‘Kurtuluş’ esaretin ta kendisi!

Anadolu’nun göbeğinde doğdum.

Çocukluğum ve ilk gençliğim Sultandağlarına bakan bir bozkır kasabasında geçti.

Batı Torosların bir uzantısı olan Sultandağları, bizim ilçeye de ismini vermiş. Eber ve Akşehir göllerini besleyen dağ silsilesinin zirvesi 2 bin 600 metre. Dolayısıyla yılın ilk karı buraya düşer, kışın geldiğini bu zirvelere bakarak anlardık. Ama benim bu dağlara karşı özel bir ilgim vardı. “Acaba dağın arkasında ne var, zirveden bizim kasaba nasıl görünüyor” diye merak eder, çocuk aklımla o zirvelere çıkmanın hayalini kurardım.

O, hayaller dünyasında gezdiğim sıralarda insanların, ‘bu tablo’dan benim kadar keyif almadığını fark ettim. Çünkü, tası tarağı toplayan gidiyordu.

Türkiye genelinde köyden kente göç hızlanmıştı ve bu da onun bir yansımasıydı. (Tabii bu durumu aklım ermeye başladığında anladım.)

Belki asıl sıkıntı geçim derdiydi, ama sebep olarak çocuklar gösteriliyordu… “Gidelim de kurtulsunlar” diyorlardı, “Taş içinde, dağ başında (onların tarifine göre kasaba) kalıp da ne yapacaklar.”

İyi de neden kurtulmak?

Kelimenin anlamı ‘özgürlüğe kavuşmak’, ‘selamete ermek’ ise bu bahsedilen kurtulmanın tarifi ne? Daha iyi bir eğitim, daha iyi sağlık hizmeti, daha iyi şartlar altında yaşamak mı? Evet, belki kastedilen bu. Ama madalyonun öbür yüzü hiç de öyle demiyor. Büyük kentlerimizin en büyük problemi olan gettolaşma, çarpık kentleşme, iki arada bir derede kalma; milyonlarca insan için kurtuluşu değil tam anlamıyla bir esareti tarif ediyor.

Oysa Türkiye, hiç olmadığı kadar köylüye ve halis köy üretimine ihtiyaç duyuyor.

Şimdi anlatacaklarımla, eminim bana hak vereceksiniz.

BİR SAKİN KENT: SEFERİHİSAR

Geçen hafta İzmir’in Seferihisar ilçesini ziyaret ettik.

30 bin nüfuslu Seferihisar, Türkiye’nin 9 ‘sakin’ (cittaslow) şehrinden biri ‘(Diğerleri: Akkaya/ Muğla, Gökçeada/Çanakkale, Taraklı/Sakarya, Yenipazar/Aydın, Yalvaç/Isparta, Perşembe/ Ordu, Vize/ Kırıkkale, Halfeti/ Şanlıurfa).

Sakin şehir kavramı, Amerikan tarzı (fast) hayata bir tepki olarak 1999’da İtalya’da doğdu ve dünyada çığ gibi yayıldı. Denizin kıyısında bir tabiat harikası olan Seferihisar’ın bu unvanı alması tabiatıyla fazla zor olmamış. Ancak unvanı kapmak, şehre daha fazla sorumluluk yüklemiş. Bu yüzden Seferihisar Belediye Başkanı M. Tunç Soyer, daha çok çevreci refleksiyle hareket ediyor.

Soyer, “sakin şehri” örnek bir yerel kalkınma modeli için de fırsata dönüştürmüş. Nitekim, başkanın girişimleriyle ilçede mandalina ve zeytinyağı üreticileri birliği kurulmuş. Enginar ve üzüm üretici birlikleri ise yolda. Üretici birlikleri, malların kıymetini artırmış, çiftçi el emeklerini yok pahasına satmıyor artık. Doğal taş baskı zeytinyağını 4 liraya kapan toptancılar, şimdi 14 liraya almak için üreticinin kapısında el pençe divan duruyor. Bu sayede dolaylı yoldan köyden kente göçün azaltılması planlanıyor. Seferihisar, “Geleceğin Köyleri Hareketi’nin çıkış noktası. Hareketin öncüleri, büyükşehir yasasıyla birlikte 16 bin köyün kapanacak olduğunu ifade ediyor ve şöyle diyor: “Şehirde veya köyde, nerede yaşarsak yaşayalım sağlıklı bir doğal çevre ve kırsal alana ihtiyacımız var. Köy olmazsa şehirde ne yiyebiliriz? Fabrikasyon sebze ve meyveleri mi, yoksa büyük şirketlerin GDO’lu ürünleri mi? …Bereketli ve sağlıklı bir toplum için geleceğin köylerini yeşertmeye niyet ettik.”

Sağlıklı gıdaya ulaşım, dünyanın en büyük problemlerinden biri.

Vahşi kapitalizm, daha çok kazanma uğruna insan sağlığıyla oynuyor. Genetiği değiştirilmiş, katkı maddeli, endüstriyel ürünler,  antibiyotikli etler, şişirilmiş yumurtalar… insan neslinin geleceğini tehlikeye atıyor. Bu işin tedbiri ise ‘tohum’dan başlıyor.

