Osmanlı’nın delileri

Osmanlı ile ilişkimiz rasyonel bir analize ve ifadeye yanaşmıyor bir türlü. Son derece duygusal bir tepkiyle kurgulanıyor ilişki biçimimiz. Ya “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şeniz” ya da ayakkabımızı çıkartıp fırlatmak istiyoruz üzerine. Osmanlı’yı bu günkü sefaletimizin, geri kalmışlığımızın, kimi barbarlıklarımızın sebebi sayıp öfkeyle ve küçümsemeyle anıyoruz. Öte taraftan ne zaman övünmeye ihtiyacımız olsa, büyük savaşlar kazanmış, bir çağı kapatıp bir çağı aşmış, Osmanlı’ya koşup avunuyoruz.

Osmanlı’nın okuduğumuz tarihi, kahramanlar, padişahlar, sadrazamlar ve onların dünyayı değiştirme tarihi olarak yazılmış bir büyük anlatı. Belki de anlamak için kendimizinkine benzeyen öyküleri bu tarih içinde kazıp kurcalamak gerekli. Tarihi değiştirmeyen, dünyayı yerinden oynatmayan ama en az muzaffer komutanlar kadar tarihin öznesi olan insanın hallerine dair bir tarih okuması yapılabilir mi?

Mesela Osmanlı’nın delileri kimlerdi ve nasıl yaşarlardı?

Osmanlı kültürü deliliği üç ayrı nedene bağlamaktadır. Birincisinde delilik bir çeşit bedensel hastalıktır. İkincisi, delilik bir tür aşk hastalığıdır. Üçüncüsünde ise delilik bir tür algı ötesi güçlerin insanı etkilemesi sonucu ortaya çıkan bir durumdur. İkinci ve üçüncü gruptan deliler divane ve mecnun olarak adlandırılır. İkinci grupta yer alan büyük ve şiddetli aşka düşmüş olan divanelerin de toplumsal statüsü yükselir. O itibar gören bir âşıktır. Üçüncü delilik durumunda cinlerin musallat olduğu kişiye toplumun ilk iki grubundaki kadar hoşgörüyle yaklaşmaması ve olumsuz tutum söz konusu olabilmektedir. Osmanlı kültüründe deliliğe yaklaşım genel olarak kişinin toplum içinde mahalle kültüründe hayatını devam ettirmesine dönük olarak deneyimlenmiştir. Belli durumlarda Bimarhanelere kapatılarak tedavi söz konusu olmuştur.

Hastanın topluma zarar vermemesine özen gösterilirken toplumdan koparılmamasına da özen gösterilmiştir. Hastaların toplumdan tecridine ancak uzman hekimlerden oluşan heyetin raporu üzerine mahkeme tarafından karar verilmiştir. Osmanlı’da Bimarhaneler cami merkezli külliyenin bir parçasıdır. Anadolu’da akıl hastalarının ilk tedavi edildiği merkez 1205 yılında Kayseri’de inşa edilen gevher Nesibe Hatun Hastanesidir.

Evliya çelebi Seyahatname’sinde 1470 yılında İstanbul Fatih’te kurulan Fatih Sultan Mehmet Tımarhanesi’nden şöyle bahsetmektedir:

‘Fatih Sultan Mehmet Tımarhanesinin 70 oda, 80 kubbe ve 200 hademesi vardır. Ders hocası, hekimbaşı ve cerrahbaşısı vardır. Gelen ve giden yolculardan bir adam hastalansa hemen Tımarhaneye getirip ona hizmet ederler. Hastalara ve akıl hastalarına hastalıklarının iyileşmesi için saz çalanlar ve şarkı okuyanlar tayin edilmiştir. Kadınlar ve kefereler için başka bir tımarhanesi vardır.’

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin A’mak-ı Hayal isimli eseri, Tanzimat döneminin entelektüel çatışmalarına bir bakış sunan önemli bir edebi metindir. Bu metinde, spiritüalizmi savunan yazar, metnin arka planında Osmanlı kültüründe aklın hallerine ilişkin pek çok ipucu sunmaktadır. Bir taraftan padişah, vezir, derviş, şehzade, prenses gibi içinde yaşamakta olduğu kültürün somut öznelerine atıf yapan metin diğer yandan da Buddha, Zerdüşt, Hürmüz, Ehrimen, Brahma gibi dini unsurları; ejderha, cin, peri, anka, simurg gibi fantastik soyut varlıkları barındırmaktadır. Aslında tam da bu anlatım biçimi ile yazar Osmanlı kültürünün akıl izahlarına ve aydınının akla ilişkin dönemsel açmazlarına işaret etmektedir.

