Uyanış

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

İş çıkışı hızlı adımlarla evine ilerliyordu. Onu gören bir yere yetişmeye çalıştığını düşünürdü, ama evde yapacak mühim bir işi yoktu. Gerçi diğer insanlar da onun temposunda ilerliyorlardı. Hepsi gri kaldırımın üzerinde demir bir bandın üstünde kayıyor gibiydiler. Büyük bir yağmur damlası düştü yanağına. Bir an ne olduğunu anlayamadı. Başını gökyüzüne çevirip, avuçlarını açtı. Hiçbir şey yoktu. Gökyüzüne açılmış avuçlarını gördü ve irkildi. Bir uykudan uyanmış gibi hissetti. Gökyüzüne baktı, yıldızlara… Çocukluğunu anımsadı, ne de çok severdi yıldızları izlemeyi. Babasına bitip tükenmek bitmeyen sorular sorardı onlarla ilgili. Babası usanmadan cevaplardı.

Ellerini cebine soktu. O an üşüdüğünü hissetti. Yıldızlar kadar uzaktı kendisine. Bir kafeye girdi. Sanki ilk defa kafeye gidiyormuş gibi biraz ürkek ve çekingendi. Önce çevresine baktı, sonra bakmamak daha mı iyi diye düşündü. Peçeteyi yere düşürdü ve kendisine çok kızdı. Sonra kızdığı için kızdı. Ne yapıyorum dedi kendine. Kalkıp burada şarkı söylesem, dans etsem ve herkes baksa ne olacak, herkes gülse ne olacak. Kafeden atılsam ne olacak. Her gün yeni bir güne uyanıyorum. Ama her günüm aynı. Her saat, her dakika, her saniye ellerimin arasından usulca kayıp gidiyor. Sadece anda asılı kalıyorum. Ama ben o anda bile yokum. Neredeyim? Tam şu anda bambaşka bir hayata başlayamaz mıyım? Bambaşka biri olamaz mıyım? Bizi tutan her şey bir sanrı değil mi? Bir rüya… Her şeyi geride bırakıp dünyanın hiç bilmediğim bir ülkesine gitmek için beni tutan ne? Evet, kendini bulmak için kaybolmak o kadar zor değil aslında. Böyle var mıyım ki? Kimim ben? Kendimin önündeki en büyük engel yine benim. Kim bilir daha neler öğrenebilirim. Tanışacak bir sürü insan, okunacak kitaplar, dinlenecek müzikler, tadılacak yemekler, görülecek kültür ve medeniyetler var. Her gün bir diğerinin aynısını yaşayan bir kayıt olmanın ne anlamı var. Aynı insanlar, aynı sohbetler, haberler bile aynı. Ruhsuz insanlar, ruhsuz kitaplar, ruhsuz müzikler… İlaçlara, uykuya sığınmak neden? Ve neden her gün aynı olmak için yarışıyoruz?

Vicdanı rahatlamış bir şekilde kafeden ayrıldı. Vicdanı rahatlamıştı, çünkü kendisiyle yüzleşmişti. En büyük günahı kendisine yaptığı bu eziyetti. Bir insanı öldürmüştü. Kendisini…

Yeni bir hayatı düşünerek evine ulaştı. Kapının kilidini açıp içeri girerken, aitlik duygusunu ve bunun verdiği güveni, huzuru düşündü. İçinde eylemsizliğin verdiği sorumsuzluk ve riske girmeden daha uzun hayatta kalabilme, ama bitkisel bir hayatta ve eyleme geçerek aldığı her nefesin bedelini ödeyerek ama tüm benliğinin kontrolünü alarak gerçek bir yaşam savaşı vardı. Her ikisinin sonu er ya da geç ölümdü. Ve ölüm  tek bir andı. O sen nefesin verildiği an. Ve o sen nefeste zihinden kayan anılar silsilesi.

Biraz cesarete ihtiyacı vardı. Birkaç arkadaşını aradı. Daha önce de bu konularla ilgili konuşurdu. Ama bu sefer farklıydı. Arkadaşlarından her zaman duyduğu bahaneleri dinledi. Yeniden doğmanın, yeni yerler keşfetmenin sanıldığı kadar pahalı olmadığını anlatmaya çalıştı. Arkadaşlarının zihinleri parmaklıkları paradan olan bir zindandaydı. Körler ülkesinde yaşıyordu ve kimse görenin halini anlayamıyordu. Boğulduğunu hissetti. Arkadaşının lafını yarıda keserek çıkması gerektiğini söyledi. Evinin kapısından son kez çıktığında artık yeni bir dünyaya geçiş yapmıştı. Yeni bir rüyaya uyanmıştı.

Yorum Yazın