Yalnız gezerin düşleri / üçüncü gezi

Üçüncü gezi

Öğrene öğrene yaşlanıyorum.

Solon bu dizeyi, yaşlılığında sık sık yinelerdi. Onun, yaşlılığımda da kendime uygulayabileceğim bir anlamı var; ama yaşamın bana yirmi yılda edindirdiği deneyim ve bilgi, pek üzüntü verici; bilisizliği yeğlerim. Mutsuzluk, kuşkusuz en büyük öğretmendir; ancak bu öğretmen, dersini pek pahalıya satar ve yararı da ona ödenene değmez. Bundan başka, böyle geciken ibretten yararlanma fırsatı da geçmiş olur. Gençlik, bilgeliği öğrenme; yaşlılık da uygulama dönemidir. İtiraf ederim ki, deneyim her zaman bir şeyler öğretir; ama daha yaşayacağımız süre, zamanla ölçülüdür. Ölme zamanı gelince nasıl yaşamak gerektiğini anlamanın ne değeri var? Yazgım ve o yazgıyı yazan başkalarının tutkuları hesabına, hem böylesine geç, hem de acı içinde edinilmiş gerçekler ne işe yarar? İnsanları daha iyi tanımak, beni içine düşürdükleri acıları daha iyi duymaya yaradı; üstelik kurdukları tuzakları birer birer gördüğüm halde, düşmeme engel olamadı. Keşke uzun yıllar beni gürültücü dostlarımın oyuncağı eden budalaca ve ama tatlı bir güven içinde kalaydım da hainlikler her yanımı sardığı halde hiçbir şey sezmeyeydim! Gerçi onlara aldanmış ve kurbanları olmuştum, ama beni sevdiklerini sanıyor ve bana aşıladıkları sevgiden, o sevgide içten oldukları sanısıyla zevk alıyordum. Bu güzel düşlemler yıkıldı gitti. Zamanın ve aklın bana keşfettirdiği acıklı gerçek bana yıkımımı göstererek, umarsız olduğumu ve boyun eğmekten başka yol bulunmadığını anlattı. Yani yaşımın bütün deneyimleri, şimdiki yaşımda, ne bugüne yararlar ne yarına.

Doğarken girdiğimiz kavga alanından ölümle çıkarız. Ömrün sonuna gelince yarış arabamızı daha iyi kullanmayı bilmenin kazancı nedir? Bize kalan, işin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekten başka bir şey değil. Yaşlı bir kişinin daha öğreneceği varsa, o da ölmeyi öğrenmektir; ama, aksi gibi, benim yaşımda en az yapılan da bu; ölümden başka her şey düşünülür. Yaşlıların hepsi yaşama çocuklardan daha çok bağlıdırlar; gençlerden daha güç ölürler. Çünkü ömürleri boyunca bu dünya için çalışmışlar ve sonunda, boşuna emek verdiklerini görür olmuşlardır. Göçerken bütün mallarından, çabalarının meyvalarından ayrılırlar. Yaşadıkları sürece, ölürken yanlarında götürecek hiçbir şey edinilmediğini düşünmemişlerdir.

