Treni durduran Mustafa Amca

Sanırım 1975 yılı yazıydı. Arkadaşlarla her zaman toplandığımız lokalde yine birlikte oturmuş, bir gün önce rakip takımla yaptığımız maç hakkında konuşuyorduk. Sohbet o kadar koyu ve tatlıydı ki, çevresinde toplandığımız masanın yanında tanımadığımız birinin sessizce ayakta dikildiğini sonradan fark ettik. Biz onu fark edince selam verdi:

– ‘Merhaba çocuklar, müsaade ederseniz ben de aranıza katılabilir miyim?’

Bize selam vereni Tanrı misafiri sayarız, hemen buyur ettik:

– ‘Merhaba Bey amca, tabii katılabilirsin, geç otur. Çay içer misin?’

– ‘İçerim evlat.’

Cılız denecek derecede zayıf biriydi. Üzerinde eskimiş, gri renkli bir takım elbise vardı. İçine yine eski olduğu yakalarının yıpranmış olmasından anlaşılan, beyaz bir gömlek giymişti. 65-70 yaşlarında gösteriyordu. Eski giysilerine karşın, ince, düzgün kesilmiş bıyıkları, geriye doğru özenle taralı saçlarıyla, bizde bakımlı bir insan izlenimi yaratmıştı.

Çayı geldi. Meraklı bakışlar altında çayından bir yudum aldıktan sonra konuştu:

– ‘Özür dilerim çocuklar, istemeden kulak misafiri oldum, galiba futbol oynuyorsunuz, değil mi? İsterseniz ben size antrenörlük yaparım.’

İçimizde en büyüğümüz Celal Ağabey, nam-ı diğer Kaptan Celal (futbol takımımızın kaptanı olduğu için biz Kaptan deriz ona) cevap verdi:

– ‘Evet Bey amca, bizim de zevkimiz bu işte. Ayıptır sorması adınız nedir acaba?’

– ‘Mustafa’, dedi, ‘Beton Mustafa derler bana.’

Ardından da, belki lakabının nereden geldiğini merak etmişiz gibi ekledi:

– ‘Beton gibi sağlam olduğum için, Beşiktaşlı Beton Mustafa derlerdi bana.’

Beşiktaş sözünü duyunca hepimiz biraz toparlandık. Ne demek, aramıza güzide bir kulübümüzün eski bir şöhretli futbolcusu gelmiş. Ama ilk şaşkınlığımız geçince, herkes birbirinin yüzüne bakmaya, tabii gizliden, ‘Beşiktaş’ta böyle bir futbolcu var mıydı ya!’, diye sormaya başladı. Aramızdan biri atıldı:

– ‘A evet, Beton Mustafa tabii, babam anlatırdı, şimdi hatırladım!’

Ardından, birkaç kişi daha ekledi:

– ‘Evet, evet, ben de duymuştum, çok sağlam bir futbolcuymuş!’

Yaşça hepimizden büyük olan Kaptan Celal son noktayı koydu:

– ‘Nasıl hatırlamazsınız arkadaşlar, Baba Hakkı’lı, Gündüz Kılıç’lı efsane kadroda yer almıştı! Ben çok iyi hatırlıyorum.’

Eee, Kaptan da teyid etmiş, inanmamak ayıp olur artık, hepimiz kalkıp tek tek sırayla elini öptük. Kutlamak lazım bu anı, gelsin çaylar.

Nam-ı diğer Beton Mustafa başladı anlatmaya. Zamanında çok şöhretli bir futbolcuymuş. Ama futboldan kazandığı paraları iyi değerlendiremeyip çarçur etmiş. Eşini de bir yıl önce kaybedince, semtimize taşınmış, kiraladığı evde, kendisi gibi dul olan ablasıyla birlikte yaşıyormuş. Allah’tan emekliliği varmış da, ele güne muhtaç olmadan geçinip gidiyorlarmış. Ardından başladı futbolculuk dönemini anlatmaya. Mustafa Amca o kadar tatlı dilli ki, futbolculuk anılarını o kadar güzel anlatıyor ki, saatlerce dinlesek bıkmayız. Oynadığı dönemdeki bütün futbolcuları adı soyadıyla, lakabıyla, forma numarasıyla söylüyor. Maçları tarihleriyle hatırlıyor. Çok güçlü bir futbolcu olduğundan, tekniğinin mükemmel olduğundan, orta sahada oynamasına rağmen çok golcü olduğundan bahsediyor. Karşımızda konuşan bu zayıf kişinin bahsettiği futbolcu olabileceğine pek ihtimal vermiyorduk ama geçen zor yılların onu yıpratmış olabileceğini de hesaba katarak, ayıp olur diye bir şey sormaya çekiniyorduk. O tarihlerde bırak interneti, bilgisayar bile yok ki, Beton Mustafa’nın fotoğrafını bulup karşılaştıralım. Ama yalan söyler gibi bir hali de yok hani. Zaten sohbet de öyle tatlı ki, bitmesin istiyoruz.

Mustafa Amca bir maçta rakibine öyle bir çalım atıyor ki, rakibi yerden kalkıp tebrik ediyor. Başka bir maçta orta sahadan kazanılan bir frikik atışında topa o kadar sert vuruyor ki, kaleci topu ancak ağlarda görüyor. Her iki ayağıyla da toplara mükemmel vuruyor. Aynı zamanda kafayla sayısız gol atıyor. Eski futbolcular bir başkaymış valla; demek ki babalarımızın, amcalarımızın anlattığı kadar varmış. Lefter’ler, Can’lar, Kadri’ler, Varol’lar gerçekten hepsi birer efsaneymiş. Eee, adını zar zor hatırladığımız Beton Mustafa böyle ise, diğerleri nasıldır kim bilir?

