Ulus Kimliği ve Modern Ulus-Devletler

Ulus sorunu temelde uluslaşma olgusundan ve bu durumun ortaya koyduğu ulus kavramından kaynaklanmaktadır. Ulus kavramı tarih sahnesine daha çıkmadan insanların topluca yaşamasından meydana gelen birlikteliklere ya da insanların topluca birlikte yaşadığı sosyal yapılanmalara sosyolojik açıdan toplum adı veriliyordu. İnsanların doğal yapılarından ileri gelen sosyal yaşam gerçeği ileri giderek zaman içerisinde süreklilik göstermeye başlayınca, belirli bölgelerde topluca yaşamakta olan insan kalabalıklarına ya da kitlelere halk adı verilmeye başlanmış ve böylece, insan toplumlarını diğer canlıların topluluklarından ayırmak üzere halk kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Fiili topluluklardan kalıcı toplumlara dönüşen yapılanmada halk kavramı, insan toplumlarını ifade etmekte kullanılmaya başlanmıştır. İnsanların belirli bölgelerde sürekli yaşamaya başlaması nasıl kitleleri halk kavramı altında ortaya çıkartmışsa, halkların giderek belirli bir zaman dilimi içerisinde kalıcı bir birlikteliğe yönelmeleri de halk kavramından ulus tanımlamasına geçişi beraberinde getirmiştir. [1]

Aşama, aşama bugünkü uygarlık düzeyine gelmiş olan insan toplulukları, ilkel toplumdan tarım toplumuna geçerken halk kavramını kazanmış, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçerken de ulus kavramı elde edilmiştir. Tarihin sürekliliği doğrultusunda insanlığın kazanmış olduğu birikim, uluslaşma aşamasını gündeme getirmiş ve bu noktadan sonra da insan toplumları bir uluslaşma çağına geçiş süreci yaşamışlardır. İnsanlık geri dönüşü mümkün olmayan bir gelişim çizgisinde ilerlerken, ilkel toplumdan tarım toplumuna geçilmiş ve sanayileşme devriminin gerçekleşmesi ile beraber de tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilerek uluslaşma çağına girilmiştir. Tarım toplumunun çeşitliliği halkları birbirinden ayırırken, sanayi toplumunun türdeşliği halk kitlelerini ortak bir bütüne doğru yönlendirmiş ve bunun sonucunda ulus olgusu gerçeklik kazanmıştır. Sanayileşmeye geçiş çağı beraberinde ulusçuluk çağını da getirmiştir. Bu çağ, uluslaşma olgusu ile beraber ulusları ve ulus devletleri ortaya çıkartmış, toplumsal yapılar ile beraber insanların üzerinde yaşadıkları ülkelerin sınırlarını da değişikliğe uğratmıştır. Geçmişten gelen siyasal yapılar ulus gerçeği ile beraber bir dönüşüme uğrarken, uluslaşma olgusu da hem devlet yapılarını hem de sınırları değiştirerek çalkantılı bir döneme doğru dünyayı yönlendirmiştir. Eski kültürlerin ulusal bir kültüre doğru dönüşmesi, insanlığı sancılı bir dönüşüme doğru sürüklemiş, geçiş çağı çatışma ve çekişme ile beraber şiddeti de beraberinde getirmiştir. Uluslaşma ve ulusçuluk, sanayileşmenin ürünü olmasına rağmen bu sürecin tek sonucu değildir. Sanayi devrimi toplumsal yapıda çok köklü değişiklikler ortaya çıkardığı için uluslaşma ile beraber başka gelişmelerde birbirini izleyerek gündeme gelmiştir.[2]

Modern devletlerin tarih sahnesine çıkmasıyla beraber, belirli sınırlar içerisinde yaşamakta olan bir topluluğun bir ulusal kimlik adı altında birleştirilme olgusu da ortaya çıkmıştır. Ulusal(Milli) topluluklar, kişilerin daha önceleri kendi kimliklerini oluştururken ön planda tuttukları aidiyetleri (aile, etnik kimlik, din vb.) bir kenara iterek, onları daha geniş yelpazeli ve daha büyük bir kimlik adı altında birleştirmeye, böylece ferdlerin çıkarlarını devletin çıkarlarıyla beraber eşitlemeye zemin hazırlamıştır. Çağ devletinin en net biçimi olan ulus-devletin bu şekilde tanımlanmasının altında yatan gerçek sebep ise, bu bağlamda, kendilerinden önce hüküm sürmüş devletlerden farklı toplumsal formları içerme durumlarıdır. Millet olarak isimlendirilen bu yeni oluşumlar, çoğu yer ve zamanda kendilerinin vücut buluşlarında kültürel ve siyasi altyapıyı kuran ulusçuluk Milletçi ideolojileriyle beraber daha kolay bir şekilde anlaşılırlar. Netice olarak ulusal kültürel kimliklerden bahsederken, bu üç olgunun da göz ardı edilmemesi gerekmektedir.

