Siyonizm ve Siyonizm ekseninde gelişen Yahudi göçleri

M.S. I. yüzyılda Roma’nın Kudüs’ü kuşatması üzerine Yahudiler Kudüs ve çevresini terk ederek dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmışlardır. Kudüs’ün Roma tarafından kuşatılmasının ardından farklı coğrafyalara yayılan Yahudilerin bu yeni yaşamı “diaspora” olarak literatüre girmiştir.[1] Yaklaşık 1700 yıl politik bir hareket oluşturmayan ve “geri dönme”ye ilişkin seküler bir tutum benimsemeyen Diaspora Yahudileri, 19. yüzyıl Avrupa’sının siyasal dönüşüm sürecinde birçok problemle karşı karşıya kalmışlardır. 1800’lü yılların başında toplam nüfuslarının yüzde 90’ı –ki o tarihte dünya üzerinde toplam Yahudi sayısının yaklaşık iki buçuk milyon olduğu tahmin edilmektedir- Avrupa’da yaşayan Yahudiler[2], Avrupa’nın içerisinde bulunduğu ulus-devletleşme sürecinde yapılan “ulusal kimlik” tanımlarının dışında tutulmuşlardır. 1894 yılında “Dreyfus Olayı” olarak bilinen, yüzbaşı Alfred Dreyfus’un Fransız ordusunda yaşanan bir casusluk olayında haksız yere suçlanarak yargılanması, dahası Dreyfus’un sırf Yahudi olduğu için Fransız basını tarafından adeta çarmıha gerilmesi, III. Aleksandr (1881-1894) ve II. Nikola (1894-1917) dönemlerinde Rusya ve Polonya’da Yahudilere uygulanan asimilasyon amaçlı baskı ve şiddet politikaları (pogrom), Yahudilerin diasporada yaşadıkları dünyayı Tanrı’nın bir cezası olarak algılamasına yol açmıştır.[3] Örgütlü bir Yahudi siyasal hareketi olan “Siyonizm”, 19. yüzyıl Avrupa’sının bu koşullarından doğmuştur.[4]

Politik Bir Hareket Olarak Siyonizm

Modern dünyanın bir ürünü olan Siyonizm, Avrupa’da Yahudilere karşı yürütülen asimilasyon amaçlı baskı ve şiddet politikalarına karşı çıkarak Tevrat’ta bahsi geçen İsrail Diyarı (Eretz Yisra’el)[5] adı verilen topraklarda bir Yahudi devleti kurulmasını amaçlayan bir siyasal harekettir. Doğu Avrupa’da Yahudilere uygulanan baskı ve şiddet politikaların iyiden iyiye yoğunlaştığı 1882 tarihinde Leo Pinsker tarafından yazılan “Auto-Emancipation” adlı risale, modern milliyetçilik görüngüsünün bir kolu olan Siyonizm’in siyasal bir harekete dönüşmesinde oldukça etkili olmuştur. Leo Pinsker, anti-Semitizmin Avrupa toplumunun derinlerine işlediğini ve bu nedenle Yahudiler’in Avrupalılarca asla eşit bireyler olarak kabul edilmeyeceklerini ifade etmiştir. Yahudilerin bu sürekli yabancı statülerini değiştirmek için kendi devletlerini kurmaları gerektiğini vurgulayan Pinsker, Yahudi devletinin Filistin’de kurulması konusunda ısrarcı olmamıştır.[6] Leo Pinsker tarafından 1882 tarihinde kurulan Siyon Aşıkları (Choveve Zion) adlı örgüt Yahudilere ait bir devletin kurulması için çaba gösterse de bu konuda Yahudi siyasal hareketine yön verecek olan asıl yapılanma gazeteci Theodor Herzl’in çabaları sonucu 246 delegenin katılımıyla Basel’de gerçekleşen Siyonist Kongre (29 Ağustos 1897) sonrası oluşturulan Dünya Siyonist Örgütü’dür.[7]