Bunları henüz vakti geçmemişken kendi kendime söyledim; ancak düşüncelerimin sonuçsuz kalması, bunları tam zamanında düşünemediğimden ya da kendime mal edemediğimden değildir. Dünyanın burgacına ta çocukluğumda atılan ben, deneyimlerim sayesinde çok geçmeden o dünyada yaşamak için yaratılmadığımı ve yüreğimin gereksinmesini duyduğu yaşama kavuşamayacağımı anladım. Böylece ateşli imgelemim, aralarında bulamayacağımı sezdiğim mutluluğu insanlardan istemeyi bırakarak, henüz başlamış bulunduğum ömrün uzaklıkları üstünden, yabancı bir yerden kaçar gibi atladı ve duraklayabileceğim rahat bir temel üzerine kondu. Küçüklüğümden beri eğitimin ve daha sonraları yaşamımı dolduran yıkımların güçlendirdiği bu duygu, her zaman beni, varlığımın ne olup ne olmadığını ve amacını araştırmaya, herkesten çok yöneltmiştir. Birçok insan gördüm ki benden çok daha bilgince felsefe yaparlardı; ama felsefeleri sanki kendilerine yabancıydı. Herkesten daha bilgin olmak istedikleri için, nasıl kurulduğunu anlamak amacıyla dünyayı incelerlerdi; ama bu, kazayla rasladıkları bir makineyi gözden geçirmek merakından başka bir şey değildi. İnsanın yaratılışını öğrenmeye çalışıyorlarsa, bunun nedeni, ondan bilgince söz edebilmek içindi; yoksa kendilerini anlayabilmek için değil. Birçokları, iyi kabul edilsin de ne olursa olsun diye kitap yazmak sevdasındaydılar; kendilerini aydınlatmak için değil, başkalarına öğretmek için çalışıyorlardı. Kitapları yayımlandıktan sonra da eleştirilirlerse, başkalarınca kabul edilmesini ya da ne kendilerine pay çıkarmayı, ne de doğru olup olmadığını düşünmeksizin bu eleştirileri çürütmek amacı dışında, kitaplarının içindekilerle artık ilgilenmez olurlardı. Bense, öğrenmeyi başkalarına öğretmek için değil, kendimi bilmek için istedim; insanlar arasında yaşarken öğrendiklerimden hiçbiri yoktur ki ömrümün sonuna dek yaşamaya yargı giyeceğim bir adada dahi heves etmeyeceğim bir şey olsun. Yapmak istediğimiz şeyler en çok inanmamız gerekenlere bağlıdır; doğanın asıl gereksinmeleriyle ilgili olmayan konuların tümünde de davranışlarımıza egemen olan, düşüncelerimizdir. Yaşamımı nasıl yöneteceğimi her zaman benimsediğim bu kurala dayanarak düşünürken, yaşamın amacını ve anlamını araştırarak yeryüzünde becerikli olamamamın avuntusunu, bu amacı anlamaktan vazgeçmek gerektiği düşüncesinde buldum.

Ahlak ve din kurallarına saygılı bir aile içinde doğup, akıllı, dindar bir rahibin yetiştirdiği bir insan olarak ben, küçük yaştan beri, şimdiye dek büsbütün unutmadığım inançlar ve ilkelerle büyüdüm. Henüz çocukken, kendi başıma kalmış, sevilmenin çekiciliğini tatmış, umutla aldanmış, zorunlukları duyumsamışken Katolik oldum; ama, her zaman Hıristiyan kaldım; çok geçmeden, alışkanlığa uyarak, yeni dinime içtenlikle bağlandım. Bayan de Warens’ın bana öğrettikleri ve verdiği örnekler, bu bağlılığımı daha da artırdı. Gençliğimin en güzel dönemini geçirdiğim köy yaşamının yalnızlığı ve bütün benliğimle duyduğum kitap tutkusu; sevmek konusundaki doğuştan gelen yeteneğimi, o gençlikte daha çok büyüttü ve bana Fénelon’unkine yakın bir sofuluk verdi. Yalnızlık köşesinde düşünme, doğanın incelenmesi, evreni gözlemleme, yalnız yaşayan bir insanı, her zaman, nesnelere ve yaratana doğru atılmaya, her gördüğünün amacını, her duyduğunun nedenini tatlı bir kaygıyla araştırmaya iter. Talih beni yeniden dünya kasırgasına yuvarlayınca, yüreğimi oyalayacak hiçbir şey bulamadım. Boş zamanlarımın tatlı anısı, elimin altında bulanan ve beni yüksek görevlere, servete götürebilecek araçlara karşı ilgisizliğe yöneltti; bunlardan nefret bile ettirdi. Karmaşık isteklerimin kararsızlığı içinde az umdum ve daha az kazandım; ama, umutla yaşadığım günlerde bile, aradığımı sandıklarımın hepsine kavuşsam da yüreğimin ne olduğunu bilmeksizin susadığı mutluluğu bulamayacağımı duyumsadım. Böylelikle, beni dünyadan bezdiren yıkımlarımdan önce de, her şey beni bu dünyanın ilgilerinden sıyrılmaya itiyordu. Yoksullukla zenginlik, bilgelikle sapkınlık arasında bocalayarak, yüreğimde hiçbir kötü eğilim bulunmadığı halde, alışkanlıktan ileri gelmiş kötü huylar taşıyarak, aklımın koyduğu ilkelere dayanmaksızın gelişigüzel yaşayarak, görevlerimi aşağı görmeksizin unutarak, ama çoğu kez onları kestiremeyerek kırk yaşıma geldim.

