Üvey Ana

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer top oynarken eski hamam içinde bir varmış, bir yokmuş bir padişahın bir kızı, bir de kızın üvey anası varmış. Kız o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki… Bir gören bir daha yanından ayrılmak istemezmiş. Öyle ki, güzelliği yedi cihana şan, dillere destan olmuş.

Kız o kadar güzel olur da üvey ana onu çeker mi? Pek tabii çekemez. Onu kıskandıkça kıskanır. Ona her türlü kötü muameleyi mübah görür. Babası padişah ise, aksine kızını o kadar çok sever o kadar çok severmiş ki, kızım deyince ağzından bir daha kızım çıkarmış. Üvey ananın, kıskançlığının bir sebebi de padişahın kızını çok sevmesiymiş. Padişahın kızına karşı sevgisini azaltmak için, günlerce düşünür, türlü türlü, hileler kurar, gelip padişaha anlatırmış. Fakat nafile… Ne yaptıysa fayda vermez. Üstelik onun, bu yaptıkları padişahın sevgisini bir kat daha arttırmış. Son kararı vermiş: “Ne yapıp yapıp bu kızı. Padişahın gözünden düşürmeliyim” demiş. Evin (sarayın) lalasını çağırmış. Bir yılan tutup gelmesini emretmiş. Lala az bir zaman içinde istenen yılanı tutup gelmiş. Üvey ana işinin ehli misâli işini bitirmeden zaferinin saadetini duymaya başlamış. Sabahın erken saatlerinde kalkarak, kimseye gözükmeden kızın, yatak odasına girer. Bakar ki kız gelecek tehlikeden bihaber, mışıl mışıl uyuyor. Tam sırası kavonozdan yılanı çıkarır. Usulcacık kızın ağzından boğazına salıverir. Ne yaptığını bilmeyen yılan da kızın boğazından aşağılara doğru akar gider. Üvey ana yapacağını yapmış, halinden memnun… Kimselere gözükmeden kızın odasından çıkar gider.

Aradan günler geçmiş. Günleri haftalar; haftaları aylar takip etmiş. Kızda o güzellikten eser kalmamış. Sanki bir sonbahar yeli o güzelliği alıp götürmüş. Karnı şiştikçe şişmiş, kendi sarardıkça sararmış; sıskalaştıkça sıskalaşmış. Fakat kendine ne olduğundan habersiz Üvey ana, o günden bu güne padişaha hiçbir sözde bulunmamış. Tam zamanı gelince, padişahın yanına sokulmuş. Sinsi sinsi gülerek:

“Gördün mü senin kızı! Yakında doğuracak. Aşağıdaki uşakla her gün sevişiyor,” demiş. O zamana kadar kızının üstünden kuş uçurtmıyan padişah, gazaba gelerek:

“Çağırın onu buraya!” emrini vermiş.

Lalalar kıza koşarak:

“Hanımcığım seni Şevketlümüz çağırır,” diyerek kızı, padişahın huzuruna getirirler. Padişah, kızı karşısına gelince bir de bakar ki, kız gebe. Üvey ananın dedikleri doğru. Kan beynine sıçrar.

“Çağırın cellâtları! ,” der.

Cellâtlar el pençe huzura gelirler. Padişah, kızı işaret ederek:

“Alın şunu! Başını kesin, kanlı gömleğini bana getirin!” emrini verir.

Kızcağız ne yaptığının farkına varmadan donup kalmış. “Acaba babama ne oldu” diyebilmiş. Cellâtlar derbest ile kızı alıp huzurdan çıkmışlar. Şehrin dışına, kırlara doğru açılmışlar. Epeyce bir yol aldıktan sonra, karşılarına bir tavşan çıkmış. Tavşanı vurmuşlar. Kanına gömleği batırmışlar. Kızı:

“Haydi, sana uğurlar olsun!,” diye salıvermişler.

Kendileri de geldikleri yoldan geri dönmüşler. Padişahın huzuruna çıkarak kanlı gömleği Padişaha sunmuşlar.

