskelede satın alacak olursa yalnızca % 3 vergi ödeyecekti.

Önceden, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından geçecek gemilere “izn-i sefîne” adında bir müsaade verildi. Bu anlaşmayla bu işlem korundu. Bu izinlerin hızlı bir biçimde verilebilmesi için bazı düzenlemeler getirildi. Buna göre, Osmanlı limanlarında bir gemiden diğerine aktarma yapılabilecek, transit serbest olacak, ayrıca bu işlemlerden hiçbir vergi alınmayacaktır.

İngiliz tüccarı, Osmanlı ülkesine sokacağı her cins “İngiliz ürünü”nden eskiden % 3 gümrük vergisi alınmaktaydı. Bu % 3 den başka çeşitli adlar altında iç gümrük vergisi vermekte olan tüccar bu anlaşma ile birlikte % 3 ( dış) gümrük vergisi ödedikten sonra bu malı ister geldiği yerde isterse naklettiği başka bir yarde satabilmek için % 2’lik bir vergi ödeyecektir. Bu oran ödendikten sonra ürün el değiştirirse veya başka bir ülkeye gönderilmek istense bile vergi istenmeyecektir. Ayrıca, İngiliz tüccarı bir iskeleye getirdiği malın % 3 gümrüğünü ödedikten sonra başka bir gümrük vermeksizin ikinci bir iskeleye götürebilir ancak malı iskelede veya ülke içinde bir yerde satışında % 2’lik ikinci bir vergi vermek zorundadır.

Yabancı tüccarlar bu anlaşmadan önce İngiliz patentli olmayan bir malı Osmanlı ülkesine sokup onu orada satabilme yetkileri yoktu. Bu anlaşma ile birlikte bu sınırlama ortadan kalktı. Bir önceki ithal şartlarına bağlandı.

Güçlü bir Osmanlı sermaye gurubu özellikle tekellerin kalkmasına karşı çıkmıştır. Gümrük yöneticileri ile Rum-Ermeni tüccarları ve sarrafları arasında oluşan ve bir kısım paşaları da kapsayan koalisyon bütün gücüyle anlaşmayı önlemeye çalışmıştır.[6]

Bu dönemin gelişmelerine şahit olmuş bir Osmanlı vakanüvisi bunları şöyle özetlemektedir: “ bu anlaşma ile yed-i vâhid usulü kalktı ise de yerine yabancı tekeli geldi ki, Osmanlı devletinde en küçük ticarete kadar yabancılar iştirak etti. Yerli sanayi bütün bütün çöktü ve yabancı mallar revaç bularak mevcut paramız Avrupa’ya çekilip gitmeye başladı (Anlaşmanın Mısır sorunu karşısında İngiliz yardımını sağlamak amacıyla yapılmış olması) bu demek oluyor ki, varsın Mısır’a kötülüğü olsun da bize zararı olması önemli değil!”[7]

Sonuç olarak değerlendirdiğimizde;

16. yüzyılın ortalarında başlayan Osmanlı padişahlarının yabancı devletlere verdiği kapitülasyonlar; tarihsel süreç ve konjoktrüel ortam içinde, dünya koşullarının değişmesi, Avrupalı devletlerin kuvvetlenmesi, Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmesi sonucu Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğü açısından önemli bir tehdit halini kazanmıştır. Avrupa’da ortaya çıkan Sanayi Devrimi kısa bir süre sonra dünyanın başka ülkelerini de olumsuz yönde etkilediği gibi tabii olarak Osmanlı Devleti’ni de önemli ölçüde etkilemiştir. Bu etki 1838 Osmanlı-İngiliz Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile en görünür şeklini almıştır. Bu anlaşmayı hazırlayan şartlar, Osmanlı Devleti’nin zaafları ve tabi ki İngiltere’nin yeni iktisat politikasıdır. Bu anlaşmanın daha sonra genişletilmiş şekli olan Kanlıca Ticaret Antlaşması ile birlikte Osmanlı geleneksel ekonomi yapısı bozulmuş ve Osmanlı dışarıya daha fazla bağımlı hale getirilmiştir. Bu süreç, ileriki dönemlerde Osmanlı ekonomisini bütünüyle Batıya bağımlı kılan Düyûn-ı Umûmiye yönetimini ortaya çıkaracaktır.

Baltalimanı Antlaşması’nın gerektirdiği ortam, antlaşma maddeleri ve bu maddelerin Osmanlı iç piyasasına yansımaları dikkate alındığında, Devletin birçok çöküş nedenleri arasında önemli bir yere sahiptir. Son dönemde yıkılışa neden olan iç ve dış dinamikler birlikte değerlendirildiğinde, Baltalimanı Antlaşması göz ardı edilemez ekonomik bir etkidir. Bu anlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu yarı-sömürge haline gelirken, Osmanlı milleti de emperyalist güçlerin bendesi haline getirilmek istenmiştir. Bu sebepler göz önünde bulundurulduğunda Baltalimanı Antlaşması süreç ve sonuçlarını, Osmanlı Devleti’nin yıkılış nedenleri dışında kalamaz ve hatta birçoğundan daha ehemmiyetli bir durum teşkil etmektedir.

Yed-i vahid nedir
Osmanlı’nın Çöküş Nedenlerinden Biri: Baltalimanı Antlaşması
Tunay Şendal
Rusumatıdahiliye nedir

[1] Uzun Mustafa, Yed-i Beyza, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı, 1999, cilt: 43; sayfa: 378

[2] . Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. V, TIK Basımevi, Ankara 1983, S. 129; Rı-

fat Uçarol, Siyasi Tarih, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul 1982, s. 127.

[3] Oral Sander, Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü. Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme, SBF Basımevi, Ankara 1987, s. 119

[4] . Şinasi Altundağ, Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı Mısır Meselesi. 1831-1841, i. Kısım, TTK Basımevi, Ankara 1988, s. 64; Enver Ziya Karal, a.g.e., s. 131.

[5] Enver Ziya Karal, a.g.e., s. 132

[6] Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları, 2. Baskı, Ankara 1996, s.193

[7] Timur, A.g.e., s. 202

Yorum Yazın