Gençliğimden beri bu yaşı, başarılı olma çabalarımın ve her türlü iddialarımın son aşaması saymış ve bu yaşa gelir gelmez, ne durumda olursam olayım, o durumdan çıkmaya uğraşmayarak, geleceği düşünmeksizin, günü gününe yaşamaya karar vermiştim. O an gelince kararımı güçlük çekmeksizin yerine getirdim. Bu sıralarda yaşamım az çok durulmaya yüz tuttuğu halde, bundan da, üzülmek şöyle dursun gerçek bir sevinçle vazgeçtim. Bu aldanışlardan ve boş umutlardan kurtulunca kendimi artık asıl zevkim ve eğilimim olan ilgisizliğe ve kafa dinçliğine bıraktım. Süslenmekten de vazgeçtim; ne kılıç taşıyacaktım ne saat, ne beyaz çorap, ne de yaldız ve takma saç. Başımda sıradan bir peruk, üzerimde basit ve kaba bir çuha olacaktı; üstelik, veda ettiğim şeylere değer veren tutkularla istekleri yüreğimden koparıp atmıştım. O tarihte yaptığım ve uzmanı olmadığım işi de bırakarak öteden beri zevk duyduğum bir uğraşa, yani sayfası şu kadara beste yazmaya başladım.

Bu yaşamımı düzenleme işini bununla bırakmadım. Büsbütün acı da olsa daha ileri ve başkalarının gözünde daha gerekli bir karara varıp, bir seferde kesip atmak kararlılığıyla yaşamımı, ölürken görmek istediğim gibi düzenleyerek bir öz-hesaplaşmaya girdim.

Ruhumda büyük bir değişme olmuştu; başka bir manevi dünya keşfetmiştim; insanların, kurban gideceğimi henüz bilmediğim bilinçsiz yargılarının saçmalığını anlamıştım; gürültüsünü duyar duymaz iğrendiğim yazınsal ünden başka bir nimete gereksinme duyuyordum; yaşamımın en güzel yarısını geçirdiğim yoldan daha güvenli bir yol arıyordum; işte bütün bunlardır ki beni uzun zamandır gerekliliğine inandığım düşüncelere götürmüştür. Böylece düşünerek, sonuna değin götürmek için elimde olan hiçbir şeyi savsaklamadım.

Dünyadan çekilmem, ondan beri bırakmadığım yalnızlık zevki bu tarihte başlar. Yazmaya koyulduğum yapıt ancak tam bir yalnızlık içinde yazılabilirdi; bu dünyanın gürültü patırtısı içinde mümkün olmayan uzun ve rahat düşünceleri gerektiriyordu. Bu da beni başka bir yaşama biçimine yönlendirdi. O yaşama biçimini pek sevdim; isteğim dışında yalnızca kısa bir süre vazgeçtikten sonra, olanak bulunca sevinçle yine kavuştum. Öyle ki, beni mutsuz kılmak için dışlayarak yalnız yaşamaya mahkûm eden insanların, mutluluğuma benden çok hizmet ettiklerini gördüm.