– ‘Çocuklar!’ dedi, ‘size hiç unutamadığım bir anımı anlatmamı ister misiniz?’

Hastaya ilaç sorulur mu? Hazır bulmuşuz Beton Mustafa amcamızı, istemez miyiz?

– ‘Dinliyoruz Mustafa Amca!’

Mustafa Amca, oturduğu sandalyede biraz toparlandı, önüne yeni gelen çaydan bir yudum aldı, başladı anlatmaya:

-Hiç unutmam milli takımla İtalya’ya maç yapmaya gitmiştik. İlk yarı 1-0 mağlubuz. Santrafor oynayan Lefter gününde değil, bir türlü gol atamıyor. İkinci yarı başlarken Lefter’e dedim ki: ‘Sen geç sağ tarafa, ben santrafor oynayacağım. Sen topu bana ortala gerisine karışma.’

Ona fark ettirmeden birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından Lefter Küçükandonyadis’ten bahsediyor. Ama olabilir, Lefter’in top oynamadaki ustalığının yanında, aynı zamanda alçak gönüllü bir insan olduğunu da duymuştuk, dinleyelim bakalım. Mustafa Amca o kadar kaptırmış ki kendini, bırak bizim şüpheli bakışlarımızı görmeyi, yanında top atılsa umurunda değil.

– ‘İkinci yarıya süratli başladık ama İtalyanlar çok iyi defans yapıyorlar. Bir pozisyonda Lefter sağ kanattan kaptığı topla rakibini çalımlayıp hızla ilerledi, hani bu işi de iyi becerirdi kerata.’

Masada yavaş yavaş gülümsemeler başladı. Bir yandan da hakkını teslim ediyor ‘Ordinaryus Profesör’ün.

– ‘Korner çizgisine yakın bir yere gelince topu ceza sahasına doğru ortaladı Lefter. Top başladı havadan süzülmeye. Süzüldü, süzüldü, süzüldü…süzüldü…’

Mübarek top sanki kuş olmuş, yavaşça süzülüyor. Gülümsemelerin yerini sesli gülmeler alıyor. Mustafa Amca oralı değil:

– ‘Topun bana doğru geldiğini görünce, olduğum yerde yaylanarak ileriye doğru kafa vuracak şekilde uçtum. Baktım top biraz geç kaldı, bir an havada asılı kaldım. Topla buluşur buluşmaz öyle bir kafa vurdum ki top kalecinin solundan tam doksana takıldı. Tam bu anda stadyumda uzun bir siren sesi duyuldu.’

Masadaki gülüşmeler bir anlığına kesildi, meraklı bir sessizlik oldu, Mustafa Amca bombayı patlattı:

– ‘Maçın oynandığı stadyum tren yolu kenarındaydı. Meğerse tam o sırada oradan geçen trenin makinisti, benim havada asılı kaldıktan sonra uçarak kafa ile attığım gole o kadar hayran kalmış ki beni selamlamak için hemen treni durdurup sirenini çalmaya başlamış.’

Artık kimse tutamaz olmuştu kendini. Ayıp olmasın diye, masanın altına giren mi ararsın, koşarak uzaklaşan mı? Bazılarımız da ayıbı filan boş vermiş açık açık makaraları koyuvermişti. Tuhaf olan ise şuydu; Mustafa Amcanın yüzünde en küçük bir yapmacık ifade yoktu, son derece doğal bir şaşkınlıkla bize bakıyordu. Tuhaf olan bizdik sanki, alkışlanması gereken bir başarıyla alay ediyorduk. Mustafa Amcanın bakışları birden değişti, yüzü mahzun bir hal aldı, ağlayacak gibiydi. Ben utanmıştım. Gülüşüm bir anda bıçak gibi kesildi. Onun o hüzünlü halini, masadan kalkıp koşar adımlarla uzaklaşmasını ömrüm boyunca unutamam.

Kaptan Celal gazetede çalışırdı. Ertesi gün, gazetenin arşiv bölümünden, Beşiktaş’lı Beton Mustafa’nın (Mustafa Ertan) fotoğrafını getirdi. Tabi bizim Beton Mustafa’yla hiç ilgisi yoktu. Tesadüf eseri bir arkadaşımızın annesi, Mustafa Amcanın ablasını tanıyınca gerçeği öğrendik. Meğerse Mustafa Amca, doktor raporlu ama kimseye zararı olamayan bir akıl hastasıymış. Kendini Beşiktaş’lı Beton Mustafa’nın yerine koymuş ve sanki onun hayatını, tabi kendince bir şeyler de katarak, yaşıyormuş. Zavallı adam, kim bilir iç dünyasında ne fırtınalar kopmuş, ne acılar yaşamıştı ki, böyle bir duruma düşmüştü. Mustafa Amca birkaç gün daha geldi. Rahatsız olduğunu öğrendiğimiz için, alaycı davranmamaya gayret ederek, anlattıklarını dinledik. Zaten kısa bir süre sonra da, tıpkı geldiği gibi sessizce ortadan kayboldu. Bir daha da ondan haber alamadık.

Yorum Yazın