Amak-ı Hayal’in ikinci bölümü Manisa Tımarhanesinde geçmektedir. Bu da bize dönemin delilik kurumlarına ilişkin detayları edebi bir metinde izleme olanağı sunmaktadır. Romanın kahramanı Raci’nin ruhsal durumu, tehlikeli delilerin şeklini aldığı için akıl hastanesine gönderilmiştir. Birkaç gün içinde öfkesi dinmiş olduğundan orta ve hafif delilerle beraber bir avluya bırakılır. Bu avlunun ortasında bir havuz bulunduğu için deliler uluorta bu havuzda yıkanırlar ve avluda genellikle çıplak dolaşırlar. Bu olayların yaşandığı dönemde Manisa Akıl Hastanesi müthiş bir sefalet yaşamaktadır. Hastaların yattıkları yataklar hiçbir yerde görülemeyecek kadar pis ve yemekler kötüdür. Avlu önündeki demir parmaklıklar önüne gelen halk buradan delileri izler, onlara yiyecek ve sigara verir. Hastanede havuzdan başka hiçbir tıbbi tedavi bulunmamaktadır. Delilere pösteki saydırılmakta ve öfkeli olanlara Allah rızası için sopa atılmaktadır. Raci’yi kader böyle bir yere düşürmüştür. Buraya girmek son derece kolay çıkmak ise akıllılarca uygulanan hiçbir ölçü olmadığı için çok zordur. Raci burada çağının önemli meczuplarından Aynalı Baba ile karşılaşır. Aynalı Baba rivayete göre göğsüne muhtelif büyüklükte aynalar asar öyle gezermiş. Bu nedenle kendisine Aynalı Baba denilmiştir. Raci Manisa Akıl hastanesinde öyle çok deli ve delilik çeşidi ile karşılaşmıştır ki ‘sakın âlem büyük bir akıl hastanesi olmasın’ diye düşünmüştür.

Senaristler, izlediğimiz filmlerde tüm doğruları mahallenin delisine söyletiyor. Osmanlı’yı bir film olarak izleme olanağımız bulunsaydı muhtemelen en doğru tespitler yine bir deliye ait olacaktı. Osmanlı’da delilik kavramına toplumun ve kurumların yaklaşımı tarih içinde belli bir evrim geçiriyor.

Yükselme döneminde, güçlü ekonomi devletin diğer kurumlarında olduğu gibi genel olarak tıp kurumları ve özel olarak akıl sağlığı kurumlarında da refahı sağlıyor. Kentli bir uygulama olarak akıl sağlığı kurumları kentlerin şükür içindeki yaşayışlarının da bir yansıması adeta. Çünkü mahallenin delileri Allah’ın bir lütfu olarak görülüp kollanıyor. Gündelik yaşamın içinde, rengini koruyarak mahalle içinde yaşayan bir delilik söz konusu. Sanki delilik Allah ile kulları arasında bir şakalaşma; delilere verilen isimlerde bile böylesi bir tutum gözden kaçmıyor. ( Aynalı Baba, Düğümcü Baba, Çöp Atlamaz Efendi vb.)

Ekonomi zayıflayıp deliler daha da arttıkça önce niyetler sonra kurumlar bozulmaya başlıyor. Dar zamanlarda mahalleleri tutmuş çok sayıda yoksulun içinde bir de deliler yaşanan toplumsal sefaleti büsbütün görünür kılıyor. Ve artık kimsenin de duymaya pek hevesli olmadığı bir takım doğruları uluorta söyleyiveriyorlar. Artık onların mahalleden çıkartılma zamanı yaklaşıyor. Tanzimat aklı, tavrı tıpkı fareli köyün kavalcısı gibi bir başka memleketin müziğini üfleyerek tüm ötekileri ve tabii ki delileri peşine takıp mahallenin dışına atıyor.

 

Yorum Yazın