1860 yılında Budapeşte’de dünyaya gelen Theodor Herzl, Viyana’da hukuk okuduktan sonra, gazetecilik yapmak amacıyla Paris’e yerleşmiştir.[8] Fransa’da yaşanılan Dreyfus Olayı sonrası tüm Avrupa’da Yahudi karşıtlığının iyiden iyiye yoğunlaştığını gören Herzl, Avrupa’da anti-semitizmin yasalarla giderilemeyecek kadar derinlere kök saldığını savunmuştur. Siyonizm’in ideolojik temellerini oluşturan Herzl, 1896 tarihli Yahudi Devleti (Der Judenstaat) adlı kitabında Yahudilere vaat edilmiş Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını öngörmüştür. Yahudi Devleti kitabında o tarihlerde Filistin’de yaşayan Filistinli Araplar ile Yahudiler arasında bezerlikleri ve farklılıkları belirten Herzl, Yahudi yerleşimlerinin Araplar’a ekonomik açıdan çıkar sağlayacağından bölge insanları tarafından tepkiyle karşılanmayacağını düşünmüştür.[9] Vaat edilmiş topraklarda bir Yahudi devletinin kurulmasını öngören Herzl, gerek Doğu Avrupa’da gerekse Batı Avrupa’da baskı ve şiddet politikalarına maruz kalan Yahudiler’in Filistin’e göç etmelerini teşvik edici faaliyetlerde bulunmuştur. Bu doğrultuda yakın arkadaşı Philip Newlinsky’i II. Abdülhamid’in huzuruna çıkaran Herzl, II. Abdülhamid’e Filistin topraklarının Yahudi göçlerine açılması ve burada muhtar bir Yahudi devleti kurulması karşılığında Osmanlı’nın Avrupalı devletlere olan borçlarını ödemeyi ve Avrupa basınında padişah lehine propagandalar yapmayı teklif etmiştir.[10] Sultan Abdülhamid ise bu teklifleri reddederek Newlinsky’e şu cevabı vermiştir:

“Mösyö Herzl eğer, senin bizim dostumuz olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satamam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kan dökerek kazandı ve kanları ile mahsuldar kıldı. O bizden kopup uzaklaşmadan tekrar kanlarımız ile örteriz. Suriye ve Filistin alaylarının erleri Plevne’de şehit düştüler, birisi dahi geri dönmeden hepsi muharebe meydanlarında kaldılar. Binaenaleyh imparatorluk bana ait değil milletindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem, Yahudiler bırakalım milyarlarını saklasınlar ve imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem, bizim ancak cesetlerimiz taksim edilebilir.”[11]

II. Abdülhamid’in teklifi reddetmesi üzerine hayal kırıklığına uğrayan Herzl, 1897’de Basel’de toplanan Dünya Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi milli yurdu kurulması kararını kabul ettirerek bu konudaki ısrarını gözler önüne sermiştir. Hac için gelen Yahudiler’in Filistin bölgesine yerleşmelerini önlemek amacıyla 1900 yılında Yahudilerin bu bölgede 3 aydan daha uzun süre kalamayacaklarını öngören[12] “İbrani Misafirler İçin Mukaddes Topraklara Duhuliye Şartları”[13] adı altında kararlar çıkaran Osmanlı’nın, 1901 tarihinde toplanan Beşinci Siyonist Kongresi’nde kurulan Yahudi Ulusal Fonu’nun faaliyetlerini kontrol edememesi üzerine, bu tarihten 1905 yılına kadar Yahudiler bu fon aracılığıyla Filistin bölgesinde 5.600 dönüm toprak satın almışlardır.[14] II. Abdülhamid’in tüm önlemleri ve devletin çabalarına rağmen binlerce Siyonist Filistin’e yerleşmeyi başarmıştır. Ömer Osman Umar’ın belirttiği üzere II. Meşruiyet’in ilan edildiği 1908 tarihinde Filistin’de yaşayan Yahudi nüfusu, göçmen akınları sayesinde Abdülhamid’in tahta çıktığı 1876 yılına göre üç kat artarak 80.000’e ulaşmıştır. Yine Umar’ın ifadesine göre bu tarihte Siyonistler Filistin bölgesinden 40.000 dönüm toprağı satın almayı başarmışlardır.[15]

20. Yüzyılın İlk Yarısında Yoğunlaşan Yahudi Göçleri

Theodor Herzl’in 1905’teki ölümünün ardından Siyonist hareketin başına geçecek Chaim Weizman, daha önce İngilizler tarafından İngiliz sömürgesi olan Uganda’da bir Yahudi devleti kurulması teklifini reddetmesine rağmen, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için İngilizlerle yakın ilişkilerde bulunulması gerektiği fikrini yenilemiştir. Bu doğrultuda Sir Arthur James Balfour ile yakın dostluk kuran Weizman, I. Dünya Savaşı’nın sağladığı politik manevra alanından faydalanarak 1917 yılında tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçecek mektubun yayınlanmasını sağlamıştır.[16] İngiltere dışişleri bakanı Lord Arthur Balfour’un 2 Kasım 1917’de İngiliz Siyonist çevrelerinin önde gelenlerinden Lord Rothschild’e yazdığı mektupta şu ifadeler yer alıyordu:

Krallık Hükümeti Filistin’de Yahudi halkı için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır; ayrıca, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ya da başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin hak ve siyasal statülerine zarar verecek uygulamaya gidilmeyeceği kabul edilmektedir.”[17]

