Türkiye’de nüfusun yapısı ve geleceği

Türkiye’nin nüfusu her geçen yıl artıyor. Adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 2011 yılı sonunda Türkiye’nin nüfusu 74 724 269 idi. Yakın bir zaman içinde 2012 rakamları açıklanacak ve nüfusumuzun ne kadar arttığını göreceğiz. Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre 1960 yılında 27 milyon olan nüfusumuz, aradan geçen 50 yıl sonunda yaklaşık 47 milyon artarak 74 milyona ulaştı. Yapılan projeksiyonlar sonucunda 2050 yılında Türkiye’nin nüfusunun 95 milyonu bulması bekleniyor.

Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre 1960 yılında nüfusun yarısı 20 yaşından küçük iken, 2011 yılına geldiğimizde bu rakamın 30’a yükseldiğini görüyoruz. 2050 yılına geldiğimizde, Türkiye nüfusunun yarısının 40 yaşından büyük olması bekleniyor. Yani Türkiye’nin nüfusu yavaş yavaş yaşlanıyor. Nüfus artış hızındaki azalma da bu durumu destekleyen bir tablo sunuyor.

Çalışma çağının dışındaki nüfusun (0-14 ve 65+ yaş) çalışma çağındaki nüfusa (15-64 yaş) oranını gösteren bağımlılık oranı da Türkiye’nin nüfus yapısında meydana gelen değişimi gözler önüne seren önemli bir göstergedir. 1960 yılında çalışma çağındaki her 100 kişiden 81 kişinin bu yükümlülüğü üstlendiği görülürken, 1990 yılında çalışma çağındaki her 100 kişiden 64 kişinin, 2011 yılında ise çalışma çağındaki her 100 kişiden 48 kişinin bu yükümlülüğü üstlendiği görülmektedir.

İlaç ve tıp endüstrisinde, tıp teknolojisinde ve tıp eğitiminde yaşanan gelişmeler neticesinde ortalama yaşam süresi artmakta, hastalık yapıları değişmekte, kronik hastalıklara maruz kalan ve bakıma ihtiyaç duyan yaşlı nüfus çoğalmaktadır. Bu nedenlerle yaş bağımlılık oranının her geçen yıl daha da düşmesi kaçınılmaz görünmektedir.

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu

Türkiye genç bir nüfusa sahip olmakla birlikte, 1965 yılından bu yana 0-14 yaş grubunun toplam nüfus içindeki payı her geçen yıl önemli oranda azalmaktadır. Özellikle 1985’ten sonra nüfus artış hızındaki düşüş, toplam nüfus içindeki 0-14 yaş grubunun ve 65+ yaş grubunun payının artmasına neden olmuştur. Özetle doğuşta beklenen yaşam süresinin artması, nüfus artış hızının azalması, ortanca yaşın artması, yaş bağımlılık oranın düşmesi ve yaşlı nüfusun artması gibi nedenler Türkiye’nin nüfus politikalarını gözden geçirerek değişen koşullara uygun hale getirmesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim 1965 yılına kadar uygulanan doğumları teşvik edici (pro-natalist) politikanın, 1965 sonrasında yerini Nüfus Planlama Yasası’nda yer verilen doğumları sınırlayıcı (anti-natalist) politikaya bıraktığı Türkiye’de; sezaryen, kürtaj ve en az üç çocuk söylemleriyle birlikte nüfus politikalarında değişikliğin gündeme geldiğini söylemek mümkündür.

Türkiye’nin nüfus yapısı göz önünde bulundurulduğunda, gelecekte sağlık ve sosyal güvenlik başta olmak üzere pek çok alanda ortaya çıkabilecek olumsuzluklara karşı şimdiden tedbir alınması kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye’nin genç ve dinamik bir nüfus yapısına sahip olması için atılması gereken adımları şu şekilde sıralayabiliriz:

– Nüfus yapısına ilişkin veriler ışığında uzun dönemli nüfus politikası hayata geçirilmelidir.

– Sezaryen ve kürtaj gibi tamamen tıbbi konular nüfus politikası aracı olarak ele alınmamalıdır. Doğmamış çocuklar üzerinden nüfus politikaları belirlemek yerine, hayatta olan çocuklara sağlıklı bir gelecek sunmak için adımlar atmak daha rasyonel bir uygulama olacaktır.

– Ailelerin çocuk yapmaya teşvik edilmesi tek başına yeterli değildir. Başta ekonomik koşullar olmak üzere, eğitim, istihdam, sağlık, çevre, sosyal vb. koşullarının uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Bu çocuklara sağlıklı bir çevrede büyüme, iyi bir eğitim ve iş imkanı sağlamak anayasal zorunluluktur.

– Sağlıklı bir nesil yetiştirmek istiyorsak doğumdan sonra annenin bebeğiyle mümkün olduğu kadar fazla zaman geçirmesi şarttır. Bunun için çalışan annelere doğum yaptıktan sonra en az 1 yıl ücretli izin hakkı verilmelidir. Ekonomik koşullar çerçevesinde bu düzenlemede farkı seçenekler hayata geçirilebilir; örneğin ⅔ veya ½ ücretle 1 veya 2 yıl izin hakkı verilebilir. Unutulmamalıdır ki bu seçeneğin ekonomiye getireceği yük, gelecek nesillerin fiziksel ve psikolojik açıdan sağlıksız yetişmesinin getireceği yükün yanında önemsenmeyecek düzeyde kalacaktır.

– Halihazırda Devlet Memurları Kanununa göre kadın memura, çocuğunu emzirmesi için doğum sonrası analık izni süresinin bitim tarihinden itibaren ilk altı ayda günde üç saat, ikinci altı ayda günde bir buçuk saat süt izni verilmektedir. Özellikle büyükşehirlerde ulaşım imkânları ve ev-işyeri arası mesafeler düşünüldüğünde, süt izninin amacına hizmet etmekten uzak olduğunu söyleyebiliriz. Bağışıklık sistemlerinin gelişmesi ve sağlıklı olmaları için çocukların iki yaşına kadar emzirilmesi tavsiye edilmektedir. Ancak süt izniyle ilgili mevcut uygulama bu tavsiye ile örtüşmemektedir.

– Çalışan ebeveynler için mesai saatlerinde çocuklarını emanet edecek kişi veya kreş bulmaları önemli bir sorundur. Bunun için belirli koşullar çerçevesinde her işyerine kreş açma zorunluluğu getirilmelidir. Bu konuda yerel yönetimler de sorumluluk üstlenebilir ve çalışan ebeveynlerin çocukları için kreşler açıp işletebilirler.

 

Yorum Yazın