İnsanlar, beraber yaşamaya başladıkları andan buyana belirlemiş oldukları kamusal düzenleri şekillendirmişlerdir. Tarım-toprak toplumlarındaki ürün-veri artışının sağlamış olduğu kolaylıklar neticesinde günden güne gelişmekte olan artı ürünün ne şekilde kullanılacağı, üretim faaliyetlerinin ne boyutta örgütlenmesi gerektiği gibi sorular, toplumsal sınıfları da beraberinde getirmiştir. Bunlar dışında toplulukların kendi iç dinamiklerinde yaşanan anlaşmazlıkların giderilme uğraşıları, toplumların güvenliklerinin sağlanması zorunluluğu ve başka birçok tarihsel şartların etkileri, devlet kurumlarının oluşmasındaki başlıca etkenler olarak rol oynamaktadır.  Devletin tanımını yapmadan evvel, onun unsurlarını ve özelliklerini ortaya koymak daha önemlidir.  Devletlerin en önemli yapıtaşları bireylerdir. İkinci olarak bu devleti meydana getirecek olan insanlar, bunu belirli bir coğrafi alan üzerinde yapmak zorundadırlar ki bu da devletin bir toprak parçası üzerine konuşlandığı gerçeğini karşımıza net olarak çıkarır. Bununla beraber, Vatan yani hak iddia edilen toprak parçası üzerinde güçlü bir hakimiyet sağlamaları zorunludur. Bu da devlet olma gerçeğinin gerektirmiş olduğu üçüncü unsuru yani egemenlik olgusunu yaratır. [3]

Kavram olarak Ulusçuluk teriminin, daha yaygın biçimiyle kullanılan milliyetçilik terimiyle anlam ya da vurgu olarak hiçbir farklılık içermediğini de ayrıca hatırlatalım.

Devletin genel kabul gören yaygın tanımını şöyle özetleyebiliriz: Devlet, tek bir egemene ortak itaatte birleşmiş insan topluluğunun coğrafi alanla sınırlı bölümüdür.[4] Bu tanımlama, gerek bir bütün olarak topluma, gerekse onu kontrol eden hakim otoriteye referans olarak kullanılmaktadır. Bu tanımlamanın bize gösterdiği, devlet kavramının, -ilk olarak hukuk alanında geliştirilen- egemenlik kavramıyla yakından ilişkili olmasıdır. Egemenlik, başlangıç olarak, bütün siyasi toplumların, yasaların belirleyici buyruğu altında birleştiği ya da birleşmesi gerektiği noktasına vurgu yapar. Değişik otoritelerden gelen yasalar, çatışmaya yol açacağı için, ülke içerisinde kararları kesin ve değiştirilemez olan bir üst düzey yasa yapıcı otorite olmaksızın ülkede belirleyici bir yasanın olamayacağı argümanı ileri sürülür. Buradan hareketle, eğer ülkede hukukun üstünlüğü sağlanacaksa, bunun sadece yasal otoriteyle değil, aynı zamanda bu otoritenin etkin güçlerce desteklenmesi sayesinde başarılacağı düşünülür. Dolayısıyla zor kullanma ve yasal otorite, yasal egemenlik kavramının özünü oluşturur. Öyleyse devlet, tek bir otoritenin, içerisinde egemen güçleri hem hukuki hem de fiili olarak uyguladığı bir alandır.[5]

