Devlet Adamı / üçüncü bölüm

3. Bölüm

YABANCI – Şöyle: Yürüyen hayvanların yetiştirilmesi bilgisi ikiye bölünsün; biri boynuzlu sürüyle, öbürü de boynuzsuz sürüyle ilgili olsun.

GENÇ SOKRATES – Bütün bu dediklerin büyük ölçüde kanıtlanmıştır; bunun için doğru olarak kabul edip geçebiliriz.

YABANCI – Besbelli ki kral boynuzsuz bir sürünün çobanıdır.

GENÇ SOKRATES – Evet.

YABANCI – Bu boynuzsuz bölümü kollara ayırmaya, kralın olanı krala vermeye çalışalım mı?

GENÇ SOKRATES – Her ne biçimde olursa yapalım.

YABANCI – Çataltırnaklı olup olmadıklarına göre mi, yoksa birbirleriyle çiftleşip çiftleşmediklerine göre mi ayıralım? Bilmem anlatabildim mi?

GENÇ SOKRATES – Nasıl?

YABANCI – Demek istiyorum ki atlarla eşekler doğal olarak çiftleşip çoğalırlar.

GENÇ SOKRATES – Evet.

YABANCI – Ama boynuzsuz sürünün geri kalanı bu şekilde çoğalmaz.

GENÇ SOKRATES – O da doğru.

YABANCI – Devlet adamı hangi türe bakar? Karışık türe mi, saf türe mi?

GENÇ SOKRATES – Saf türe, elbette.

YABANCI – Bunu da deminki gibi bölmeliyiz, sanırım.

GENÇ SOKRATES – Evet, bölmeliyiz.

YABANCI – Evcil ama sürü halinde yaşayan hemen her hayvan türü artık parçalarına bölünmüş oldu, yalnızca iki tür kaldı. Çünkü köpeklerin sürü hayvanları arasında sayılacaklarını pek sanmıyorum.

GENÇ SOKRATES – Elbette sayılmaz. Ama bu kalan iki türü nasıl ayıracağız?

YABANCI – Theaitetos ile senin gibi iki geometri öğrencisinin kullanması uygun olan bir ayırt etme ölçüsü vardır.

GENÇ SOKRATES – Nedir o?

YABANCI – Çap ve yine çapın çapı.

GENÇ SOKRATES – Anlayamadım.

YABANCI – İnsan nasıl yürür? Gücü iki ayak olan bir çap olarak değil mi?

GENÇ SOKRATES – Öyle.

YABANCI – Öbürlerinin gücü de iki kere iki olduğuna göre, çapın çapı denemez mi?

GENÇ SOKRATES – Elbette. Ne demek istediğini şimdi anladım gibi…

YABANCI – Bu bölmelerle, Sokrates, büyük bir şaka daha yapmış oldum.

GENÇ SOKRATES – O da ne?

YABANCI – İnsanoğulları yaratıkların en başı boş, en hafif olanı ile aynı sınıfa düştü, onunla yarışmacı durumunda.

GENÇ SOKRATES – Farkındayım. Ne acayip bir raslantı!

YABANCI – En yavaş olanın sona kalacağını da tahmin edersin ya?

GENÇ SOKRATES – Elbette.

YABANCI – Bir sonuç daha çıkıyor ki o bundan gülünç. Sürüsüyle dolaşıp duran kral, havada yaşayanlar konusunda insanların en ustası olan kuş avcısıyla rakip oluyor.

GENÇ SOKRATES – Sahi.

YABANCI – İşte sana Sokrates, bilgici ( sofist ) üzerine yaptığımız araştırmada söylediklerimizin doğruluğunu gösteren daha belirli kanıtlar.

GENÇ SOKRATES – Neyin doğruluğunu gösteriyor?

YABANCI – Dialektik yöntemin, kişilere aldırmadığını, büyüğü küçüğün üstüne koyamadığını, her zaman kendi yolundan en doğru sonuçlara vardığını gösteriyor.

GENÇ SOKRATES – Anladım.

YABANCI – Şimdi, senin sormanı beklemeden kendi dileğimle, seni kestirme yoldan kralın tanımına götüreceğim.

GENÇ SOKRATES – Haydi bakalım.