Giriştiğim işime, ona verdiğim önemle ve duyduğumu sandığım gereksinmeyle uyumlu bir çabayla işe koyuldum. O sıralarda, eskilere hiç benzemeyen yeniçağ filozoflarıyla yaşıyordum. Kuşkularımı ve kararsızlığımı ortadan kaldıracak yerde, en çok bilmek istediğim noktalarda vardığımı sandığım kanılarımı sarsmışlardı. Çünkü “Tanrısızlığın” ateşli savunucuları olan bu dogmatik adamlar, herhangi bir konuda kendilerinden farklı düşünmemi çekemezlerdi. Kavgayı sevmediğim ve kavga etmek konusunda yeteneğim olmadığı için, düşüncelerimi gevşekçe savunmuştum; ama onların üzücü inançlarını hiçbir zaman benimsemedim; her biri bir amaç güden bu tutucu adamlara direnişim, onların düşmanlıklarını körükleyen nedenlerden başlıcası oldu.

Beni kandıramamışlarsa da, ürkütmüşlerdi. İleri sürdükleri kanıtlar beni inandırmamış, ama sarsmıştı; bunlara uygun yanıt bulamıyor, ama bulunması gerekeceğini seziyordum. Kendimi sapkınlıktan çok beceriksizlikle suçluyordum ve yüreğim onlara aklımdan daha güzel karşılık veriyordu.

Sonunda kendi kendime dedim ki: “Bu ağzı kalabalık sofistlerin beni istedikleri gibi şuraya buraya sürüklemelerine sonuna dek izin verecek miyim? Hele yaymaya çalıştıkları ve başkalarına kabul ettirmek istedikleri düşüncelerin, kendi düşünceleri olduğuna bile emin değilken? İnançlarına egemen olan gereksinmeleri, şuna ya da buna inandırmaktaki çıkarları, kendilerinin neye inandıklarını öğrenmeye engel oluyor. Parti başkanlarında iyi niyet aranabilir mi? Onların felsefesi başkaları içindir; oysa benim için bir felsefe gerekli. Henüz zamanımız varken onu var gücümüzle arayalım ki, ömrümüzün sonuna dek değişmez bir davranış ilkesi edinebilelim. İşte, olgunluk çağına, anlayış gücünün en yüksek aşamasına geldim. Neredeyse sona ulaşıyorum; daha bekler ve kararımda gecikirsem, alışkılarıma egemen olamayacak duruma geleceğim; bugün yapabileceğimi artık yapamayacağım; bu uygun fırsatı yakalayalım: o, maddî koşullarımı düzeltecek; bari beni düşünsel ve manevi bakımdan da düzeltsin. Görüşlerimi kesin olarak kararlaştırayım ve iyice düşündükten sonra ne olmayı uygun gördüysem ömrümün sonuna kadar o olayım.”

Bu tasarımı yavaş yavaş ve aralıklı olarak, büyük bir dikkat ve çabayla gerçekleştirdim. Ömrümün ve yazgımın ona bağlı olduğunu pek iyi biliyordum. Onu gerçekleştirirken önce öyle bir karışıklık, güçlük, karanlık, çelişki ve dolambaçlık toplamının içine düştüm ki, her şeyi olduğu yerde bırakıp boşuna uğraşmama isteğine kapılarak, bir türlü anlayamadığım, aslı esası olmayan ama herkesçe uyulan sakınganlığa uymaya yeltendim. Ancak bu sakınganlık bile bana öylesine yabancıydı ve ona varmakta kendimi o kadar yetersiz buluyordum ki, onu kılavuz edinmek, fırtınalı denizde fenerlerin bile gösteremedikleri limanı aramak gibi bir şeydi.