Seferihisar Belediye Başkanı M. Tunç Soyer, tohumdaki tehlikeyi şöyle anlatıyor: “2006 yılında bir yasa çıktı. Yerli tohumların satışı, kontrol altına almak için yasaklandı. Satışı yapılamaz ama takası mümkün. Biz de bir tohum takas şenliği yaptık. 4 ay boyunca bütün Seferihisar’ın köylerini dolaştık. Ninelerin çeyiz sandıklarından, mutfak raflarındaki kavanoz diplerinden tohum topladık. 200 tür tohum çıktı ortaya. Bunları 70-80 masaya serdik. Karpuzcular karpuzcularla, bamyacılar bamyacılarla takas etti. Biz de göz hakkı olarak hepsinden birer poşet aldık. Seraya diktik. 80 türü çimlendi. 21 bin fide çıktı. Bunları üreticiye hediye ettik. Nemi ısısı ayarlanmış bir soğuk oda yaptık, kalan tohumları orada saklıyoruz. Okul bahçelerinde sebze bahçesi yaptık, çocuklara fide verdik. Onları da yetiştirici yaptık. Bu tohum meselesini araştırırken dehşete kapıldık. Dünya tohum piyasasının yüzde 57’si 10 şirketin elinde. Bunlar aynı zamanda kimyasal ilaç satıcısı. Tohumu alıyorsunuz ama onu büyütmek için ilacı da onlardan alıyorsunuz. Bu şirketler aynı zamanda kanser ilacı satıcısı. Hormonlu ürünü yiyor kanser oluyor yine ilacı onlardan alıyorsunuz. Böyle vahşi bir tablo var. Bizim tohumları yaşatmamız lazım. İsrail tohum satmıyoruz dese bu ülkede domates yetiştirilmeyecek. Yerli üretimi bitirmek için her türlü mekanizma kullanılıyor… Küçük ölçekte de olsa mücadele ediyoruz. Bunun Türkiye’nin her yerinde yapılması lazım. Çünkü her yerin kendine has ürünleri var. Tohum dediğin altın gibi kıymetli. Sahip çıkmazsak, çocuklarımıza masal diye anlatacağız…”

AMAN DOKTOR BİR ÇARE…

Seferihisar Belediye Başkanı M. Tunç Soyer’in bir başka örnek çalışması ise Doğa Derneği ile birlikte geliştirilen Doğa Okulu projesi…

İşin fikir babası Doğa Derneği Başkanı Dr. Güven Eken.

Eken, ilginç bir insan. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirmiş ama o insan değil tabiatın hekimi. ABD ve Hollanda’da da eğitimler alıp, önemli doğa alanları üzerine doktorasını tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönmüş.

Seferihisar’ın Orhanlı Köyüne yerleşen Eken, büyükşehirlerin karmaşasında saçı başı yolanların gıpta ile baktığı bir hayat sürüyor. Zira bahçesinde domatesini yetiştiriyor, 60 tavuğu var, yumurtasını üretiyor. ‘Yurt dışında okumuş kariyer yapmışsın. Niye köydesin’ diyenlere ise ‘New York, Amsterdam benim için referans değil. Ben burada mutluyum” cevabını veriyor.

Köydeki gençlerin büyük şehirlere göç etmek istediğini anlatırken “Oysa ne kadar değerli bir şeye sahip olduğunu bilmiyorlar. Büyükşehirlerde hayat hızlı. Orada her şey var ama bereket yok. İnsanoğlu bereketi kaybetti” şeklinde dert yanan Dr. Eken, şunları söylüyor: “Almanya’da son 50 yılda ekolojik mimari diye bir şey geliştirilmiş. Ama yaşadığımız coğrafyada Çatalhöyük’ten bu yana ekolojik mimari var. Karadeniz’de, Orta Anadolu’da her yerde. Kadim mimarinin bilgisini kağıda döküp araştırma yapan 10-15 kişiyi geçmez. Bilgilerimiz batı kaynaklı. Oysa biz işin membaındayız. Bir coğrafya kibriyle söylemiyorum ama tarımın doğduğu yerdeyiz. Fakat biz Hollanda’daki bilmem ne teknikleriyle domates yetiştiriyor, ona itibar ediyoruz. İşte bu durum, toplumdaki dededen toruna aktarılan bağları kopardı. Sadece dede ile torun değil, 500 yıl önceki bilgiyle ürün veremiyoruz. Her şey hazır, fast bilgi. Anadolu’daki tarım bilgisinin yüzde 99’unu kaybettik.”

Seferihisar Belediyesi ve Doğa Derneği, Orhanlı Köyünde geleneksel tarım adına kalan kırıntılardan bir şeyler yapmak için bir Doğa Okulu kuruyor. 2014 baharında açılacak olan okulda üniversiteli gençlere doğa kültürüyle ve etiğiyle ilgili bilgiler aktarılacak. Orhanlı Köyünün kurulduğu bütün vadi de uygulama alanı olacak. Uygulama hocalarından bazıları da köyün kadınları olacak. Megastar Tarkan’ın da kurucuları arasında olduğu okulla ilgili Dr. Eken şunları anlatıyor: “Yazılmış bilgi bir damla, doğadaki bilgi ise okyanus. Doğadan bilgi alma yönteminizi yazıya ve ekolojik kitaplara sığdırdığınızda o artık bir bilim oluyor. Halbuki ilim başka bir şey. Onda yazısız iletişim var. Okulumuz zamanla ve sınırla ilgili değil. Bildiğiniz okullardan farklı. Yılın 12 ayı burada olacağız. 10-15 günlük yamaklık kurslar olacak. Burayı geçen geleneksel tarım araştırması yapacak. Mühendis, mimar, gazeteci, doktor ne olursa olsun buraya gelen, doğa etiğini öğrenecek.”

İstanbul’a üçüncü köprü atılırken, dünyanın en büyük havalimanı yapılırken, bunlarla birlikte yeni yerleşim ve nüfus alanları açılacakken, ‘kurtulmak’ üzerine bir defa daha düşünüyorum!

Yorum Yazın