Şekil Değiştiren

“Ama orada bir tarla,ona çok yakın,

Bir ağaç, birçok ağaçtan biri, benim gördüğüm:

Bir şeyden söz ediyorlar, orada olmayan”

Aldous Huxley (Algı Kapıları)

İşe yeni girmişti. Mutfakta duruyordu. Aile durumundan bahsettiler, hiç sormadığım halde. Herkesin sıkıntıları vardı pek tabii. Balkona sigara içmeye çıkıyordum. Onu çorba içerken gördüm. Başını iyice tabağın üzerine doğru eğmişti; sanki başını biraz kaldırdığında önünden kaçacakmış gibi. O sahne hem ağır çekim gibiydi, hem de ağırdı. Bunları söylerken ona acımıyorum, kendimle alakalı özdeşim kuruyordum aksine.

Canım sıkıldı. Onunla konuşmaya çalışma çabam dışında çok fazla iletişime geçmiyordu. Sessizdi. Belli etmemeye çalışıyordu pek çok şeyi, rol kesmiyordu lakin. O tavır tüm hikayeyi anlatıyor gibiydi. Ne de çok şeye katlanmak zorunda kalıyoruz, hiçbir şey belli etmemeye çalışırken. Gerçi düşünüldüğüne belli etmeye çalışıldığında bir şeyin değişebilirliği söz konusu muydu ki, çok fazla sorgulayalım bu durumu. Kendini ait hissetmediğinin farkındayım, ortak noktamız buydu ben de ait hissetmiyordum çünkü. Bu durumda ortamda çorba kasesi ile olan yakın ilişki daha cazip gelebilirdi pek çok açıdan şüphesiz.

Anlık dikkati çeken şeylerin kişiye ne hissettirip düşündürübileceğine dair hiçbir fikriniz olmayabilir, benim yoktu. Tüm bunlar, tahammülsüzlüğü bir tık daha ileri taşıyordu. Bu görünen çabalar, ya da öylece yaşayışlar görev bilinci üzerine, hiçbir tat almadan; hem aşırı parlak aynı zaman da bir o kadar sönük geliyordu. Sanki sonunda hiçbir yere varamayacakmışsın gibi hissettiriyordu. Bu bahsettiğim şey ev için kredi çekip saçma sapan bir vitrin takımı alıp aylarca onun borcunu ödeme çabasıyla veyahut sadece elektrik, fatura, kira ödemeye endeksli telaşlı koşuşturmaların ötesindeydi. Bu endişe o türden değildi. O zaman benim için en azından endişe olmaktan çıkması gerekirdi. Yoksa illa da bir yerlere varma çabası olsaydı olay, sonuçta bir yere varıyordunuz zaten. Bundan ne anladığınla alakalıydı daha çok. Önünü pürüzsüzce görebilmek, sıkıntı verirdi kişiye; göremiyor olmakta aynı zamanda. Çelişkiler tozluydu.

Bir an için bana her yer, her ortam ve pek çok karakter Salvador Dali’nin La Persistencia de la Memoria (1931) adıyla da bilinen Belleğin Azmi (Eriyen Saatler olarak da anılmaktadır), tablosunu andırdı. Belleğin Azmi’ne dair ne bilinirse bilinsin gerçek bir çözümlemenin yapılabileceğine inancım olmadığından ötürü, sanat eleştirmeni kisvesi altında olmadan benim de söylemek istediklerim var. Amacım eleştirmenlerin mesleklerini ve onların getirmiş olduğu sıfatları küçümsemek değil. Renkler ne kadar canlı görünseler dahi ,değişime uğrayacaklardı her bakışta. Aynı insanlar gibi öylece akıp gideceklerdi ve görünen gerçeklik benim açımdan yanıltıcıydı. Görünen her şeye dair, ötesini düşlemek güzeldi. Zaman ve zamana yönelik değişim aynı o tablodaki gibi kişiyi de eritiyordu. Gördüğümüz veya sandığımız şeyler hiçbir zaman ilk an ki gibi kalmayacaktı ve ilk bakıştaki gibi, kişi de aynı zamanda. Sürrealist olarak nitelendirilen bu çalışma bana göre gerçeğin ta kendisiydi. Sonuçta gerçek olmadan diğerinin varoluşu imkansızdı, tersi için de geçerli. Bana göre işe yeni giren kişi, gerçekte vardı; çünkü onu görebiliyordum. Ama aslında orada değildi, benim gibi. O ortamda akıyorduk, mekandan, zamandan, diğer canlılardan ve görmek istediğimizde görebiliyorduk birbirimizi; istemediğimizde ise yok oluyorduk. Belleğin Azmi çağrışımının şekillenmesinin sonucu da bende bunu doğurmuştu, öyle veya böyle, doğru veya yanlış.

Yorum Yazın