YABANCI – İlkin, kara hayvanlarını iki ayaklı ve dört ayaklı olarak ayırmalıydık, diyorum. Mademki yalnızca kanatlı sürü insanlarla aynı sınıfa düşüyor, iki ayaklıları da tüylü olan ve olmayan diye ayırırdık. Böyle bölünce, insanları yönetmek sanatı da aydınlanmış olurdu; o zaman yönetici ya da devlet adamını da ortaya çıkarır, arabacı gibi yerine oturtur, devletin gemini de eline verirdik, zira bu da onun işidir.

GENÇ SOKRATES – Pekâlâ. Bana borcunu ödedin, yani sözü sonuna eriştirdin, demek istiyorum. Bu ana yoldan ayrılmak da, cabası oldu.

YABANCI – Şimdi en başa dönelim. Devlet adamının sanatını tanımlayan halkaları birbirine bağlayalım.

GENÇ SOKRATES – Hay hay, yapalım.

YABANCI – Başlangıçta dediğimiz gibi, saf bilginin bir yöneten ya da emreden kısmı var. Kendi adına satışta bulunan kimseye benzeterek bu kısımdan da bir kendiliğinden emreden kısım çıkardık. Bunun önemli kollarından biri yaşayan hayvanların yönetimidir; sonra daha da daraltarak, sürü halinde hayvanların yönetimi ve yürüyen hayvan sürülerinin yönetimi kısımlarını elde ettik. Bu sonuncunun başlıca bölümü boynuzsuz, yürüyen hayvanların yönetimidir. Bu bölümde de bir parça var ki üç sözcüğün birleşmesiyle oluşan bir terim altına konabilir: Saf tür hayvanları gütmek. En son bölüm, insanların güdülmesi sanatıdır. İki ayaklılarla uğraşan ve bizim aradığımız, sonunda şimdi bulduğumuz sanat, krallık ve devlet sanatı işte budur.

GENÇ SOKRATES – Hiç şüphe yok.

YABANCI – Sahiden senin bu dediğini başardık mı dersin, Sokrates?

GENÇ SOKRATES – Neyi?

YABANCI – “Gerçekten dileğimizi yerine getirdik mi?” demek istiyorum. İşte şöyle bir tartışma yaptık ama bana öyle geliyor ki araştırmamızı iyice geliştiremedik ; bu noktada başarısızlığa uğradık.

GENÇ SOKRATES – Anlayamıyorum.

YABANCI – Şu anda aklımdan geçen düşünceleri her ikimiz için aydınlatmaya çalışacağım.

GENÇ SOKRATES – Dinliyorum.

YABANCI – Çobanlık sanatının çok çeşitleri vardır. Bunlardan biri belli bir sürüyü konu edinen siyaset sanatı değil midir?

GENÇ SOKRATES – Evet.

YABANCI – Konuşmamızda bunu, atlarla öbür hayvanların değil, insanların bir arada yetiştirilmesi sanatı olarak tanımladık, değil mi?

GENÇ SOKRATES – Evet.

YABANCI – Ama kralı bütün öbür çobanlardan ayırt eden şu farka bak.

GENÇ SOKRATES – Neyi demek istiyorsun?

YABANCI – Öbür çobanlardan herhangi birinin, sürünün yönetimini kendisiyle paylaşmak isteyen, paylaştığını ileri süren bir rakibi var mıdır?

GENÇ SOKRATES – Ne demek istediğini anlayamıyorum.

YABANCI – Demek istiyorum ki tüccarlar, çiftçiler, ekmekçiler, bedeneğitimciler, hekimler, hepsi insanların çobanları dediğimiz devlet adamlarıyla boy ölçüşmeye kalkışacaklar; insanları yetiştirmek ya da yönetmek işini de kendilerinin gördüğünü, hem de sadece sürüsünü değil, yöneticileri de yetiştirdiklerini söyleyecekler.

GENÇ SOKRATES – Böyle söylemekte haklı değiller midir?

YABANCI – Pekâlâ haklı olabilirler, iddialarına saygı gösterelim. Yalnızca şundan emin olalım ki her bakımdan sürüsünün biricik besleyicisi ve hekimi olabilen bir çobana karşı kimse böyle benzer bir hak ileri süremez. Hayvanlarını çoban kendisi çiftleştirir, doğurtur, başka hiç kimse bilginin bu dalında onun kadar uzman değildir. Doğalarının olanağı ölçüsünde hayvanları eğlendiren müziği çalan da yine çobandır. Sesiyle ya da çalgılarla, hiç kimse ondan daha iyi sürüsünü avutamaz ve sakinleştiremez. Genel olarak tüm hayvan yetiştirenler için aynı şeyi söyleyebiliriz.