Ama direndim; ömrümde ilk kez olarak yüreklilik gösterdim; haberim olmaksızın beni bekleyen korkunç sona da, bu yürekliliğin etkisiyle direnebildim. Herhangi bir ölümlünün belki hiçbir zaman girişmediği en ateşli ve en içten araştırmalardan sonra duymam gereken duyguları, ölünceye dek duymak üzere kararlaştırdım; yanıldımsa bile, elde ettiğim sonuçların yanılgımı hiç değilse bir suç diye yüzüme vurmayacağına eminim; çünkü böyle bir suçtan kaçınmak için elden geleni yaptım. Gerçi çocukluktan kalan temelsiz yargılarla yüreğimdeki gizli isteklerin, bana daha hoş görünen yanları oldukları kuşkusuzdur. O denli tutkuyla istenen şeylere inanmamak güçtür; hem de, öbür dünyada uğranılacak yargıları kabul ya da geri çevirmenin umutları ve korkuları konusunda, çoğunlukla insanlarca beslenen inanç konusunda etken olacağından kimse kuşku duyamaz. Kabul ederim ki bütün bunlar düşünmenin esenliğini bozabilir; ne var ki, benim yürek saflığımı bozamadı; çünkü her şeyde yanılmaktan çekiniyordum. Bütün sorun, şu yaşamı uygun biçimde yönetmekten başka bir şey değilse, bilmek gerekirdi ki henüz gecikmeden (ve aldanmadan), elden geldiğince yararlanabileyim. Ama, en çok korkmam gereken de, ruhumu, içinde bulunduğum bu durumda, değer vermediğim dünya nimetlerinden pay almak bahanesiyle, sonsuzluğa ulaşma bakımından tehlikeye düşürmekti.

Yine kabul ediyorum ki, beni duraksamaya, kuşkuya düşüren ve filozoflarımızın boyuna sözünü ettikleri güçlükleri her zaman istediğim gibi çözümleyemedim. Ama, insan zekâsının egemen olamadığı sorunlar konusunda, sonunda bir karara varmaya kesin karar vererek ve her yerde çözülmesi olanaksız gizlerle, yanıtsız kalan sorularla karşılaşarak, her sorunda en esaslı gördüğüm ve kendiliğinden inanılır kanıyı seçtim. Bunun tersi olan kanının ileri sürdüğü güçlü kanıtlarla, reddedilmesi olanaksız olan ve çözemediğim karşı kanıtlar üzerinde durmadım. Bu konularda kestirme yargılara, yalnızca şarlatanlar varabilir; önemli olan nokta, kendine özgü bir kanıya olgun bir kafayla varmaktır. Buna karşın yanılırsak kusur bizde olmaz. İşte, güvenin ve güvenliğin sarsılmaz temeli budur.

Yorucu araştırmalarımın sonucu, aşağı yukarı “Profession de foi du Vicaire Savoyand”da yazdıklarım gibidir; bu öyle bir yapıttır ki bugünün insanları tarafından, alçakça lekelenmiş ve kirletilmiştir; insanlar bir gün gelir de sağduyuyla iyi niyete yeniden kavuşurlarsa, devrim yapabilirler.

O tarihten beri, uzun ve derin düşüncelerden sonra benimsediğim ilkeleri inancımın ve davranış biçimimin değişmez kuralı saydım; artık ne anlayamadığım aykırı düşüncelere, ne de önceden aklıma gelmeyenlere aldırır oldum.

Bu düşünceler beni ara sıra kaygılandırdı, ama sarsamadı. Kendi kendime hep şunu yineledim: “Bütün bunlar fizikötesi dolambaçtan başka bir şey değildir ve aklımın kabul ettiği, yüreğimin de onayladığı tutkular susturulduktan sonra, içten gelen rızanın damgasını taşıyan ilkeler karşısında hiçtir. İnsan aklının eremediği bu gibi konularda, o denli dikkatle düşünülmüş, akla uygun gelmiş, başka sorunlar da görünmediği halde bunda düşünen ruhumun isteminden güç almış bir mezhep, çözemediğim herhangi bir soru yüzünden altüst olabilir mi? Hayır; benim ölmez niteliğimle bu dünyanın oluşması ve onda egemen olduğunu gördüğüm maddesel düzen arasındaki uygunluğu, bir takım boş kanıtlar bozamaz; maddesel düzenin olan ve ilkelerini araştırmalarımla bulduğum manevi düzende, yaşamımın acılarına dayanmak için gereksindiğim yardımı buluyorum. Başka herhangi bir inançta umutsuz yaşar ve ölürdüm; insanların en mutsuzu olurdum. Demek ki talihe ve insanlara karşın, beni mutlu kılmaya yeten inanca bağlanmak en doğrusudur.

