Uygarlık ve demokrasi

29 Kasım-4 Aralık tarihleri arasında İstanbul’da, önemli sayıda felsefecinin katılımıyla bir dizi konferans gerçekleştirildi. Konferanslar, üst başlığın da ifade ettiği gibi (Uygarlıklar Çağında Demokrasi), uygarlık ve demokrasi arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye bir çağrı niteliğindeydi.

‘Tarihin ve ideolojilerin sonu’ mutabakatından itibaren demokrasi sadece, kapitalizme özgü toplumsal ve siyasal ilişkiler evrenine gönderme yapan bir kavrama dönüştü. Günümüzde demokrasi adı hem itibarının zirvesinde ve kutsal hem de hiç olmadığı kadar kudretsiz.

Demokrasi ideasının kurtuluşu, onun demos olarak canlı insanla bağını koparan mevcut uygarlık eleştirisini zorunlu kılıyor. Ancak belki de, uygarlık ile demokrasinin ayrı kategoriler olduğunu vurgulamamız gerekir. Doğa, teknik ve bilimle ilişki kurma tarzımızın bir ifadesi olarak uygarlık, kim yönetmeli ve nasıl yönetmeli sorularının cevabı olarak demokrasiye indirgenebilir mi? İyi bir demokrasi iyi bir uygarlıkla mutlaka örtüşmek zorunda mıdır? Sayının ‘demokratik’ konfigürasyonu, ne ölçüde doğa, hayat ve canlılığın teminatıdır? Mevcut uygarlık ve yaşam biçimi nereye kadar demokrasi eksikliğinin bir sonucudur? Bu türden soruların sadece siyasal-ekonomi ya da tarihsel sosyoloji ile tüketilebileceğini sanmıyorum. En azından demokrasinin (az çok fikir sahibi olduğumuzu düşündüğümüz bir kavram) nasıl bir uygarlıkla (hakkında ne biliyoruz) uyumlu olduğunu, demokrasinin kuruluşuna giden uğrak üzerinde düşünmek zorundayız.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının, Avrupa düşüncesi üzerinde yarattığı ‘şok’, Aydınlanma felsefelerinin iyimserliğini dağıtmıştı. Ekonomik alanda aklın tezahürlerine (üretimin makineleşmesi, tekniğin gelişmesi, şehirleşme vb.) duyulan güven ile siyasal alanda hukukun otoritesine bağlılık, büyük insani felaketleri, soykırım ve katliamları önleyememişti. Bu dönemde, siyasal ve toplumsal teorinin, dikkatini, özellikle Batı uygarlığının asli nitelikleri üzerinde yoğunlaştırdığı görülür. Weber’in dünyanın büyüsünün bozulması ve bürokrasi eleştirisi, Simmel’in şeyleşmenin zihinsel hayat üzerindeki etkilerini araştırması, Heidegger’in varlık sorusunu otantik insanın kaybı olarak ele alması, Benjamin’in deneyimin yoksullaşması ile düşünme kapasitesinin zayıflaması arasında kurduğu bağlantı, Bloch’un maddileşen dünyada ütopyacı ‘tini’ uyandırma denemeleri ve Frankfurt Okulu’nun aklın eleştirel boyutunu nasıl yitirdiğine ve araçsal aklın doğuşuna ilişkin savları, mevcut uygarlığın tahribatları kadar onun insanın ve toplumun içindeki kaynakları hakkında da uyarıcı fikirler içeriyordu.

Bu düşünme biçiminin önemi, insanın içindeki ve dışındaki doğaya yabancılaşmasını, savaş ve felaketler ile ilişkilendirmesi ve insan denen canlı türünün artık gözden iyice kaybolan ‘ana hatlarını’ hatırlama çağrısında bulunmasıdır. Demokrasi kavramına, bu türden eleştirilerde en çok bir ‘çıkarım’ olarak rastlanır. Yönetim biçimleri tartışması, kurumsal siyaset dilinin ve hukukun konusu olabilir; ancak bu, uygarlığın, insanın hayal gücüne ya da muhakeme yeteneğine ne yaptığı sorusunu hiçbir şekilde cevaplamaz.

Bu nedenle, kim ve nasıl yönetmeli sorularına sıkışıp kalmış bir demokrasi tartışmasındansa, ‘yönetim’ kavramının kendisini işlevsiz bırakacak, insana sahip olduğu maddi ve zihinsel özerkliği iade edecek bir kültür ve uygarlık üzerinde düşünmeliyiz. Bloch ve Benjamin gibi, hakiki demokrasinin ancak mevcut yaşam biçiminden bir ‘çıkış’ (exodus) ile; yeni bir insanlık ve uygarlık doğrultusunda alınmış bir ‘karar’ ile mümkün ya da görünür olabileceğini bilmemiz gerekir.

 

1 Yorum

Yorum Yazın