GENÇ SOKRATES – Çok doğru.

YABANCI – Ama bu dediğin doğruysa, kralın tam ve su götürmez bir tanımını verdik sayılabilir mi? Aynı iddiada olan binlerce kimse arasından insan sürüsünün çobanı ve yetiştiricisi olarak onu seçmekte haklı mıyız?

GENÇ SOKRATES – Hiç değiliz.

YABANCI – Devlet adamını, çevresini dolduran, onunla aynı payeyi paylaşmak isteyen öbür insanlardan koparıp ayırmadıkça ve onu, bütün farklılığıyla ortaya koymadıkça, demin kralın ne olduğunu şöyle böyle belirtmiş olsak bile, devlet adamının tam bir betimlemesini yapamamış olduğumuzdan şüphelenmekte, bundan dolayı endişe duymakta haklı değil miyiz?

GENÇ SOKRATES – Haklıyız.

YABANCI – Sözlerimizin bizi küçük düşürecek bir sonuca varmasını istemiyorsak, Sokrates, işte bu işi başarmalıyız.

GENÇ SOKRATES – Her ne pahasına olursa olsun böyle bir sonuçtan sakınmalıyız.

YABANCI – Öyleyse sorumuzu bir başka noktadan ele alalım, başka bir yoldan ilerleyelim.

GENÇ SOKRATES – Hangi yoldan?

YABANCI – Gel istersen, sözlerimize biraz oyun çeşnisi verelim. Çok tanınmış bir masalın büyük bir bölümünü burada kullanabiliriz. Sonra bölümlere ayırma zincirlemesini yeniden ele alırız.Amaçlanan doruğa erişinceye kadar eski yoldan gideriz, böyle gerekmiyor mu?

GENÇ SOKRATES – Kesinlikle.

YABANCI – Öyleyse, çocukların yaptığı gibi sen de anlatacağım masalı bütün dikkatinle dinle. Zaten çocuk eğlencelerini bırakalı çok yıl olmadı herhalde…

GENÇ SOKRATES – Dinliyorum.

YABANCI – Şu geçmiş zamanların birçok öyküsü arasında, Atreos ile Thyestes arasındaki kavgada beliren şey anlatılır durur. Bunları sen de işitmişsindir, hâlâ da aklındadır, elbet.

GENÇ SOKRATES – Altın koyun harikasını mı söylemek istiyorsunuz?

YABANCI – Hayır onu değil, öykünün bir başka kısmını. Hani güneşle yıldızlar bir zamanlar batıdan doğarlar, doğudan batarlarmış. Sonra tanrı, Arteos’un yanını tuttuğu için, onların bu hareketini tersine çevirmiş, bugünkü durumuna getirmiş.

GENÇ SOKRATES – Evet, bunu da anlatırlar.

YABANCI – Kronos’la ilgili bir sürü öykü vardır.

GENÇ SOKRATES – Gerçekten, pek çok vardır.

YABANCI – Eskiden insanlar insandan değil, topraktan doğarlarmış. Bunu da işittin mi?

GENÇ SOKRATES – Bu da eski bir öyküdür.

YABANCI – Bütün bu söylenceler, hem de şaşılacak daha binlercesi, hep bir kaynaktan gelir. Bu öykülerin birçoğu, bu kadar uzun zaman geçince unutulmuştur; bazıları da ayrı ayrı parçalara dağılmıştır. Ama bütün bunların kaynağının ne olduğunu kimse söylememiştir. Şimdi, biz söyleyelim. Çünkü bu öykü kralın ne olduğu sorununu aydınlatacak.

GENÇ SOKRATES – Pek güzel. Umarım, hiçbir şeyi eksik bırakmadan öyküyü tam anlatırsın.

YABANCI – Dinle öyleyse. Bir zaman Tanrı kendisi evrenin gidişine yön verir, bu gidişi yönetir; sonra bir zaman da, belli çağlar geçip bittikten sonra, evreni kendi gidişine bırakır. Yaratıcı, daha başlangıçta evrene akıl ve can vermiş olduğu için, evren kendiliğinden geri döner, ters yönde dönmeye başlar. Geriye dönme eğilimi, evrende doğuştan, zorunlu olarak vardır; bunun da nedeni şudur.