Gerek bu düşünceler, gerekse onlardan çıkardığım sonuçlar, acaba, sonuma hazırlanıp ona dayanabilmek için Tanrı tarafından aşılanmış değil midir? Bana acımasız davrananlardan kaçıp sığınacağım bir yer, bu dünyada beni düşürdükleri aşağılık durumun ödünlenmesi ve hakkım olan adalete kavuşma umudu bulunmasaydı ve hiçbir ölümlünün uğramadığı korkunç bir talihe kurban gitseydim, karşılaşacağım ürkünç acılarla ömrümün sonuna değin mahkûm edildiğim bu inanılmaz durumda halim nice olurdu? Saflığımın verdiği dinginlikle insanların bana ancak beğenme ve iyilik duyguları göstereceklerini sanır ve açık, temiz yüreğim kendisini dostlara, kardeşlere verirken, hainler çevremi sessizce cehennem gibi tuzaklarla sarıyorlardı. Gururlu bir ruhun uğrayabileceği en korkunç ve aynı zamanda hiç beklenmeyen yıkımlara düştüğüm, niçin ve kimin tarafından olduğunu bilmeyerek yerlere sürüklendiğim, bir aşağılanma uçurumuna atıldığım ve içinde korkunç amaçlar sezdiğim karanlıklarla çevrildiğimde, ilk anda sendeledim; bu darbelere karşı koymak için önceden gücümü toplamış bulunmasaydım, hiç ummadığım bu yıkımlardan sonra kendimi bir türlü toplayamazdım.

Yıllar süren heyecanlardan sonradır ki, sonunda kendime gelerek; talihsizlik günlerine sakladığım bu güçlerin değerini anladım. Haklarında yargıya varmam gereken bütün sorunları bir karara bağladığımdan, ilkelerimle durumumu karşılaştırınca, insanların budalaca düşüncelerine ve kısacık ömrün küçücük olaylarına değerinden çok önem verdiğimi gördüm; yine gördüm ki, yaşam bir sınav defteri olduğuna göre bu sınavların şöyle ya da böyle olmasının önemi yoktur; elverir ki onlardan beklenen sonuçlar çıksın. Böylece o sınavlar büyüdükçe, yeğinleştikçe, çoğaldıkça dayanma gücünün aynı ölçüde gelişmesinde yarar vardı. Ödülünü bekleyenler için, yeğinliği azalmayan hiçbir acı yoktur; işte bu ödüle inancım, daha önceki düşüncelerin ürünü olmuştur.

Her yandan uğradığımı duyumsadığım sayısız aşağılamalar sırasında, umudumu ve rahatımı bozan kaygı ve kuşku araları bulunmuyor da değildi. Anlayamadığım kimi ana noktalar zihnimde toplanarak, sanki yazgımın yükü altında ezilmeye yüz tutarken, beni büsbütün yıkmaya hazırlanıyordu. Çoğu kez, ileri sürüldüğünü duyduğum kimi yeni kanıtlar da vardı ki, daha önce tasarladıklarıma katılıyordu. O zaman, yüreğim beni boğuyormuşçasına bir “Ah!” çekerek kendi kendime diyordum ki: “Aklımda bulduğum avuntuların boş birer düşlem olduklarını görecek olursam, umutsuzluktan beni kim kurtarır? Bundan başka kimseyi avutmayan düşlemlerden ne umulur? Yalnızca beni besleyen duygularda, bugünkü kuşak, ancak yanılma ve boş düşünceler buluyor; gerçeği benimkinin tersi bir kanıda görüyor; benim bu kanıda içten olduğuma da pek inanmıyor; kendim de, istemim ne denli güçlü olursa olsun, onda kimi yenilmez güçlükler buluyorum, ama bunları alt edemediğim halde kanım değişmiyor. Ölümlüler arasında yalnızca ben mi bilgeliğe eriştim; aydın olan bir tek ben miyim? Her şeyin yerli yerinde olması için bana uygun gelmesi yeter mi? Öteki insanlara hiçbir türlü sağlam gelmeyen ve yüreğim aklımı desteklemese benim bile düşlem sanacağım görünüşlere temelli inanabilir miyim? Reddedemediğim düşlemlerimden çıkardığım ilkelere saplanacağıma, düşmanlarımın ilkelerini benimseyerek onları aynı silahlarla vurmaya çalışsaydım daha iyi olmaz mıydı? Kendimi akıllı biliyorum ama, boş bir yanılgıya aldanmış ve kurban gitmiş bir adamdan başka bir şey değilim.”