İngilizler’in 1917 Aralık ayında Kudüs’ü ele geçirmeleri üzerine Filistin bölgesinin idaresi Osmanlı’dan İngilizlere geçmiştir. Balfour Deklarasyonu’nun yayınlanması ve Filistin’in idaresinin Osmanlı’dan İngilizlere geçmesi üzerine Filistin bölgesine gerçekleşen Yahudi göçleri yoğunlaşmıştır. Gerçekten de Osmanlı’nın Filistin’den çekilmesinden bir yıl sonra 1918 tarihinde Filistin’in demografik yapısı 650.000 Arap ve 60.000 Yahudi şeklinde değişmiştir.[18]

Celal Tevfik Karasapan’ın ifade ettiği üzere Mart 1919’a gelindiğinde Filistin topraklarında yaşayan Yahudi’lerin nüfusu 65.300’e yükselmiştir.[19]

I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra toplanan 1920 tarihli San Remo Konferansıyla Filistin’de bir İngiliz mandası kurulmuş ve yine bu konferansta Balfour Deklarasyonu tanınarak, İbranice Filistin’in resmi dili olarak kabul edilmiştir.[20] San Remo Konferansı’nın ardından Filistin’de bir İngiliz mandası kurulmasıyla bölgeye olan Yahudi göçleri yoğunlaşmıştır ve tüm bu gelişmeler üzerine Filistinli Araplar tarafından, daha sonra karşılıklı çatışmaya dönüşecek olan, ilk kitlesel protesto gösterileri düzenlenmeye başlanmıştır. Manda bölgesinde yaşanan bu huzursuzluğun önüne geçmek ve bölge halkları arasında bir denge sağlamak adına İngilizler tarafından yayınlanan 1920 tarihli “Beyaz Kağıt”, Yahudi göçlerini biraz azaltsa da, Filistin’de 1922 tarihinde yapılan nüfus sayımına göre Yahudilerin nüfusu 83.000’e ulaşmıştır.

Çeşitli dönemlerde yoğunluğunda farklılıklar gözlense de manda yönetimin hakim olduğu 1922-1947 yılları arasında Yahudiler’in Filistin bölgesine olan göçleri devam etmiştir. Yahudi nüfusu 1922 tarihinde toplam bölge nüfusunun %11 ila %12’sini oluştururken, bu oran 1946’da %31’e ulaşmıştır. Yine manda döneminde Yahudiler’in toprak satın almaları kolaylaşmış, 1922’de Filistin topraklarının %3’ü Yahudilere aitken, bu oran 1947’de %7’ye yükselmiştir.[21]

Yahudi Göçlerine Genel Bir Bakış

20. yüzyılın ilk yarısında Siyonizm felsefi bir söylemden, Filistin’e yerleşme konusunda daha pratik bir programa dönüşmüştür.[22] Siyonizm’in pratik bir programa evrilmesinin en önemli ayağını, İbranice’de “yükselme/yükseliş” manasına gelen “aliyah”  ismiyle ifadelendirilen Yahudi göçleri oluşturmuştur. İlk iki aliyah I. Dünya Savaşı öncesinde gerçekleşmiştir. 1919-1923 yılları arasında gerçekleşen üçüncü dalga aliyahta ise çoğunluğu Doğu Avrupa’dan yaklaşık 37.000 göçmen Filistin topraklarına gelmiştir. 1924-1928 yılları arasında gerçekleşen dördüncü aliyah dalgasında ise yaklaşık 70.000 Yahudi, Filistin topraklarına gelmiş ve 1929 yılında Filistin bölgesindeki Yahudi nüfusu 154.000’e yükselmiştir.[23] 1929-1933 yılları arasında Yahudi göçleri biraz azaldıysa da 1933’te Adolf Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi’nin Almanya’da iktidara gelmesiyle Almanya’da “holokost” kavramıyla ifade edilen Yahudi soykırımının yaşanması Avrupa’dan Yahudi kaçışını hızlandırmıştır. Avrupa’dan kaçan Yahudiler, ABD ve Kanada gibi devletlerin göçmen kotası uygulamaları nedeniyle Filistin’e sığınmışlardır. 1933-1936 yılları arasında gerçekleşen bu beşinci aliyahta yaklaşık 170.000 Yahudi Filistin bölgesine gelmiş ve bölgedeki Yahudi nüfusunu iki katına çıkarmıştır.[24]