GENÇ SOKRATES – Nedir?

YABANCI – Ancak en tanrısal şeyler değişmeden, oldukları gibi kalırlar da ondan. Cisim, bu şeylerden değildir. Gökyüzü ve evren dediğimiz şeyler, Yaratıcıdan mutlu armağanlar almış olmakla birlikte, gene cisim yaradılışındadırlar. Bunun için değişmenin büsbütün dışında kalamazlar. Ama onların hareketi, olanak derecesinde tektir, bir yerdedir, bir çeşittendir. Bundan ötürü onlar yalnızca ters yönde dönmek zorundadırlar, bu da değişmenin en az derecesidir. Ancak bütün hareket eden şeylerin yaratıcısı kendiliğinden hareket edebilir. Bu yaratıcının evreni bir kez bir yönde, bir kez de bir başka yönde hareket ettirdiğini düşünmek de yersiz olur. Öyleyse, ne evren her zaman kendiliğinden hareket eder demeliyiz, ne tanrı tarafından sırayla iki karşıt yönde hareket ettiriliyor demeliyiz, ne de istekleri biribiriyle çatışan iki tanrı evreni döndürüyor, demeliyiz. Yalnızca bir olanak kalıyor ; o da, demin dediğim gibi, bir zaman evreni tanrısal olan dıştan bir erk yönetir ; yaratıcı ona taze hayat ve ölmezlik verir; sonra bir zaman da başı boş bırakılır ki sayısız çağlar boyunca ters yönde hareket eder. Bu ikinci hareketin nedeni, evrenin tam bir denlik halinde ve çok büyük olması, hem de en küçük eksen üzerinde dönmesidir.

GENÇ SOKRATES – Senin bu evren anlayışın akla çok uygun geliyor.

YABANCI – Şimdi bir düşünelim; bütün bu insanı şaşırtan şeylerin nedeni olduğunu söylediğimiz olayın ne olduğunu bu anlattıklarımdan çıkarmaya çalışalım. Bu olay bence şudur.

GENÇ SOKRATES – Nedir?

YABANCI – Zaman zaman evrenin hareketinin tersine dönmesidir.

GENÇ SOKRATES – Bu nasıl bir nedenle olur?

YABANCI – Bu yön değiştirmeyi, evrenin uğradığı değişmeler içinde en büyüğü, hem de en tamı sayabiliriz.

GENÇ SOKRATES – Öyle görünüyor.

YABANCI – Herhalde bu değişme o sırada dünyada olan insanların hayatında pek büyük değişiklikler doğurur.

GENÇ SOKRATES – Bu çeşit değişmeler olabilir elbette.

YABANCI – Biliyorsun ki çok çeşitli, hem de büyük, önemli değişmeler birdenbire olursa, hayvanlar çok zor hayatta kalabilir.

GENÇ SOKRATES – Çok doğru.

YABANCI – Bundan ötürü hayvanların birçoğu yok olur ; bu, insanların yaşamını da etkiler. İnsan ırkından ancak az bir sayı kalır, bu kalanlar da birçok yeni, önemli olaylarla karşılaşırlar; en çok, bir olayla ki bu, şimdi bulunduğumuz devrin tersine dönüldüğü zaman ortaya çıkar.

GENÇ SOKRATES – Nedir o?

YABANCI – İlkin, bütün hayvanların yaşı durakladı, doğa yaşlanmaz oldu. Sonra tersine döndü; gençleşmeye, tazeleşmeye başladı. Yaşlıların ak saçları yeniden koyulaştı; sakallı adamların yüzleri düzgünleşti, eski parlaklığını aldı. Tam gençlik çağında olanların bedenleri daha da yumuşadı, küçüldü; gece gündüz durmadan tersine doğru gelişerek hem akılca, hem bedence yeni doğmuş çocuklar haline geldiler. Daha sonra eridiler, büsbütün kayboldular. O sırada değişmelerin sarsıntısıyla ölenlerin bedenleri de çabucak aynı değişiklikleri geçirdi. Gözden kayboldu gitti.