O kuşku ve duraksama anlarında, kaç kez umutsuzluğa düşecek oldum! Bu durum bir ay sürseydi, bitmiştim. Ancak, bu bunalımlar sık sık gelmekle birlikte, kısaydı; onlardan henüz kurtulamadığım bugün dahi, rahatımı bozamayacak denli çabuk geçiyorlar! Yani, dereye düşen bir tüy suyun akıntısını nasıl bozamazsa, bu hafif kaygılar da ruhuma öyle, az dokunuyor. Gördüm ki, önceleri hakkında kararımı verdiğim noktaları yeniden kurcalamak, kendimi yeni gerçeklere ve yeni bir düşünme gücüne kavuşmuş varsaymak olacaktı; buna olanak bulunmadığına göre, yaştan gelen zihin olgunluğu çağında ve dingin yaşamımın gerçeği araştırmaktan başka bir ilgisinin olmadığı bir zamanda, umutsuzluktan doğmuş bitkinlik içinde beni büsbütün düşkün duruma sokmak isteyen düşünceleri, derin düşüncelerden sonra vardığım duygulara yeğleyemezdim. Yüreğimin bunca üzünç içinde kıvrandığı, ruhumun sıkıntıdan sendelediği, aklımın çevremi saran korkunç gizlerle şaşaladığı ve bütün alışkılarımın yaşlılığın ve kaygının etkisiyle zayıflayarak güçten kesildiği bugün, layık olmadığım halde çektiğim acıları ödünlemek için hazırladığım avunma yollarını geri mi çevireceğim; aklımın sağlam yanı dururken büsbütün mutsuz olmak için çöken yanına mı sarılacağım? Hayır. Bütün bu yüce davalar için karar verdiğim günden ne daha akıllıyım, ne de daha bilgili. Şimdi üzüldüğüm güçlüklerden o zaman da haberim vardı; ama beni durduramadılar; akla gelmeyenler de ortaya çıkarsa, bunlar, her dönemin, bütün bilgelerin, bütün ulusların kabul ettikleri ve insan yüreğine silinmemek üzere kazılmış sonsuz gerçekleri hükümsüz kılamayan hileli bir metafiziğin saçmalıklarıdır. Bunları düşünürken, bilirim ki duyularla sınırlanmış insan aklı onları layıkıyla kavrayamaz; böylece kendim kavrayabildiğimle kaldım ve ötesine gitmedim. Bir zamanlar verdiğim bu karar, akılcı bir karardı; ona aklımın ve yüreğimin onayıyla bağlı kaldım. Ona bağlanmakta direnmem için, şu dakikada bu denli çok neden varken, ne diye vazgeçeceğim? Vazgeçmemekte ne gibi bir tehlike var? Vazgeçmekten ne çıkarım olur? Bana acımasız davrananların mezhebine girmekle ahlaklarını da mı benimseyeceğim? O köksüz ve meyvesiz ahlak ki, kimsenin aklına ya da yüreğine girmediği halde, kitaplarda ya da tiyatronun parlak gösterilerinde gösterişli biçimde sergilenir; yoksa öteki sırdaşların iç mezhebini oluşturan, eylemlerinde egemen olan ve şimdiye dek bana ustaca uygulanagelen gizli ve hain ahlakı mı benimseyeceğim? Tümüyle “saldırı” olan bu ahlak, savunmaya yaramaz. Düşmanlarımın beni içine düşürdükleri durumda, hangi işime yarardı ki? Yıkımımda bana güç veren, yalnızca masumluğumdur; onun yerine kötülüğü koysam daha mutsuz olmaz mıyım? Kötülük etmekte düşmanlarıma yetişebilir miyim? Yetişsem de, edeceğim kötülüklerin hangisi beni kendi derdimden kurtarır? Beni kendi kendime karşı küçük düşürmüş olur ve üstelik de hiçbir şey kazanmam.