Gelelim kıza. Kız, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Günlerden bir gün bir Türkmen çadırına rast gelmiş. Her neyse, diyerek, çadıra doğru yönelmiş. Köpekler kızın üzerine atılmışlar. İhtiyar aşiret reisi uşaklara:

“Koşun bakayım, köpekler neye havlar!” demiş.

Uşaklar bakarlar ki sıska bir kız çadıra doğru gelmekte. Köpekleri çağırırlar. İhtiyara haber verirler. İhtiyar reis:

“Getirin onu. Allah ne diye attı kim bilir. Hiç olmazsa süt kazanını bekletiriz” demiş.

Uşaklar kızı getirmişler. Reis:

“Yavrum neye böyle bu diyarlara düştün!” demiş.

Kız başından geçenleri anlatınca ihtiyar vaziyeti anlamış:

“Eh ne yapalım kızım, kader. Tekbir ile yazılan tetbir ile bozulmaz. Sen bizim yanımızda kalır, biz ne yer içersek sen de onları yersin. Ayrıca süt kazanlarımızı da bekleyi verirsin,” demiş.

Kız:

“ Peki” demiş.

Günlerden bir gün süt kazanları kurulmuş. Kız kazanların altını yakmaya başlamış. İhtiyar da ara yerde gezinirmiş. Kazanın altını tekrar ateşleyeyim derken, ağzından yılanlar sütün içine düşmeye başlamasın mı? Yılanlar düştükçe düşmüş, ardı arası kesilmezmiş. İhtiyar bunu görünce koşmuş, kızı, tepesi aşağıya kaldırarak silkmeye başlamış. Bir tane yılan kalmayıncaya kadar silkmiş. Kızı çadıra almış. Keçenin içine sarmış. Kız yirmi dört saat baygın bir halde yatmış. Yirmi dört saat sonra biraz kendine gelmiş. Gözlerini açıp, bakınca hayretler içinde kalmış. “Allah Allah bana ne oldu” der. İhtiyar reis, acele çorba pişirttirir. Kıza içirir. Kız çorbayı içince tekrar keçeye sararak yatırır. Aradan yirmi dört saat gibi bir zaman geçince kızı kaldırır. Kız kendine gelir. Birkaç gün içinde iyileşir. Onlar gibi çalışmaya başlar. Ne emrederlerse tutar. Bir sözü iki etmez. Her bakımdan onlara uyar. Kız gittikçe açılır. Güzelleştikçe güzelleşir. O sıska kız şimdi afet olmuş. Yedi cihanda ondan güzeline raslanamıyacak derecede güzel. Ondaki güzellik hurilerde bile yokmuş. Sütte hile var onda hile yokmuş. Aşiret reisinin de bir o kadar güzel ve yakışıklı, civan gibi bir oğlu varmış. Kızı oğluna alıverir. Günlerce düğün yapılır. Yenilir içilir. Açlar duyurulur, çıplaklar giydirilir. Gelinle oğlan gerdeğe katılır.

Gel zaman git zaman derken bir oğlan çocukları dünyaya gelir. İsmini “Ne oldum” koyarlar. Aradan aylar yıllar geçer. Günün birinde tekrar bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Onun ismini de “Ne olacağım” koyarlar. Zaman çabuk gelir geçer. İnsan farkına bile varmaz. Derken bir üçüncü çocuk dünyaya gelir. Onun ismine de “Daha ne olacağım” derler. Kız sevinçli, oğlan sevinçli. İhtiyar memnun. Hayat akar gider.

Her zaman çadır aynı yerde duracak değil ya. Eskiden nasıl yer değiştirirse, yine yer değiştirmek icap etmiş. Tası tarağı toplayıp başka bir diyara göç etmişler.