GENÇ SOKRATES – İyi ama yabancı o zamanlar hayvanlar nasıl yaratılıyordu? Biri ötekinden nasıl doğuyordu?

YABANCI – Şüphe yok ki, Sokrates, o zamanlar hayvanların biri ötekinden doğarak çoğalması diye bir şey yoktu. Topraktan doğduğu öykülerde anlatılan ırk işte o zamanlar yaşıyordu. Onlar topraktan çıkıyorlardı. Bugün, haksız yere, değerden düşüp artık doğru olduğuna inanılmayan bu olayı, geçen çağın sonuna zamanca en yakın olan atalarımız haber verdiler. Bak öyküde anlatılanlar birbirini nasıl tutuyor. Yaşlılığın gençliğe dönmesinden sonra toprakta yatan ölülerin yeniden canlanması geliyor. Evrenin tersine dönmesiyle birlikte ölenlerin hayatı da geri dönüyor. Dağılan bedenleri yeniden bir araya geliyor. Mezarlarından kalkıyorlar, hayatlarının tersi sıra yaşıyorlar, meğer ki ölülerin bazılarını tanrı bir başka tarafa çekmiş olsun… Bu geleneğe göre onlar zorunlu olarak topraktan çıkmıştır ve ”topraktan doğma insan” adını taşıyorlar. İşte yukarıdaki masal bunları anlatıyor.

GENÇ SOKRATES – Bu anlattıkların daha öncekilerle birbirini tutuyor. Ama Kronos’un zamanındaki hayat, evrenin o döneminde mi yoksa şimdiki döneminde miydi ? Güneşle yıldızların gidişlerinde ortaya çıkan değişiklik her ikisinde de olmuş olmalı.

YABANCI – Sözleri iyi anlamışsın. Hayır, o dediğin çağ, insanların kullanması için her şeyin kendiliğinden meydana geldiği çağ, evrenin bu içinde olduğumuz dönemine değil, daha önceki dönemine raslar. O zamanlar bütün evrenin gidişini tanrı düzenlerdi. Evrenin kısımları, şimdi de bazı yerlerde olduğu gibi, daha küçük tanrıların emrine verilmişti. Çeşitli türden, çeşitli hayvan sürülerinin çobanlığını eden yarı tanrılar vardı. Bunlar güttükleri varlıkların her ihtiyacını karşılayabiliyorlardı. Aralarında zorbalık, birbirinin başını yemek, savaş, kavga gibi durumlar olmazdı. Böyle bir durumun doğurduğu iyilikleri söyleyecek olsak, binlerce şey saymak gerekir. Geleneğin dediğine göre, insan, kendiliğinden hayata gelirdi. Bunun da nedeni şuydu : O zamanlar tanrı kendisi insanların çobanıydı, onları yönetirdi ; tıpkı şimdi öbür varlıklara oranla insanın tanrısal bir varlık olduğu, daha aşağı türden hayvanları yönettiği gibi… Tanrının yönetimi altında başka yönetim biçimleri, kadınlara çocuklara sahip çıkmak diye bir şey yoktu, çünkü bütün insanlar topraktan doğuyor, geçmişi hiç hatırlamıyorlardı. Bununla birlikte toprak onlara bol bol ürün veriyordu. İnsanlar yetiştirmeden, ağaçlarda meyveler ve bütün öbür bitkiler kendiliklerinden yetişiyordu. İnsanlar çoğu zaman açık havada, çıplak yaşıyorlardı; mevsimler gayet yumuşaktı, insanların yatakları da yoktu; bol yetişen otlardan oluşan yumuşak yığınlar üstünde yatarlardı. Kronos’un zamanında insan hayatı işte böyleydi, Sokrates. Zeus’un yönetiminde olduğu söylenen bugünkü hayatımızın ne olduğunu kendi görgünle biliyorsun. Bu ikisinden hangisinin daha mutlu bir hayat olduğunu söyler misin, söyleyebilir misin?

Platon Devlet Adamı indir
Yöneticilere özlü sözler
Yöneticilere öneriler

Eflatun Devlet Adamı
Yöneticilere altın tavsiyeler
Yöneticilere öğütler
Yöneticilere tavsiyeler
Devlet Adamı Platon
Platon eserleri
Yöneticilere altın öğütler
Platon Devlet Adamı
Platon Devlet Adamı oku

Yorum Yazın