Siyonizm’i pratik bir programa dönüştüren diğer bir unsur ise, Yahudi Milli Fonu aracılığıyla gerçekleştirilen toprak satın alma işlemidir. Genellikle ülkede yaşamayan Arap toprak sahiplerinden toprak satın alan[25] Yahudi Milli Fonu, satın aldığı toprakları tüm Yahudiler’in ortak malı olarak görmüş ve en ucuz fiyattan sadece Yahudilere kiralamıştır. Yahudi Milli Fonu, satın aldığı bu toprakları bölgeye göçen yoksul Yahudilere ucuz fiyatlarla kiralayarak bu göçmenlerin Filistin’e gelir gelmez tarımla uğraşmalarını sağlamış, istihdam yaratarak bu topraklara olan bağlılığı güçlendirmiştir. 1939 yılında Filistin topraklarının %5’i, 1947’de %7’si Yahudilerin eline geçmiştir.[26]

Son olarak, Yahudi Milli Fonu’nun satın aldığı toprakların Yahudilere en uygun fiyatlarla kiralamasıyla sağlanan topraklara bağlılık/mekansal aidiyet hissinin perçinlenmesinde etkili olan “histadrut” ve “kibbutz” kavramlarını açıklamakta yarar vardır. Kabaca, “emeğin fethi” olarak tanımlanabilecek “histadrut” ile kabaca, “toprağın fethi” olarak tanımlanabilecek “kibutz” kavramları, sosyalizmle Siyonizm’i pratik bir şekilde bir araya getiren kolektif bağların güçlenmesinde son derece önemli olan İsrail’e özgü deneylerdir. 1920 yılında kurulan Yahudi İşçi Federasyonu Histadrut, deniz nakliyatı, tarım ürünlerinin pazarlanması, yol ve konut inşaatı, bankacılık gibi çok çeşitli alanlarda faaliyet göstererek, Yahudi emek ve üretiminin kendine yeterliğini garanti altına almayı amaçlamıştır. Kibbutzlar ise, bütün mülkiyetin topluma ait olduğu ve bütün sorumluluğun üyelerce eşit olarak paylaşıldığı kolektif tarım merkezleri olarak, mekansal aidiyet hissinin kolektif bilinçle harmanlandığı alanları teşkil etmişlerdir.[27]


[1] Kemal İnat, Burhanettin Duran, Muhittin Ataman, Dünya Çatışmaları Çatışma Bölgeleri ve Konuları, Nobel Yayın Dağıtım, 3. Baskı, Ankara, 2010, 1. Cilt, s. 101.

[2] Youssef M. Choueiri, Ortadoğu Tarihi, İnkılap Kitabevi, s. 319.

[3] İnat vd., age, s. 101.

[4] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Kitaplığı, s. 267.

[5] Tevrat’ın Tekvin 15. Bab’ında İsrail Diyarı şu şekilde tanımlanmıştır: “O günde Rab, Abraham’la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine verdim.”

[6] Cleveland, age, s. 268.

[7] İnat vd., age, s. 103.

[8] Choueiri, age, s. 324.

[9] İnat vd., age, s. 103.

[10] Ömer Osman Umar, “Osmanlı Döneminde Yahudiler’in Filistin’e Yerleşme Faaliyetleri”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:12, Sayı:2, s. 422.

[11] Vedii Evsal, Ortadoğu’da Savaş, Yağmur Yayınevi, İstanbul 1975, s. 259-261.

[12] Refik Şakir en-Nedşe, Sultan II. Abdülhamid ve Filistin, Semerkand Yayıncılık, İstanbul, 2004, s. 192.

[13] Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, Çağ Yayınları, İstanbul, 1991, s. 93.

[14] Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık, “Yahudi Ulusal Fonu: Bir Ayrım Aracı”, İleri Yayınları, Ankara, 1982, s. 87-88.

[15] Umar, Age, s. 427.

[16] İnat vd., age, s. 103.

[17] Cleveland, age, s. 271.

[18] Evsal, age, s. 279.

[19] Celal Tevfik Karasapan, Filistin ve Şark’ül-Ürdün, Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul, 1942, Cilt II, s.19.

[20] Cleveland, age, s. 273.

[21] İnat vd., age, s. 104-105.

[22] Choueiri, age, s. 328.

[23] Choueiri, age, s. 328.

[24] Cleveland, age, s. 282.

[25] Beyrut’ta yaşayan Sursock ailesi,  1920’de verimli Jezreel Vadisi’nde 50.000 dönüm arsasını Yahudi Milli Fonu’na satmıştır. Yahudi Milli Fonu’nun araziler için ödediği yüksek bedeller, Filistin’de yaşayan eşrafın da  arazi satmak konusunda istekli olmalarını sağlamıştır.

[26] Cleveland, age, s. 283.

[27] Cleveland, age, s. 278-279.

 

Yorum Yazın