Günün birinde o diyarın padişahı ava çıkmış. Avla avlana çadırlara doğru gelmiş. Yanında maiyeti de varmış. İhtiyar aşiret reisi atlıları görünce merak etmiş. “Acaba bunlar kim?” diye. Ama meraktan çabuk kurtulmuş. Gelenler o diyarın, padişahı ve maiyetiymiş. İhtiyar onları, çadıra buyur eder. Padişah da “dinlenelim” diyerek kabul eder. Yazgılar yazılır, soğuk ayranlar hazırlanır. Padişah ve maiyetine ikram edilir. Bir taraftan da kuzular kesilir. Ziyafetler hazırlanır. Çadırda görülmedik bir faaliyet başlar. Yemekler hazırlanınca sofralar kurulur. Yemekler konur. Bir taraftan da yenmeye devam edilir. Kız kendisi ayrıca bir yemek pişirir. Yalnız padişahın sofrasına konacak şekilde.

Kız gelen padişahın kendi babası olduğunu anlamakta güçlük çekmemiş. Yemeği de onun için pişirmiş ki babası bin yemek olsa kızının yemeğini seçermiş (tanırmış). Filvaki son yemek önüne konup da bir lokma alınca kızının yemeği aklına gelmiş. Lâkin kızı buralarda ne ararsın. Öleli hayli zaman oldu. Yemekler yenip sofralar kalkınca konuşulmaya başlanmış. Bu sırada gelinleri çocuklara:

“Ne oldum, ne olacağım, Daha ne olacağım!” diye çağırmış.

Bir böyle iki böyle derken padişah dayanamamış. İhtiyara:

“Baba bu ne oldum, ne olacağım, daha ne olacağım sesleri ne demek ki habire böyle bağırıyorlar” diye sormuş.

İhtiyar da hâdiseyi olduğu gibi, anlatıvermiş. Ve devam etmiş.

“Bir gün bizim çadıra sıska bir kız geldi. Onu çadıra aldım. Süt kazanı beklesin diye. Neyin nesi olduğunu sonunca bir padişahın kızı olduğunu padişahın kendini cellâtlara teslim ettiğini, fakat cellâtların onu öldürmeyip salıverdikleri söyledi. Ben de alına yazılan başa gelir, diyerek teselli ettim. Bir gün kazanların altını yakarken ağzından yılanlar düşmeye başladı. Yetişip baş aşağı silktim, bir tane yılan kalmayıncaya dek Sonrada yirmi dört saat yatırdım. Bir o kadar zaman daha yattıktan sonra gözünü açtı. Ve zamanla iyileşti. Oğlum ile onu evlendirdim. Üç çocuğu oldu. Birine “Ne oldum” diğerine “Ne olacağım” ötekine de “Daha ne olacağımı” koydu. Seneler sonra o diyarlardan, bu diyarlara geldik. İşte şevketlim o sözlerin manası bu.” demiş.

Padişah tam can evinden vurulmuş. O kız kendi kızı imiş. Üvey ananın söylediklerinin yaptıklarının manasını anlamakta gecikmemiş. Kızını bir şüphe yoluna ne felâketlere atmıştı. Fakat bunları telâfi edebilirdi. Kararını verip. Kızını, damadını torunlarını alıp sarayın yolunu tutar. Saraya gelince üvey anayı huzuruna getirtir. Cellâtlara:

“Vurun şunun başını!” der. Ve ilâve eder:

“Kellesini kestikten sonra kanlı gömleğini de tez elden bana getirin!, diye emreder.

Hilesi meydana çıkmış. Cellâtların elinden nasıl kurtulacaktı? Para verecek, altın verecek, onları kandıracaktı. Fakat bu bir boş düşünce idi. O böyle düşünürken cellâtla onu ölüme götürmek için koluna yapışmışlar, saraydan uzaklaştırmışlardı. Cellâtlara:

“Etmeyin beni salın! Size para vereyim. Altın vereyim” demişse de kabul ettirememiş. Cellâtlar başını kesip, gömleğini kanına boyamışlar. Kanlı gömleği de padişaha sunmuşlar.
Padişah kızı ile damadına tekrar kırk gün kırk gece düğün yapmış. Sarayının karşısına bir de saray yaptırıvermiş. Onlar ermiş murada, darısı yeni evleneceklerin başına.

* Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, 1957, sayı: 93, der., Hüsnü Yıldız.

Kıskançlık hikayeleri
Kıskançlık nedir
Padişah masalları
Üvey Ana
Üvey Ana masalı

Yorum Yazın