George Sabine’nin görüşüne göre, devlet kelimesi bir politik organ olarak 16. yüzyılda Machiavelli tarafından kullanılmıştır.[6] Machiavelli’nin terimi kullanışı, İtalya’nın o zaman karşı karşıya oluğu sorunların yansımasıdır. Dağınık şehir devletlerinden oluşan İtalyada, esasında iktidarın yoğunlaşması için feodalizmin getirdiği engeller bulunmuyordu. Ancak oradaki durum, modern devletin geliştiği Batı Avrupa ülkelerinden daha farklıydı. Bir yandan papalık, diğer yandan şehir devletleri arasındaki iktidar mücadeleleri, iktidarın yoğunlaşmasına fırsat bırakmıyordu. Bu bağlamda, kendisi çalışmasında bundan bahsetmese de, hikmet-i hükümet fikri, onun çalışmasının temel prensibini oluşturur. Bu ilkeye göre, siyaset, iktidar için sürekli bir mücadele demektir. Siyasal eylemin temeli ise, devlet gücünün en üst düzeye ulaştırılmasıdır. Amaca ulaştıracağına inanılan ve rasyonel olarak hesaplanan her şeye izin vardır. Ona göre devlet, devlet adamlarının becerileri ve zekalarıyla meydana getirilen bir sanat eseridir.[7]

Türkiye Topraklarında da milliyetçi ve yenilikçi hareketler yerleştikten sonra, ilginç bir yeni gelişme görüldü daha önceki eski mahalli uygarlıklarla özdeşliğin öne sürülmesi. Bu hareketin diğer bazı İslam ülkelerinde benzerleri vardır ve şüphesiz, toprak esasına dayanan dünyevi vatan ve ülke ile onun üzerinde oturan halk arasındaki mistik ve sürekli ilişkiler hakkındaki Avrupalı fikrin ithalinin sonucudur. Bu fikir, Türkiye’de Anadolucu denen harekete, ve Sümerler, Truvalılar ve hepsinden çok Etiler gibi eski kavimlerin Türk asıllı olduklarına dair, babası Atatürk olan teorilere yol açtı.[8]

Modern anlamda Türk milleti fikri, önce on dokuzuncu yüzyıl ortalarında ortaya çıktı. Bunun gelişmesinde birçok etkenlerin katkısı oldu: Türkiye’deki Avrupalı sürgünler ve Avrupa’daki Türk sürgünler; Avrupa’daki Türkoloji araştırması ve onun Türk kavimlerinin eski tarihi ve uygarlığı hakkında ortaya çıkardığı yeni bilgi; Rus Panislavizmiyle karşılaşan ve ona karşı -garip bir paradoksla Rusların Türkoloji buluşlarıyla beslenerek kendi milli bilinçleriyle gittikçe daha büyük bir tepki gösteren Rusya Türkleri ve Tatarlar, Hristiyan olarak Batıdan gelen milliyetçi fikirlere daha açık olan ve bunun zamanı gelince imparatorluklarının efendilerine de sirayetine yardım eden Osmanlı İmparatorluğu’nun tabi milletleri.[9]

Kıta Avrupa’sında ise Halkların içerisinde var olan din ayrılıklarının yanında, kralların ve kilisenin çekişmeleri arasında süregiden bir yapılanma vardı. Protestanlar, ülkeyi bütün olarak kontrol edemese de belirli bölgelerde güçlü olmaları krallığın birliğini zedeliyordu. Bodinin geliştirdiği egemenlik kavramı, bu şartlardan oldukça etkilenmiştir. Bodin, dini aşırıcılığa olan eğilimlere karşı duran, kanun ve düzenin ne pahasına olursa olsun korunması gereken siyasi değerler olduğunu düşünen politiklere (politiques) yakın durmuştur. Bu da onun, her devlette, kararları kesin sonuç niteliğinde tanınan tek bir yasa yapıcı yani, egemen- güç olması gerektiği sonucuna varmasını sağlamıştır.[10] Ona göre böyle bir egemen olmadan toplum da iyi şekilde düzenlenemez. Kralın egemenliği de, devletin kaynağı olan ailede babanın sahip olduğu role benzer bir yapıdadır. Devlet de bir ailedir ve kral, bu ailenin üyeleri üzerinde mutlak egemenliğe sahip olarak onları yöneten baba konumundadır, ancak kralın egemenliği babanınkinden farklı olarak- sınırlandırılmamıştır.[11] Böylece egemenliğin niteliklerini, bir ülkede tek bir egemen olması bağlamında bölünmezlik; diğer bütün erklerin kendisinden kaynaklanması ve diğer erklerin sınırlı süreli olması karşısında süreklilik; hiçbir güç hatta kendi koyduğu yasalar dahil tarafından sınırlanamayacak olması nedeniyle mutlaklık olarak sıralayabiliriz.[12] Egemenlik anlayışının bu yorumlaması, günümüz modern devlet yapılanmasının da çekirdeğini oluşturmaktadır.