İşte böyle düşünerektir ki aldatıcı düşüncelere; anlaşılmaz kanıtlar, ne benim ne de belki insan zekâsının çözemeyeceği güçlüklere kapılmaksızın, kanılarımda sarsılmamayı başardım. Kendi zekâma gelince, o kendisine sağlayabildiğim en sağlam bir durumda değişmeksizin kalarak öyle rahat etti ki, eski olsun yeni olsun hiçbir yabancı düşünce, ne onun ne de benim rahatımızı kaçırabildi. Kafamın düştüğü yorgunluk içinde, kanılarımla ilkelerimi dayadığım düşüncelerimi unuttum, ama aklımın ve bilincimin onaylamasıyla çıkardığım yargıları artık unutmayacak ve bundan böyle onlara bağlanacağım. Filozofların hepsi gelip saldırsınlar bana; zamanları, emekleri boşa gidecek. Seçmeye daha elverişli bulunduğum zaman ne seçtimse, her bakımdan seçtiğimle kalacağım.

Böylece rahat olduğum gibi, onda, durumum yüzünden gereksindiğim umut ve avuntuyu da buluyorum. Bu denli tam, sürekli ve hüzünlü yalnızlığın, bugünkü kuşakça gösterilen ve hep duyumsadığım eylemli düşmanlığın, bana durmadan uygun gördüğü aşağılamaların, beni umutsuzluğa düşürmesi olanaksız; sarsılan umutlarla gücümü kırıcı duraksamalar ara sıra ruhumu acıyla dolduruyor. O zaman, kendimi yatıştıracak akıl işlemine girişemediğimden, eski kararlarımı anımsamam gerekiyor; sanki o kararlara varmak için gösterdiğim özen ve içtenliği anımsayarak güvenim tazeleniyor. Böylece herhangi bir yeni düşünceyi, rahatımı bozmaktan başka bir işe yaramayan boş ve uğursuz bir yanılgının sonucuymuş gibi reddediyorum.

Eski bilgilerimin dar çerçevesine böylece kısılmış olan ben, Solon gibi yaşlandıkça öğrenmek mutluluğuna kavuşmadım; bundan sonra bilmeye gücüm yetmeyen şeyleri de öğrenmek hevesinden kendimi korumak zorundayım. Ama edineceğim yararlı bilgiler kalmadıysa da, durumumun gösterdiği erdemler bakımından kazanacaklarım çoktur. İşte burada ruhumu, birlikte götürebileceği kazançla zenginleştirmenin zamanı gelmiştir ki, o ruh, kendisini saran ve kör eden kafesten sıyrıldığında, gerçeği bütün çıplaklığıyla görecek ve bizim yabancı bilginlerimizin o denli gururlandıkları bilgilerin zavallılığını sezecektir. O bilgilere varma çabasıyla, bu yaşamda yitirdiği zamana acınacaktır. İnsanın yanında götürebildiği, her gün çoğaltabildiği ve ölümün dahi değerini düşürmesinden korkulmayan servet, ancak sabır, ılımlılık, boyun eğme, doğru yöne yönelme ve yan tutmayan adalettir.

İşte, yaşlılığımın kalan yıllarını verdiğim tek ve yararlı konu budur. Benliğimi düzelterek, doğduğum günden daha iyi değil de (bu olanaksızdır aslında) daha erdemli olarak yaşamdan ayrılabilirsem, ne mutlu bana!

Yalnız gezerin düşleri
Jean-Jacques Rousseau Yalnız gezerin düşleri
Jean-Jacques Rousseau eserleri

Yorum Yazın