Renklerin Ölümü

Her sabahki gibi büyük bir isteksizlik vardı içinde uyanmaya karşı. Oysa kabuslar peşini bırakmazdı; ama yine de uyumayı severdi. Her gece yaşayamadığı dünyayı rüyasında görmeyi düşlerdi. Daha gözleri yavaşça kapanmaya başlamadan kendisini bir yere koşarken görürdü. Ya yetişecek bir tren, ya yetişmesi gereken işleri vardı. Öyle çok koşardı ki sabahları ter içinde midesinde ve bacaklarında kramplarla uyanırdı. Yine de çözemezdi neden uyumak istediğini.

Hızlıca bir şeyler atıştırıp, yola koyuldu. Bir insan seline kapılmış yürüyordu. Birden bire durdu. Sanki bacakları gitmiyordu. Beyni bütün vücuduna durmasını emretmişti. İnsanlar onu görmeden, çarpıp geçip gidiyordu. Uyuyorum diye düşündü. Bu bir rüya olmalı. Bir an gözüne her şey bir dekor gibi gözükmeye başladı. O kadar sahteydi ki… Üzerinde yürüdüğü asfalt, çevresindeki binalar, insanlar bile. Yaşam yoktu, birer komut üzerine hareket eden nesneler vardı sadece. O zaman anladı neden uyumak istediğini. Uyanıkken kendi kararlarını yaşıyordu. Ve onu uyumaya iten mahvettiği kendi hayatının vicdan azabından kaçmaktı.

Kravatını çıkarıp attı. Ceketini, çantasını, ayakkabılarını… Kendini tutsak gibi hissediyordu. Elinden gelse bedenini çıkarıp atacaktı. Nefes alamadığını hissetti. Sanki hiçbir zaman nefes almamıştı. Gülmeye başladı. Gerçekten kendi için nefes almış mıydı? Gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı ve koşmaya başladı. Bu sefer kendisi için koşuyordu. İnsanlar küçümser, acır ve kızgın şekilde ona bakıyordu. Ve artık o insanları görmüyordu. Sadece aldığı soluğu ve yıllardır işkence ettiği ama hiçbir zaman fark etmediği ayaklarını hissediyordu. Ruhuna doğru koşuyordu, kendisine doğru.

Bir tepede buldu kendini. İnsanlar silinmişti. Daha fazla yukarı çıkmak istedi. Bu çirkin şehrin de silinmesini… Evler öyle rast gele serpilmişti ki… Kaosun tam ortasında yaşıyordu. İnsanlar kendileri gibi bir şehir kurmuşlardı ve şehir başka türlüsüne izin vermiyordu. Artık insanlar şehre benziyordu. İnsanlar griydi. Bütün renklerinden gri uğruna vazgeçmişti. Zincirlerini kırıp koşan bu adam deliydi onlar için. Hemen yakalanmalı ve bir akıl hastanesinde çeşitli işkencelere tabi tutulmalıydı.

Başına gelecekleri biliyordu adam. Kitaplar ona fısıldamıştı sonunu. Dünyada belki benim gibi düşünen insanların kurduğu bir ülke vardır dedi. O dünyanın peşine düştü. Gittiği her ülkede gri insanlar gördü ya da gri insan olma hayali kuranları. Neden nefret ediyorlardı doğadan doğallıktan. Vicdanları mı rahatsızdı, yoksa o kadar bile uyanamayıp komutlarımı yerine getiriyorlardı. Doğaya sığınmıştı. Nereye gitse sığındığı her şeyi yok etmek için koşan öbek öbek insan sürüsü peşinden geliyordu. Yorgundu ve yaradılışı gereği bir arada yaşamaya muhtaçtı. Teslim oldu ama gri insanlarla artık yaşayamazdı. Bir akıl hastanesine gitti. Öyle çok teşhis kondu ki… Doktor devamlı araştırıyordu şunu düşünüyorsan öylesindir, bunu düşünüyorsan böylesindir. Adam anladı ki karşısındaki insan düşünmüyordu sadece sözleri elindeki kılavuzla eşleştiriyordu. Aklı tutulmuştu ve aklı olan herkesi hasta sanıyordu.

Şimdi sadece uyuşturulmayı bekliyor. Uyutulmayı… Çünkü gri insanlar için ortada kaldırılacak bir mutsuzluk sebebi yoktur. Sadece ortadan kaldırılacak bir köşeye atılıp, unutulacak insanlar vardır.

Renklerin Ölümü
Buşra Erimli

Yorum Yazın