Çağdaş devletler, kendilerinden önceki devlet oluşumlarından daha yeni ve farklı unsurlar barındırırlar. Devletin temel unsurları olarak yukarıda verilen halk, coğrafi alan ve egemenlik kavramlarının üzerine Heywood, modern devletin özellikleri olarak kamusallık, meşruluk ve hükmetme özelliklerini ekler.[13] Buradaki kamusallık, sivil toplumdaki tikel ihtiyaçlara yönelik özel kurumlardan ziyade, devletin, kamusal organları vasıtasıyla kolektif kararlar alıp uygulamaya koymasına işaret eder. Meşruluk, kendisini oluşturan insanların gözünde devletin ortak iyi ve toplumun çıkarını temsil ettiği yönünde güçlü bir inancın yansımasıdır. Hükmetme ise, devletin zor kullanmayla desteklenen otoritesine gönderme yapar. Bu özelliği dolayısıyla biz hükmetmeyi, egemenliğin içerisinde var olan bir unsur olarak görebiliriz. Max Weberi takip eden Pierson ise, modern devletlerin unsurlarını şu şekilde ortaya koyar:

(1) şiddet araçları üzerinde kontrol (tekel),

(2) alansallık,

(3) egemenlik,

(4) anayasallık,

(5) kişisel olmayan iktidar,

(6) kamu bürokrasisi,

(7) otorite/meşruluk,

(8) vatandaşlık,

(9) vergilendirme

18.yüzyılın sonuna gelindiğinde artık pek çok Avrupa devleti, sınırları belirli bir bölge içerisinde merkezileşen yönetimsel ve yasal örgütlenmeler oluşturabilme yeteneğine kavuşmuştu. Bu dönemde gerek deniz aşırı seferlerin gerekse bu örgütlenme maliyetlerinin karşılanması açısından vergilendirmeyi tekeline sıkı sıkıya alan devlet, diğer taraftan, vergi kaynağı olacak kapitalist girişimci sınıfın korunmasına yönelik yasal önlemleri de oluşturdu. Böylece merkezi olarak oluşturulmuş, merkezden yerel birimlere uzanan bir yönetim ağıyla işleyen bir denetim mekanizması olarak modern devletin inşası tamamlanmıştır. Bu dönem, Şenin deyişiyle, ulus-devletin devlet kısmının inşa edildiği dönemdir.[14]

Batının önde gelen sömürgeci devletlerine karşı yürütülen bağımsızlık savaşları ve bunun sonucunda kurulan bağımsız devlet yapıları, modern çağları bir ulus devlet dönemi olarak öne çıkartmıştır. Batı Avrupanın altı büyük sömürge imparatorluğuna bağlı bulunan eski sömürge ülkeleri Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kurtuluş ve bağımsızlık savaşları vererek uluslaşmışlar ve sonunda kendi ulus devletlerini kurmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler teşkilatı evrensel bir kuruluş olarak örgütlenirken, bağımsızlık savaşı vererek ayrı ulus devlet olma hakkını kazanan bütün dünya ülkelerine eşit üyelik hakkı tanınarak, modern dünyanın bir ulus devletler dönemi olması sağlanmıştır. Soğuk savaş sonrası dönemde sosyalist sistemin çökmesi üzerine de dünyanın geri kalan bölgelerinde yeni ulus devletler ortaya çıkmış ve bunun sonucunda dünya iki yüzü aşkın ulus devletin dünya haritasında yer aldığı bir döneme girmiştir.[15]

Tarihsel sürece dikkat edildiğinde, modern devletlerin etnitisel kimlik bağlamında yapılanma ve tercihlerine göre şekillenme süreçlerinin iki dönemi olduğunu söyleyebiliriz: Bunlardan biri mutlakiyetçi devlet, diğeri ise ulus devlet dönemidir.

Mutlakiyetçi dönem olarak adlandırılan süreçte yönetimin yasal ve rasyonel yapılanması gelişme gösterirken, Yönetimin ve iktidarın, üst düzey siyasi otoritenin prens ya da kral gibi tek bir yönetici elinde toplandığını görmekteyiz. Bu dönemin ulus devlet dönemine kıyasla en büyük farkı, siyasi bağlılığın ulusa değil, bu yöneticiye karşı duyulan sadakat üzerinden sağlanmaya çalışılmasıdır. Ulus-devletler, iktidarlarını soyut bir temel üzerinde kurmakta, fakat bu iktidarı, somut bir alansallığın, ülkenin üzerinde uygulamaktadırlar. Burada, krallıkların egemenliklerini uyguladıkları toprakların bütünlüklü bir şekilde kavranılıp, bu toprakların vatan adıyla kavramsallaştırılması söz konusudur. Bu süreçte devletin giderek merkezileşmesi, topluma nüfuz etme kabiliyetini artırmış, hukukta eşitliği ve ekonomide bütünleşmeyi sağlamaya çalışarak yurttaşlığa sosyal ve siyasal boyutlar katmıştır. Bu noktada, ulus-devletlerin, Schnapper’in ifadesiyle bir yurttaşlar cemaati oluşturdukları ve eylemlerini bu cemaat temelinde meşrulaştırdıkları ileri sürülebilir. Bu tarihsel gelişimi verdikten sonra, ulus-devletin ne olduklarına dair bir tanım ortaya koyabiliriz. Yukarıda verilenleri özetleyecek bir tanımı, Anthony D. Smith’te bulmamız mümkündür

Ulusal toplumlar, maddi ya da manevi özellikleri ile diğer uluslardan ayrı bağımsız yapılanmalara sahiptirler ve bu durumları ile de çeşitli uluslardan meydana gelen uluslararası ortamın eşit düzeyde üyeleri olabilmektedirler. Ulusların tanımında birbiriyle çatışan iki tezi aşarak, ortak bir yaklaşımda birleşebilmek üzere çeşitli denemeler yapılmış ve her iki tanımın dayanmış olduğu unsurların hepsi bir bütünsellik içerisinde ele alınarak, bütüncül bir ulus tanımı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Uluslar buna göre, maddi ya da manevi bütün ortak değerlerin ve unsurların dikkate alındığı, geniş insan toplumları olarak tanımlanabilmektedir. Ulusların milli kimlikleri, böylesine geniş bir birlikteliğin sonucu olarak belirginlik kazanmaktadır. [16]Ulus-devletlerin sınırları, sermayeleri, bayrakları, milli marşları, pasaportları, para birimleri, askeri törenleri, ulusal müzeleri, elçilikleri ve genellikle Birleşmiş Milletlerde bir köşeleri vardır. Ayrıca ulus-devletlerin toprakları üzerinde tek bir hükümetleri, tek bir eğitim sistemleri, tek bir ekonomileri ve meslek sistemleri bulunur, ve genellikle bütün yurttaşları için bir yasal haklar kümesi barındırırlar.

 

[1] Mustafa Topal, Ulusu Düşünmek, İstanbul, Vate Yayınevi, 2010, s.9-33.

[2] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, çev. Günay Göksu, İnsan Yayınları, 1992, s.79-100.

[3] K. Gözler, Anayasa Hukukuna Giriş: Türk Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Bursa Ekin Kitabevi, 2001 S. 42-43.

[4] Watkins, F. M. State: The Concept. D. L. Sills içinde, International Encyclopedia of the Social Sciences (Cilt XV, s. 150-6). New York: Macmillan and Free Press. 1968, s. 150.

[5] A.g.e., s.150.

[6] Fried, M. H. State: The Institution. D. L. Sills içinde, International Encyclopedia of the Social Sciences (Cilt VX, s. 143-50). New York: Macmillan and Free Press. 1968, s. 145.

[7] Watkins, a.g.e., s.151.

[8] Bernand Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1993, s.3.

[9] A.g.e., s.2.

[10] Watkins, a.g.e., s.151.

[11] A, Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi (4. b.) Bilim ve Sanat, Ankara, 2013, Bilim ve Sanat, s.341.

[12] A.g.e., s.342.

[13] Heywood, A. (2002). Politics (2. b.) London: Palgrave Macmillan. Hirst, P., & Thompson, G. (2007). Küreselleşme Sorgulanıyor (4. b.). (Ç. Erdem, & E.) s.87-88.

[14] Y.F. Şen, Globalleşme Sürecinde Milliyetçilik Trendleri ve Ulus-Devlet, Ankara, Yargı Yayınevi, 2004, s.37-38.

[15] Mehmet Ali Ağaoğulları, Ulus Devlet ya da Halkın Egemenliği, Ankara, İmge Yayınları, 2006, s.195-204.

 

[16] Anthony Smith, Milli Kimlik, çev. Sina Şener, İletişim Yayınları, 1994, s.10

 

Yorum Yazın